قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا ف۪يهِ يَمْتَرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 63. Ayet
Daralt
X
-
"Öyle ama, biz sana insanların, hakkında kuşkuya düştükleri şeyi getirdik."
Öyle ama, biz sana insanların, hakkında kuşkuya düştükleri şeyi getirdik. Bu daha önce geçmiş olan bilinmedik tanınmadık kimselersiniz sözünün cevabı değildir. Fakat -en doğrusunu Allah bilir ya- Lût ile kavmi arasında bazı mücadele ve tartışmalar geçtikten sonra onlar bu sözü söylediler. O tartışmalardan biri: "Lût, "Bunlar benim misafirlerim, sakın beni utandıracak bir şey yapmayın?"; "Allah'tan korkun, beni rezil etmeyin!" meâlindeki âyetlerde geçen sözleri ile diğer tartışmalardı. Halbuki Lût yaptıkları çirkin işten dolayı onları tehdit ediyordu. Bundan dolayı ona şöyle demişlerdi: "Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah'ın azabını getir de görelim!"
Öyle ama, biz sana insanların, hakkında kuşkuya düştükleri şeyi getirdik. Bazıları bu âyete şu anlamı vermiştir: Bu beyan kendilerine yaptığı azap tehdidine dair şüphe içinde bulunmaları sebebiyle demektir. Bazıları da: Kuşkuya düştükleri şey sebebiyle ifadesini yaptıkları mücadele ve tartışma sebebiyle, diye yorumlamışlardır. Yahut Allah Teâlâ şöyle diyor: Belki, kuşkuya düşmelerinin cezasını sana getirdik. Onların kuşkulanmalarının, Lût (a.s.) ile mücadele etmeleri mânasına gelme ihtimali vardır. Yahut üzerinde bulundukları kuşku anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Yorum
-
Kâlû (قَالُوا)
Etimolojik kökeni "k-v-l" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dile getirmek, konuşmak, bir iradeyi veya düşünceyi sözlü olarak ifade etmek" olduğunu belirtir. Ayette, Hz. Lût'un o derin yabancılık ve endişe hissini ("Siz tanınmayan bir kavimsiniz") dışa vurmasının hemen ardından, meleklerin onun korkusunu dindirmek ve asıl amaçlarını bildirmek üzere verdikleri o hızlı ve kesin karşılığı (dediler / söylediler) ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramını sıradan bir ses yığınından ayırarak, ardında net bir niyet, irade ve bilinç barındıran ilahi/melekûtî hitap olarak açıklar. Hz. Lût'un endişeli sorusu henüz havada asılıyken, melekler "kâlû" (dediler) diyerek o gerilimli sessizliği peygamberi teskin edecek mutlak bir irade beyanıyla yırtarlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki diyalojik kurgusuna odaklanır. Kur'an'ın edebi ritminde (kıssa anlatıcılığında) melekler, peygamberin o insani kriz anını (korkusunu) uzatmamak için derhal söze girerler. İbrahim'in çadırında olduğu gibi, Lût'un evinde de "Kâlû" (Dediler) eylemi, melekûtun beşeri paniğe anında yaptığı şefkatli ve doğrudan bir psikolojik müdahaledir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "söylediler, dediler, karşılık verdiler" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Hz. Lût'un telaşını yatıştırmak ve kendi gizemli kimliklerinin ardındaki o dehşetli ilahi gerçeği açıklamak üzere meleklerin söze başlamalarını nitelediğini kaydeder.
Bel (بَلْ)
Etimolojik olarak Arapçada "idrâb" (önceki sözden dönme, geçiş yapma) ve "aksine, bilakis, hayır" anlamları taşıyan bir bağlaç ve edattır.
İbn Fâris, bu edatın temel işlevinin, muhatabın zihnindeki yanlış bir kanaati veya korkuyu silip, onun yerine yepyeni ve kesin bir gerçekliği koymak (önceki durumu iptal etmek) olduğunu belirtir. Melekler "Bel" (Bilakis/Aksine) diyerek, Lût'un zihnindeki "Bunlar başıma bela açacak, yadırganan yabancılar" şeklindeki o karanlık endişeyi kökünden kesip atarlar.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) ve belagat kurgusunu incelerken, bu edatın cümlenin akışındaki o muazzam "fasl" (ayırma/koparma) işlevine dikkat çeker. "Bel" (Hayır, öyle değil), Lût'un korkusunu iptal ederken, ardından gelecek olan cümlenin (azap haberinin) şiddetini ve reddedilemez hakikatini gramatik olarak pekiştirir. Bu, ilahi bir düzeltme edatıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, edatın psikolojik boyutuna odaklanır. "Bel" (Aksine), Lût peygambere verilen ilk teolojik nefestir. "Biz senin korktuğun gibi bu şehre yabancı sıradan insanlar değiliz; bilakis biz bu şehrin kaderini değiştirmeye geldik" şeklindeki o mutlak güven ve kudret aktarımı, bu kısacık bağlacın içine sığdırılmıştır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "bilakis, hayır, aksine, doğrusu" anlamlarına gelen bu geçiş edatının, ayetin bağlamında Hz. Lût'un endişesinin yersiz olduğunu, onların yadırganacak aciz kimseler değil, mutlak bir gücü (azabı) taşıyan ilahi elçiler olduklarını vurgulamaya giriş yaptığını belirtir.
Ci'nâke (جِئْنَاكَ)
Etimolojik kökeni "c-y-e" köküne dayanır. Birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) ve ikinci tekil şahıs muhatap zamiri "ke" (sana) ile birleşmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir yere yönelmek, varmak, gelmek ve bir şeyin ağırlığıyla birlikte bizzat orada hazır bulunması" olduğunu belirtir. Arapçada "etâ" eylemi daha soyut veya sıradan gelişleri ifade ederken, "câe" eylemi zorlu, meşakkatli ve sonucunda büyük bir etki yaratacak olan "ağır/hükümlü" gelişler için kullanılır. Ayette "Biz sana geldik" (ci'nâke) fiili, meleklerin sıradan bir misafirlikle değil, mutlak bir ilahi kararın varoluşsal ağırlığıyla o eve indiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "mecî" (gelme) kavramını incelerken, bu eylemin Lût'a yönelik (sana geldik) kişisel bir yönelim barındırdığını açıklar. Melekler o sapkın kavme değil, doğrudan Lût'a (onun kurtuluşunu sağlamak üzere) "gelmişlerdir." Şehrin helaki ise bu gelişin ardındaki ikinci aşamadır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "câe" (gelmek), melekûtun şehadet (madde) alemine sızması, görünür kılıp "hudutları ihlal" etmesidir. Meleklerin "biz sana geldik" demesi, Lût'un yıllardır o kavmin içinde çektiği çilenin, yalnızlığın ve duasının (imdadının) ilahi bir karşılık bularak fiziksel bir mevcudiyete (elçilere) dönüştüğünün varoluşsal müjdesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "biz sana geldik, sana ulaştık" anlamına gelen fiilin, ayetin bağlamında görevli meleklerin, o azgın kavmi yok etmeden önce Hz. Lût'u ve inananları kurtarmak maksadıyla özel olarak onun şahsına ve hanesine tevcih edildiklerini (yönlendirildiklerini) nitelediğini kaydeder.
Bimâ (بِمَا)
Etimolojik olarak "bi" (ile, vasıtasıyla, beraberinde) harf-i ceri ile "mâ" (şey ki, o şey, ne) ism-i mevsulünün (ilgi zamirinin) birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, "bi" edatının musâhabe (beraberlik ve taşıma) işlevi gördüğünü belirtir. Melekler yeryüzüne ve Lût'un evine elleri boş gelmemişlerdir. "Bimâ" (o şey ile beraber), onların taşıdıkları o muazzam ve yıkıcı kargoyu (ilahi azabı ve mutlak helak kararını) işaret eder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) örgüsünü incelerken, "mâ" ism-i mevsulünün buradaki kapalılığına (müphemliğine) dikkat çeker. Kur'an, azabın adını doğrudan söylemek yerine "o şüphe ettikleri şey ile..." diyerek, azabın dehşetini ve büyüklüğünü muhatabın (kavmin) zihnindeki inkarın büyüklüğüyle oranlayarak ifade eder. Bu, belagat sanatında korkuyu artırmak için kullanılan eşsiz bir kapalılıktır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edat kombinasyonunun kelami boyutunu tahlil eder. "Bimâ" (Onunla/O gerçekle), Lût'un yıllardır kavmini uyardığı ama onların alay ettiği o "mutlak hakikatin" (azabın) artık soyut bir vaat olmaktan çıkıp, meleklerin ellerinde "taşınan" (bi) somut bir icraata dönüştüğünü ilan eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "...olan şey ile, o getirdiğimiz şey ile" anlamlarına gelen bu yapının, ayetin bağlamında meleklerin kendi beraberlerinde indirdikleri o dehşet verici ilahi gazabı ve mutlak helak emrini işaret ettiğini belirtir.
Kânû (كَانُوا)
Etimolojik kökeni "k-v-n" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir durumun meydana gelmesi, bir varoluş hali, olmak ve zaman içinde bir süreklilik kazanmak" olduğunu belirtir. Mazi (geçmiş zaman) çoğul yapısında olan nakıs fiil "kânû" (onlar idiler/oldular), o sapkın kavmin inkarının anlık bir heves veya sürçme olmadığını; onların bu şüpheyi (dalaleti) kalıcı bir varoluş haline, istikrarlı bir kimliğe dönüştürdüklerini gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "kevn" kavramını, varlığın kalıcı bir hale ve oluşum sürecine girmesi olarak tanımlar. "Kânû" fiili, ardından gelen muzari (şimdiki zaman) eylemini (yemterûn) geçmişten alıp kesintisiz bir çizgi halinde o güne (helak anına) kadar taşır. Kavim, uyarılara rağmen sürekli ve inatla şüphe etmeyi "alışkanlık" (kevn) haline getirmiştir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "onlar idiler, onlar öyleydiler" anlamına gelen bu nakıs fiilin, ayetin bağlamında Lût kavminin peygamberin tehditlerine (azap uyarılarına) karşı sergiledikleri alaycı ve inkarcı tutumun gelip geçici olmadığını, inatla sürdürülen kronik bir küfür hali olduğunu kaydeder.
Fîhi (فِيهِ)
Etimolojik olarak zarfiyet (içindelik ve hakkında) bildiren "fî" (içinde/de/da) edatı ile üçüncü tekil şahıs zamiri "hi"nin (onda/onun hakkında) birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, bu edatın "bir şeyin başka bir durumun veya eylemin içine girmesi, onun tarafından bütünüyle kuşatılması" işlevi gördüğünü belirtir. Ayette, sapkın kavmin sadece uzaktan bir azabı inkar etmedikleri; o azap tehdidinin "içinde/hakkında" (fîhi) bütünüyle boğularak, o konuyu meclislerinde sürekli bir eğlence ve tartışma (mirye) malzemesi haline getirdikleri vurgulanır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "onun hakkında, onda, onun içinde" anlamına gelen bu edatlı zamirin, ayette sapkın kavmin bizzat Lût peygamberin onları uyardığı o "azap ve helak" meselesine derin bir körlükle gömüldüklerini işaret ettiğini belirtir.
Yemterûn (يَمْتَرُونَ)
Etimolojik kökeni "m-r-y" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir devenin memesini süt çıkarmak için ovmak, sağmak, çekmek" olduğunu; buradan mecazla, "bir konu üzerinde inatla tartışmak, şüphe çıkarmak, gerçeği bükmek ve mücadele etmek" anlamına (mirye) evrildiğini belirtir. Muzari (şimdiki/geniş zaman) ism-i fail çoğul formunda olan bu kelime, Lût kavminin azap gerçeğine sıradan bir bilgisizlikle (cehaletle) değil; inatla, alayla ve bile bile "şüphe üreterek" saldırdıklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "mirye" ve "imtirâ" kavramını, insanın karşısındaki hakikati bildiği halde kibrinden dolayı şüpheci davranması ve o hakikatin altını oymak için inatla tartışması (cedel) olarak tanımlar. Meleklerin "onların şüphe ettikleri (yemterûn) şeyle geldik" demesi, peygamberin uyardığı azabın aslında bir mitoloji olmadığını; ancak kavmin kendi "kibrinden/süt sağar gibi şüphe çıkarmasından" (miryesinden) dolayı onu masal sandığını ve şimdi o masal sandıkları azabın bizzat kapılarına dayandığını gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "hakk" (mutlak gerçeklik) ile "mirye" (şüphe/alaycılık) kavramları arasındaki o büyük ontolojik çatışmayı tahlil eder. Lût, kavmini sürekli "hakk" ile uyarmış, onlar ise bunu epistemolojik bir "mirye"ye (alaycı şüpheciliğe) boğmuşlardı. Meleklerin gelişi, o yaldızlı entelektüel şüpheciliğin (yemterûn) bittiği ve "hakk"ın ezici fiziksel gerçekliğiyle (azapla) o şüpheyi parçaladığı son andır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin psikolojik ve dramatik şiddetine odaklanır. Lût kavmi, peygamberin tehditlerine sadece gülüp geçmemiş, "Eğer doğru söylüyorsan hadi getir o azabı" diyerek meydan okumuş, adeta azabı zorla üzerlerine çekmişlerdir (mirye). Melekler "İşte o alay ettikleri, gelsin diye meydan okudukları şeyi (azabı) bizzat getirdik" diyerek, o sapkın özgüvenin (imtirâ) nasıl sarsıcı bir ilahi ironiyle çökertileceğini haber vermişlerdir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "şüphe ediyorlar, tartışıp duruyorlar, doğruluğuna inanmayıp itiraz ediyorlar" anlamlarına gelen muzari fiilin, ayetin bağlamında azgın Lût kavminin yıllarca peygamberin helak uyarılarıyla alay edip "böyle bir şey asla olmaz" diyerek sergiledikleri o inatçı ve kibirli inkarcılığı kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Yorum
Yorum