Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hicr Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hicr Sûresi, 27. Ayet

    وَالْجَٓانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velcânne ḣaleknâhu min kablu min nâri-ssemûm(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Cin türüne gelince daha önce onu da kavurucu alevden yaratmıştık."

      Cin türüne gelince daha önce onu da kavurucu alevden yaratmıştık. Bazıları "cânn ın (الجان) iblis olduğunu söylemiştir. Bazıları "cânna (الجان) cinlerin babası demiştir. İblis de şeytanların babası demektir. Onlara şeytan adı verilmesinin sebebi yaptıkları işte başkaldırmalarıdır. Görmez misin ki Allah insan ve cinlerden şeytanların var olduğundan bahsetmiştir. Tıpkı yüce Allah'ın şu sözünde olduğu gibi: "İnsan ve cinlerin şeytanları.. Bu durum onların inatla başkaldırmalarındandır. Cân (الجان) cin (الجن) kelimesinden türemiştir En doğrusunu Allah bilir.

      Bazıları "semûmun (السموم) dumansız ateşin alevi olduğunu söylemiştir. Ateşin dumansız olanı işte budur. "Maric (مارج) ateşten çıkan kısımdır. Bazıları da semûmun (سموم) ateş cinsinden olduğunu söylemiş, sanki ateşin alevini kastetmiştir. Bazıları da "nâru's-sumûmun (نار السموم) öldüren ateş olduğunu söylemiştir. Her ne kadar semûm ve mâricin bazılarının zikrettiği ateş alevi olsa da onun tabiatı yükselmek ve yukarı çıkmaktır. Buna göre ateşten yaratılanın tabiatı yükselmek ve yukarı çıkmaktır. İşte bu sözü edilen cânnın tabiatıdır.

      Çamurun tabiatı ise alçalmak, yere doğru inmektir. Buna göre topraktan yaratılanm tabiatı yere doğru meyletmek ve yere doğru inmektir.

      "Cân (الجانّ) hakkında Ebû Avsece şöyle demiştir: Cin (الجن) cannin (جانّ) tekilidir. Çoğulu "cân'dır. Bu adı almasının sebebi gizli olmasıdır. Bir başkası da şöyle demiştir: Cân (الجان) topluluk adıdır, cin ise tek bir ferdine verilen addır.

      Özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamur. Bu söze dair Hasan-ı Basrî şunları söylemiştir: "Salsal الصلصال( hararetli çamur olup sertlik ve kuruluğundan dolayı ses çıkarır. "Hame (الحمأ) çamurdur. "Mesnûn" (المسنون) hakkında şunu söylemiştir: Yaratılışı takib edilendir, o soyundan sonraki halkın kendi yaratılışına göre varedilmesi sünnetidir. Hasan-ı Basri "Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yarattık" meâlindeki âyet hakkında Hasan diyor ki: Yarattığı her çamurdan değil, Adem'i çamurun ortasından çekip çıkardı demektir. Soyun çoğalması hakkında da böyle demiştir. Yüce Allah'ın: "Biz insanı çamurdan alınmış bir özden yarattık" anlamındaki sözle kastedilen budur. Allah'ın yarattığı her şeyden değil, fakat onu suyun içinden çekip çıkardı. Yine şöyle dedi: Cân, cinlerin babası olan İblis'tir. Biz onu Adem'den önce dumansız ateşten yarattık. Hasan-ı Basrî diyor ki: Semûm cehennemin adlarından biridir, nitekim cehennemin birçok adı vardır. Yüce Allah cinleri cehennem ateşinden yarattığını haber verdi. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Cânne (الْجَانَّ)

        Etimolojik kökeni "c-n-n" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek, gözden saklamak ve perdelemek" olduğunu belirtir. Ayetteki "Cân" (veya cin) isminin bu varlıklara verilmesinin yegane sebebi, onların insan duyularından, özellikle de görme yetisinden ontolojik olarak "gizlenmiş" ve örtülü bir tabiata sahip olmalarıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi incelerken, onun insan gözünden gizlenmiş görünmez varlıkları ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımıyla "Cân", ya cin taifesinin tamamını ifade eden cins bir isimdir ya da tıpkı insanın (beşerin) atası olan Hz. Âdem gibi, cinlerin de ilk yaratılan atasıdır. Bu bağlamda ayet, insanın yaratılışıyla cinlerin yaratılış kökenini paralel bir düzlemde karşılaştırır.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki "örtmek/gizlemek" (c-n-n) kökünden türediği genel kabul görse de, dini terminolojideki "görünmez ruhsal varlık" (demon/spirit) kullanımının, Aramice ve Süryanice'deki benzer inanç sistemleriyle veya Farsçadaki "cân" (ruh, hayat, görünmez öz) kelimesiyle anlamsal bir etkileşim içinde gelişmiş olabileceğini savunur. Kur'an, bu kavramı putperest mitolojiden arındırıp onu sorumlu, mahluk ve sınırları olan tevhidi bir ontolojiye oturtmuştur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık hiyerarşisinde bu kelimenin yerini tahlil eder. Cahiliye dönemi Arapları için cinler, çölde yaşayan, korkulan, gizemli ve bazen tapınılan ilahi/yarı-ilahi güçlerdi. Ayetteki bu kullanım, "Cân"ı esrarlı bir tanrısal güç olmaktan çıkarıp, tıpkı insan gibi belirli bir hammaddeden (ateşten) "yaratılmış" (mahluk) ve sınanmaya tabi tutulmuş ontolojik bir kategoriye indirger.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "gizli ve örtülü olan" anlamına gelen kelimenin, ayetin bağlamında ateşten yaratılmış, duyularla idrak edilemeyen, şuurlu ve irade sahibi görünmez varlık türünü veya bu türün ilk atasını nitelediğini kaydeder.

        Halaknâhu (خَلَقْنَاهُ)

        Etimolojik kökeni "h-l-k" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi ölçmek, takdir etmek, ona belirli bir miktar ve form kazandırmak" olduğunu ifade eder. Ayetteki "onu yarattık" (halaknâhu) eylemi, birinci çoğul şahısla (Biz) ifade edilerek, cinlerin varoluşunun da kendi kendine, tesadüfi veya kaotik bir ateş dalgalanmasıyla değil; bizzat ilahi iradenin mutlak ölçüsü ve bilinçli sanatıyla gerçekleştiğini vurgular.

        Râgıb el-İsfahânî, "halk" kavramını bir nesneye, belirli bir amaca uygun olarak yeni bir suret ve varlık kazandırmak olarak tanımlar. Önceki ayette insanın çamurdan "yaratılması" ile bu ayette Cân'ın ateşten "yaratılması" aynı fiille (halakna) ifade edilerek, her iki farklı ontolojik türün de aynı yaratıcı kudretin (Allah'ın) mahluku olduğu, aralarında sadece "hammadde" farkı bulunduğu tescillenir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami boyutunu incelerken, bu fiilin cinlerin de tıpkı insanlar gibi ezelî (başlangıçsız) veya ilahi varlıklar olmadıklarını, sonradan var edilmiş (hâdis) ve ilahi sınırlara mahkum mahluklar olduklarını gösteren en güçlü teolojik argüman olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin lügatteki "var etmek, ölçüp biçmek" anlamından hareketle, ayette cinlerin de mutlak kudret sahibi Allah'ın yaratma eylemine ve takdirine tabi, O'nun mülkünde yer alan şuurlu yaratıklar olduğunu vurguladığını kaydeder.

        Min Kablü (مِنْ قَبْلُ)

        Etimolojik kökeni "k-b-l" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ön, yüz, yönelme ve zamansal/mekansal olarak önde/önce olma" durumunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki "daha önce" vurgusu, kozmik takvimde cinlerin varlık sahnesine çıkışının, insanın (Hz. Âdem'in) yaratılışından kronolojik olarak çok daha geriye uzandığını gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kabl" kavramını zamansal öncelik olarak tanımlar. İnsanın çamurdan var edilme evresinden evvel, evrende şuurlu ve irade sahibi varlıklar olarak cinlerin zaten mevcut olduğunu ve evrenin insandan önceki tarihinin boş olmadığını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki teolojik ve tarihsel işlevine dikkat çeker. Ona göre bu zamansal öncelik (min kablü) vurgusu, evrenin ve yeryüzünün sadece insan için ve insanla birlikte var edilmediğini, ilahi senaryoda insandan önce de irade sahibi aktörlerin bulunduğunu gösterir. Bu durum, aynı zamanda İblis'in insana karşı duyacağı "kıdem/öncelik" kibrinin de tarihsel ve ontolojik zeminini oluşturur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, zamansal öncelik bildiren bu kelimenin, ayetin bağlamında cin tayfasının veya onların atası olan Cân'ın, topraktan var edilen ilk insandan çok daha önceki bir devirde yaratılarak varlık sahnesinde yerini aldığını kaydeder.

        Nâri (نَارِ)

        Etimolojik kökeni "n-v-r" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "ışık vermek, aydınlatmak, parlamak ve ısı/ateş kaynağı olmak" olduğunu belirtir. Ayette Cân'ın hammaddesi olarak belirtilen "nâr", insanın yaratıldığı ağır, yoğun ve katı madde olan toprağın (çamurun) ontolojik zıddı olarak; akışkan, yakıcı, enerjik ve yukarıya doğru yükselme eğilimi gösteren varlık formunu temsil eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nâr" kelimesini yakıcı ve aydınlatıcı alev olarak tanımlar. Ona göre yeryüzündeki ateş, ilahi kudretin yarattığı farklı unsurlardan biridir. Ayette cinlerin topraktan değil de ateşten (nâr) yaratılmış olması, onların neden insan gözüyle görülemediğini, tabiatlarının neden daha hızlı, uçarı ve farklı bir kozmik boyuta ait olduğunu fiziki bir temellendirmeyle açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık felsefesindeki "toprak-ateş" düalizmini inceler. Ona göre bu ayet, Kur'an dramatik anlatısının (İblis'in isyanı) merkezindeki en temel ontolojik çatışmayı (nâr ve tîn) kurar. Ateşin tabiatı gereği sürekli yukarı (kibre) yönelmesi, toprağın ise aşağıda (tevazu içinde) durması, melekût aleminde yaşanacak olan büyük kozmik isyanın ham maddesel gerekçesidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "ateş, alev, od" anlamına gelen kelimenin, ayetin bağlamında cinlerin fiziksel yapısını oluşturan, insan bedeninin zıddı olan dumansız, ışıklı ve yakıcı enerji formunu/özünü ifade ettiğini belirtir.

        Es-Semûm (السَّمُومِ)

        Etimolojik kökeni "s-m-m" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dar bir delik, iğne deliği, bedendeki gözenekler (mesâmat) ve bu gözeneklerden sızarak bedene işleyen zehir (semm)" olduğunu açıklar. İnsanın derisindeki gözeneklerden içeri sızarak onu içten içe yakan, zehirleyen ve kavuran çöl rüzgarlarına da "semûm" denmiştir. Ayette cinlerin yaratıldığı ateşi niteleyen bu kelime, sıradan bir alevi değil; dumansız, maddenin içine nüfuz eden, görünmez ve yakıcı bir dalga/enerji formunu tasvir eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "semûm" kelimesini, bedenin ince gözeneklerinden (semm) içeri girip şiddetiyle insanı kavuran, zehirli ve çok sıcak rüzgar/ateş olarak tanımlar. Ona göre Cân'ın bu ateşten yaratılmış olması, cinlerin tabiatındaki görünmezliği, insanların zihnine/kalbine sızabilme (vesvese) yeteneğini ve tabiatlarındaki şiddetli, ele avuca sığmaz yapıyı gösterir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi, estetik ve fenomenolojik dokusuna iner. Ona göre "semûm", ağırlığı olan toprağın (çamurun) karşısında mutlak bir ağırlıksızlığı, akışkanlığı ve delici nüfuz yeteneğini temsil eder. İnsanın hammaddesi (salsal/hame) katı, karanlık ve dışsaldır; cinlerin hammaddesi (semûm) ise gözeneklerden sızan, dumansız, görünmez, içsel ve yakıcıdır. Bu kelime, cinlerin varoluşsal "tehlikesini" ve insana nüfuz edebilme kabiliyetini muazzam bir akustik ve etimolojik kökle (s-m-m/zehir/delik) kodlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "vücudun gözeneklerinden geçerek içe işleyen, zehirleyici, kavurucu sıcak rüzgar veya ateş" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında cinlerin yaratıldığı ateşin alevsiz, dumansız, görünmez fakat her şeye derinlemesine nüfuz eden olağanüstü ve saf bir sıcaklık/enerji özü olduğunu kaydeder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X