وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً اٰمِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 82. Ayet
Daralt
X
-
"Onlar, güvende olmak üzere dağları oyarak barınaklar yaparlardı."
Onlar, güvende olmak üzere dağları oyarak barınaklar yaparlardı. Bu âyet Salih'in (a.s.) Allah'tan gelecek azap tehdidinden emin oldukları halde demektir. Çünkü: "Ey Sâlih! Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, tehdit ettiğin azabı bize getir!" dediler" ve onlar azap tehdidinden emin idiler. Bazıları da şöyle demiştir: Sanatta ileri seviyede oldukları için azabın, dağlarda yonttukları evlere gelmeyeceğinden emin idiler. Bu da yüce Allah'ın şu âyetinde belirtilen husustur: "Dağlardan ustaca evler oyup/yontu yapmaya devam edebileceğinizi mi sanıyorsunuz?" Bazılarının yorumuna göre bu âyette geçen "farihîn" (فَارِهِينَ) ustaca demektir.
Yorumu Yorumla
-
Ve kânû (وَكَانُوا)
Etimolojik kökeni "k-v-n" köküne dayanır. Başındaki "ve" (atıf/bağlaç) harfi ile nakıs mazi fiilin çoğul formu olan "kânû" (idiler / oldular) birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir durumun meydana gelmesi, var olmak, bulunmak ve zaman içinde bir süreklilik (istikrar) kazanmak" olduğunu belirtir. Ayette kendisinden sonra gelen muzari (şimdiki/geniş zaman) fiiliyle (yenhıtûne) birlikte kullanıldığında; bu kelime, eylemin anlık bir heves değil, o kavmin geçmişten beri süregelen, istikrarlı ve karakteristik bir yaşam biçimi (sürekli yaptıkları bir iş) olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "kevn" kavramını, varlığın zaman içinde süreklilik ve yerleşiklik kazanması olarak tanımlar. "Kânû" (idiler) fiili, Hicr ahalisinin (Semûd kavminin) dağları yontma işini sıradan bir barınma ihtiyacından çıkarıp, bunu nesiller boyu aktarılan ustalık dolu bir mimari geleneğe, bir medeniyet alametifarikasına dönüştürdüklerini gösterir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) ve belagat kurgusunu incelerken, bu yapının (kâne + muzari fiil) "hikâye-i hal-i mazi" (geçmişteki sürekli durumu canlandırma) işlevi gördüğüne dikkat çeker. Kur'an, bu gramatik formla adeta o antik kavmin devasa dağların karşısına geçip, ellerindeki aletlerle kayaları oydukları o uzun ve meşakkatli tarihi süreci okuyucunun/dinleyicinin gözünde canlı bir sinema şeridi gibi akıtır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "ve ...idiler, ve ...durumundaydılar" anlamlarına gelen nakıs fiilin, ayetin bağlamında Semûd kavminin dağları yontarak evler inşa etme eyleminin onların en belirgin, sürekli ve ustalaştıkları bir toplumsal adet/pratik olduğunu belirttiğini kaydeder.
Yenhıtûne (يَنْحِتُونَ)
Etimolojik kökeni "n-h-t" köküne dayanır. Muzari (şimdiki/geniş zaman) formunda, üçüncü çoğul şahıs (etken) fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi yontmak, kazımak, düzeltmek, taşı veya ağacı keserek ona şekil vermek ve oymak" olduğunu belirtir. Bu kelime, yumuşak bir zemini eşelemekten ziyade, sert, dirençli ve katı bir maddeye (kayaya/taşa) karşı alet ve güç kullanarak uygulanan zorlu bir fiziksel müdahaleyi ifade eder. Ayetteki "yenhıtûne" (yontuyorlardı), o kavmin sahip olduğu ileri düzeydeki taş işçiliğini ve mühendislik kabiliyetini niteler.
Râgıb el-İsfahânî, "naht" (yontma/oyma) kavramını, doğada formsuz ve kaba halde bulunan bir nesneyi insan iradesiyle estetik veya kullanışlı bir kalıba sokmak olarak açıklar. Semûd kavminin eylemini niteleyen bu fiil, onların sadece doğaya uyum sağlamadıklarını; kaba kayaları (fıtratı) kendi konforları ve arzuları doğrultusunda tahakküm altına alarak, doğa üzerinde adeta tanrısal bir güç gösterisine giriştiklerini vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayetteki sosyolojik ve tarihi karşılığına odaklanır. "Yenhıtûne" fiili, bugün Kuzeybatı Arabistan'da Medâin-i Salih (Al-Hijr) bölgesinde hala dimdik ayakta duran, dağların cephelerine ince bir işçilikle "yontulmuş" o devasa ve görkemli anıt mezarların/evlerin yapılış biçimini sarsılmaz bir tarihi gerçeklikle resmeder. Bu yontma işlemi, basit bir sığınak arayışı değil, kayalara kazınmış bir güç ve ölümsüzlük (kibir) iddiasıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "yontmak" (naht), insanın varlığın sessiz ve sert yüzüne attığı bir neşter, kendi egosunu dağa kazımasıdır. Semûd kavmi dağları "yenhıtûne" (yontarken), aslında estetik bir örtü altında kendi kibirlerini inşa ediyorlardı. Yonttukları her taş, ilahi otoriteden bağımsızlaşarak kendi muhkem (yıkılmaz) dünyalarını kurma arzusunun bir çekiç darbesiydi.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "yontuyorlar, oyuyorlar, keserek şekil veriyorlar" anlamlarına gelen muzari fiilin, ayetin bağlamında Hicr ahalisinin (Semûd kavminin) yüksek bir beceri ve güçle sarp kayalıkları ve dağları oyarak kendilerine son derece sağlam meskenler inşa etme eylemini kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Mine'l-cibâli (مِنَ الْجِبَالِ)
Etimolojik kökeni "c-b-l" köküne dayanır. Başında "-den/-dan, bir kısmı, hammaddesi" (beyaniyye/teb'îziyye) anlamlarına gelen "min" harf-i ceri (edatı) ve belirlilik takısı (el) bulunur. Cebel (dağ) kelimesinin çoğuludur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yükseklik, büyüklük, sağlamlık, sarsılmazlık ve fıtri/sabit yaratılış (cıbiliyyet)" olduğunu belirtir. Yeryüzünün en görkemli, yerinden oynatılamaz ve katı kütlelerine bu sarsılmazlıkları sebebiyle "cebel" (çoğulu cibâl) denilmiştir. Ayette, yontulan nesnenin kerpiç, ahşap veya sıradan bir taş değil de doğrudan "cibâl" (o devasa dağlar) olması, kavmin hırsının, cüretinin ve kendilerini güvende hissetmek istedikleri o muhkem sığınağın çapını gösterir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) örgüsünü incelerken, "min" (den/dan) edatının burada "ibtidâ-yı gaye" (başlangıç noktası) veya hammaddeyi/orijini açıklayan bir işlev gördüğünü belirtir. Onlar evlerini dağların dışından getirdikleri taşlarla örmüyorlar; bizzat o yekpare ve devasa "dağların içinden" (mine'l-cibâli) oyarak mekan üretiyorlardı. Bu gramatik yapı, mimarinin dışarıdan içe değil, doğrudan dağın kalbine doğru yapıldığını hissettirir.
Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki edebi ve topografik kurguyu incelerken, "dağlar" (cibâl) motifinin önemine dikkat çeker. Kur'an'ın ilk muhatapları olan ticaret ehli Kureyş, bu "dağlardan oyulmuş" şehri (Hicr/Petra bölgesini) görsel olarak çok iyi tanıyordu. Kur'an, muhataplarının zihnindeki o ürkütücü ve devasa sarp kayalık imgesini alarak; o "dağların" (cibâlin) bile insanı ilahi bir sesten (sayhadan) koruyamayacağı teolojik mesajını en sarsılmaz (en sert) coğrafi zemin üzerinden verir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "dağlardan, sarp kayalıklardan" anlamlarına gelen bu tamlamanın, ayetin bağlamında Semûd kavminin evlerini inşa etmek ve azaptan korunmak amacıyla hammadde ve zemin olarak yeryüzünün o en sert ve sarsılmaz kütlelerini (dağları) kullandıklarını belirttiğini kaydeder.
Buyûten (بُيُوتًا)
Etimolojik kökeni "b-y-t" köküne dayanır. Tekil "beyt" kelimesinin çoğul formudur ve cümlede mef'ul (nesne) konumunda olduğu için nasb (üstün) ile harekelenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "gecelemek, geceyi bir yerde geçirmek, örtünmek, sığınak ve barınak" olduğunu belirtir. İnsanın geceleyin doğanın ve düşmanın tehditlerinden korunmak, dinlenmek ve emniyet bulmak için sığındığı mekana "beyt" denir. Ayette "buyûten" (evler / sığınaklar) olarak zikredilen bu kelime, dağlara oyulan o devasa yapıların temel işlevinin dış dünyadan (ve olası bir ilahi felaketten) mutlak manada tecrit edilmiş bir "korunak/kale" yaratmak olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "beyt" kavramını incelerken, bunun insanın yeryüzündeki mahremiyetini ve güvenliğini sağlayan temel ontolojik mekan olduğunu açıklar. Hicr ahalisi, fıtri ve sade "evler" (buyût) yapmak yerine, dağları yontarak o "ev" mefhumunu adeta ölümsüzlük fetişizmine dönüştürmüşlerdir. Ev (beyt), artık sadece içinde yaşanılan bir yer değil, ilahi otoriteye karşı çekilmiş muhkem bir sınırdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki tezadına (ironisine) odaklanır. Ev/beyt, normalde huzurun ve yaşamın merkezidir. Ancak Semûd kavminin dağlara yonttuğu bu "evler" (buyût), ilahi azap (korkunç ses/sayha) geldiğinde onların hayat bulduğu yerler değil, tam aksine bizzat içlerinde kıstırılıp öldükleri, çıkışı olmayan "kendi kazdıkları devasa mezarlara" (lahitlere) dönüşmüştür. Sığınak, helak yerine dönüşmüştür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "evler, meskenler, barınaklar, sığınaklar" anlamlarına gelen çoğul kelimenin, ayetin bağlamında Hicr halkının dağların içini oyarak kendilerine oluşturdukları, sağlamlığıyla övündükleri o muhkem ve gösterişli yaşam (ve koruma) alanlarını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Âminîn (آمِنِينَ)
Etimolojik kökeni "e-m-n" köküne dayanır. İf'al babında, nasb/cer (hal/durum) halinde çoğul ism-i fail (etken) kalıbındadır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "korku, endişe ve paniğin zıddı; kalbin mutlak bir sükunet bulması, emniyette olmak, tehlikelerden arınmak ve güvenmek" olduğunu belirtir. Ayette "âminîn" (güvende olanlar / emniyet içinde hissederek), cümlenin "hâl" (durum) zarfı olarak gelir ve o kavmin dağları yontarken ve o evlerde yaşarken içlerinde taşıdıkları o kibirli, sarsılmaz "dokunulmazlık" (mutlak güvenlik) psikolojisini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "emn" (güvenlik) kavramını incelerken, bunun iki türü olduğunu belirtir: Biri hakiki güvenlik (iman/Allah'a güven), diğeri ise insanın kendi gücüne ve eşyaya taparak elde ettiğini sandığı "sahte (seküler) güvenlik" (gaflet). Semûd kavmi, Allah'a iman ederek hakiki emniyeti bulmak yerine, dağlara oydukları evlere güvenerek sahte bir "âminîn" (güvendeyiz) sarhoşluğuna kapılmışlardır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik ve anlambilimsel evreninde bu kelimenin teolojik ironisini (tezadını) tahlil eder. İnsanın dünyadaki en büyük yanılgısı, ilahi kudret karşısında yeryüzü nesnelerine (dağlara, taşlara) sığınarak kendini "âmin" (güvende) hissetmesidir. Semûd kavmi, doğal afetlere veya düşman ordularına karşı o dağ evlerinde tam bir "âminîn" hali yaşıyordu; ancak unuttukları şey, Allah'ın azabının ordularla değil, kayaların içinden geçip kalpleri patlatan bir "ses/sayha" ile geleceğiydi. Fiziksel güvenlik, ilahi irade karşısında bir hiçtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami boyutunu inceler. "Âminîn" (güven içinde olarak) kelimesi, o kavmin peygambere karşı ne kadar umursamaz ve alaycı olduklarını gösterir. Hz. Salih onları Allah'ın azabıyla uyardığında, onlar o kayadan oyulmuş evlerine girip kapıları kapatıyor ve "Bize burada hiçbir şey olmaz, biz mutlak güvendeyiz" (âminîn) diyerek kibre batıyorlardı. Bu kelime, insanın teknolojik/maddi üstünlüğüne duyduğu o körleştirici güvenin Kur'ani sembolüdür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "güven içinde olanlar, korkusuzca, kendilerini emniyette hissederek" anlamlarına gelen ism-i fail çoğul kelimenin, ayetin bağlamında Semûd kavminin o sarp dağlara oydukları muhkem evlerine güvenerek ilahi azaptan, ölümden veya herhangi bir dünyevi tehlikeden yana hiçbir endişe duymadan, tam bir gaflet ve kibir içindeki o sahte psikolojik rahatlıklarını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla