لَقَالُٓوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 15. Ayet
Daralt
X
-
14-15. "Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de "Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı!" derler.
Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar. Azîz ve Celîl olan Allah mûcize talep etme ve meleklerin inmesini istemeleri sebebiyle, inanmayanların sefihlik ve inatçılık yaptıklarını bize şöyle haber veriyor: "Doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirseydin ya!" Buyuruyor ki, onlar mûcize talep etmelerinde ve diğer isteklerinde inatçıdırlar, mağrurdurlar, doğru bilgi istemiyorlar. Fakat müslümanlar, onların Kurana karşı inatçılık yaptıklarını bilmiyorlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kendilerine bir mûcize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler. De ki: 'Mûcizeler ancak Allah'a aittir. Ama mûcize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?". Çünkü müminler, belki inanırlar umuduyla, inanmayanların mûcize istemelerine yardımcı oluyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Mûcize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız" ifadesiyle onların inanmayacaklarını haber vermiştir.
Onlara gökten bir kapı açsak nerde ise oraya çıkacaklar. Bu beyan yukarıda sözü edilen bağlamda anlaşılır. Yüce Allah, meleklerin inmesini istemeleri sebebiyle onların inatçı ve mağrur olduklarını, doğru bilgi istemediklerini haber veriyor.
Bu âyetin mânasına dair de farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları "Eğer onlar üzerine kapı açsak sözü için şu anlamı veririler: Yani meleklere kapı açsak da meleklerin gökten inip çıkmakta olduklarını gözleri ile görseler de inanmazlar ve Gözlerimiz perdelendi derlerdi. Denildi ki "huyyirat ve süddet (حیرت و سدت) kelimeleri şaşırtıldı ve perdelendi demektir. Hayır, bizler büyülenmişiz derler. Yani gözlerimiz büyülendi, bu sebeple onları görmüyoruz derler. Bazıları da şöyle demiştir: Onlara gökten bir kapı açsak meâlindeki beyanda geçen "aleyhim" kelimesi lehum (لهم) yani onlara anlamındadır. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: "Dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar". Bu beyanda geçen "alen-nüsubi" (على النصب) kelimesi li'n-nüsubi" (للنصب) anlamındadır.
Oradan yukarı çıksalar. Yani mûcizeleri gözleri ile görüp her şeyi müşahede etseler yine de gözlerimiz perdelendi. Bu söz Resûlullah'a ve arkadaşlarına kâfirlerin iman etmelerinden ümit kestiriyor. "Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı!" derler. Müşrikler inatçılıklarının şiddetinden ve sefihliklerinden dolayı bunu söylüyorlar, melekleri görmeyi de inkâr ediyorlar.
Ebû Avsece “fe zallû fihi ya rucûn" (فَظَلُوا فِيهِ يَعْرُجون) âyetine su mânayı veriyor: Yani o gün onlar yukarıya doğru çıkarlar, yükselirler. Başka biri de "fe zallu (فَظَلُوا) kelimesine "meylettiler" anlamını vermiştir. Nitekim yüce Allah'ın "fe zallet a nâkuhum (فظلّت أعناقهم) âyetinde meyletmiştir mânası vardır. Yine Ebû Avsece demiştir ki: Gözlerimiz perdelendi meâlindeki cümle gözlerimiz hayratte bırakıldı demektir. Hayrete düştüğü zaman bir kimse hakkında "teskeru basaruhû (تَسْكَرُ بَصَرُهُ) denilir. Yine o, hayrete düşünce "tehayyertü" (تحيرت) şaşırdım, hayrete düştüm denildiğini söylemiştir. Arap dilinde şöyle denilir: "Sekkerallâhu basarahu" (سكر الله بصره) yani Allah gözünü şaşırttı; rüzgar sakinleştiği zaman da "sekerati'r-rîhu tesküru - sekeran (سكرت الريح تسكر سكرا) denilir. Yine: "Leylün seken (ليل سكن) sakin gece denilir. "Sekertü'l-mâe eskuruhu sekeran (سكرت الماء أسكره سكرا) denilir. Yani suyu hapsettim, sakladım anlamına gelir. Yine "siker (السِّكر) engel demektir, "sükûr" (السكور) çoğuldur.
"Sekira, yeskeru, sekr/sükr, sekrân, kavm sükâra" (سكر، يسكر، سكراً وسُكْراً فهو سكران وقوم سُكارى) denilir. "Sekratü (سكرة) gamrati (غمرة) demektir, bu şiddet anlamına gelir.
Yüce Allah "Ölüm sarhoşluğu gelince..." buyurmuştur. Ölümün şiddeti ve ıztırabı gelince demektir. İbn Kuteybe: "Sükirat" (سُكِرَتْ) kelimesine "perdelendi" anlamı vermiştir. Bu kabilden olmak üzere önüne set çekildiği zaman "sükira'n-nehru (سُكِرَ النهرُ) denilir. "Sin" harfinin esresiyle "sikr" denilir ki bu (السِّكْر) sarhoşluk veren şeydir. Şarabın sarhoşluk vermesi de bu anlamdan alınmıştır. Çünkü şarap akıl ve göz üzerinde bir perdedir. Hasan-ı Basrî şeddesiz olarak "sükirat (سُكِرَتْ) kelimesine büyülendi anlamı vermiştir.
Yorum
-
Le-kâlû (لَقَالُوا)
Etimolojik kökeni "k-v-l" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dile getirmek, konuşmak, bir düşünceyi veya inancı sözlü olarak ifade etmek" olduğunu belirtir. Ayette fiilin başındaki "le" (tekid/pekiştirme) harfi, inkarcıların göğe yükseltilme gibi apaçık ve sarsıcı bir mucizeyi bizzat yaşasalar bile, dillerinden dökülecek olan inkar sözünün ne kadar kesin, inatçı ve sarsılmaz olacağını vurgular.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramını basit bir ses çıkarma eyleminden ayırarak, onun ardında bir iddia ve karar barındıran bilinçli bir ifade olduğunu belirtir. Buna göre ayetteki "mutlaka derlerdi ki" vurgusu, onların şaşkınlık nidasını değil; gözleriyle gördükleri hakikati zihinsel olarak reddetmek için önceden hazırladıkları savunma mekanizmasını ve bu ideolojik retoriği anında devreye sokacaklarını gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin arkasındaki sosyo-psikolojik arka plana dikkat çeker. Ona göre bu fiilin pekiştirmeli formu, Mekke aristokrasisinin tevhid çağrısına karşı ne kadar ön yargılı ve kilitlenmiş bir zihin yapısına sahip olduğunu anlatır. Onlar için mesele delil yetersizliği değil, statükoyu sarsacak her türlü ilahi müdahaleyi ne pahasına olursa olsun "söylemsel" (kavlî) düzeyde boşa çıkarma inadıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin başındaki pekiştirme edatının, inkarcıların mucize karşısındaki tepkilerinin farazi değil, kesin bir gerçeklik olduğunu ve inkar psikolojisinin zorunlu bir sonucu olarak bu sözleri sarf edeceklerini bildirdiğini kaydeder.
Sükkiret (سُكِّرَتْ)
Etimolojik kökeni "s-k-r" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi durdurmak, kapatmak, önünü kesmek ve akla perde inmesi" olduğunu belirtir. Suyu tutan baraja "sekr" dendiği gibi, aklın işleyişini durduran sarhoşluk haline de "sekir" denmiştir. Ayette edilgen (meçhul) formda kullanılan bu kelime, müşriklerin algılarının geçici olarak durdurulduğu, gözlerinin bağlandığı veya büyülendiği yönündeki iddialarını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "sekr" kavramını insanın kendisiyle aklı/idraki arasına giren ve sağlıklı düşünmesini engelleyen her türlü şiddetli durum (sarhoşluk, öfke, şaşkınlık) olarak tanımlar. Bu ayetteki kullanımıyla kelime, müşriklerin göksel bir mucize karşısında yaşayacakları baş dönmesini ilahi bir gerçeklik olarak değil, vizyonlarının "sarhoş edildiği" veya "perdelendiği" bir göz yanılsaması olarak etiketlemelerini yansıtır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel çerçevesinde bu kelimenin psikolojik bir kaçış rampası olduğunu tahlil eder. Ona göre müşrikler, ontolojik olarak kabul edemeyecekleri kadar büyük bir ilahi müdahaleyle (göğe çıkmak) karşılaştıklarında, kendi dünya görüşlerini korumak için mucizeyi reddetmek zorundadırlar. Bu yüzden "gözlerimiz sarhoş edildi" diyerek suçu kendi algısal yanılsamalarına atar ve rasyonel (içkin) dünyalarında kalmaya devam ederler.
Dücane Cündioğlu, kelimenin estetik ve epistemolojik derinliğine odaklanır. Ona göre "sükkiret" fiili, insanın sınırlı ve maddeci gözünün, metafizik alemin (göğün kapılarının) açılması karşısında yaşadığı varoluşsal körleşmeyi ve sarhoşluğu ifade eder. Fiziksel göz fıtratı gereği metafiziği tartamaz, kamaşır ve kilitlenir; bu yüzden müşrikler, kalplerindeki inkar sebebiyle bu kamaşmayı bir hidayet ışığı olarak değil, bir göz bağcılık (sarhoşluk) olarak yorumlarlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin edilgen yapısına dikkat çekerek, müşriklerin bu ifadeyle aslında sorumluluktan kaçtıklarını analiz eder. "Biz inkar ediyoruz" demek yerine "gözlerimiz perdelendi/döndürüldü" diyerek kendilerini dışsal bir müdahalenin (sihrin) kurbanı gibi gösterir ve ilahi hakikatten kaçmak için sahte bir mağduriyet dili üretirler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "sarhoş olmak, aklı başından gitmek, gözü dönmek" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında inkarcıların gözlerinin kamaştırıldığını, bakışlarının bulandırıldığını ve gördüklerinin bir seraptan ibaret olduğunu iddia etmelerini nitelediğini ifade eder.
Ebsârunâ (أَبْصَارُنَا)
Etimolojik kökeni "b-s-r" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi görmek, kavramak, onun hakikatine nüfuz etmek ve aydınlanmak" olduğunu belirtir. Ayette müşriklerin "gözlerimiz" anlamında kullandığı bu kelime, onların hakikati algılama organı olarak sadece fizyolojik bir aracı merkeze aldıklarını gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "basar" kavramını incelerken onun hem fizyolojik görme duyusu hem de kalbin/aklın derin kavrayışı (basîret) anlamlarına geldiğini açıklar. Ona göre bu ayetteki trajik durum şudur: Müşrikler sadece fiziksel organları olan "gözlerinin" (ebsâr) kamaştığını iddia etmektedirler; oysa asıl sorun, onların hakikati görecek olan içsel "basîretlerinin" tamamen kapalı ve kör olmasıdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki zıtlık sanatı içindeki yerine değinerek, "görme" eylemi ile "idrak etme" eylemi arasındaki mesafeyi tahlil eder. Müşriklerin bu kelimeyi kullanması, maddi dünyayı mükemmel gören gözlerin, manevi ve ilahi bir gerçeklik karşısında nasıl işlevsiz kaldığını kendi dilleriyle itiraf etmeleridir. Gökyüzüne çıksalar da onlar "bakan körlerdir."
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "basar" (göz, görme duyusu) kelimesinin çoğulu olan bu lafzın, ayetin bağlamında inkarcıların görsel şahitliklerini bizzat kendilerinin itibarsızlaştırdıklarını, mucizeyi reddetmek için kendi görme yetilerini suçlu ilan ettiklerini kaydeder.
Kavmün (قَوْمٌ)
Etimolojik kökeni "k-v-m" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün "ayağa kalkmak, dik durmak, bir gaye etrafında toplanmak" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanların ortak bir soy, inanç veya çıkar etrafında birleşerek oluşturdukları sosyal topluluğa bu kökten türeyerek "kavm" denmiştir. Ayette inkarcıların "biz bir kavimiz" şeklindeki vurgusu, inkarın bireysel bir sapma değil, kolektif ve dayanışma içinde üretilen sosyolojik bir refleks olduğunu gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki işlevini sosyolojik bir zeminde okur. Ona göre Mekkeli müşrikler "ben büyülendim" demek yerine "biz büyülenmiş bir kavimiz" diyerek kendi aralarındaki kabileci (asabiyet) dayanışmayı ve grup psikolojisini ön plana çıkarırlar. Hakikate karşı direniş, kalabalığın verdiği psikolojik güvenle ortak bir kimliğe (kavm) dönüşmüştür.
Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemi ahlak sistemini incelerken, bireyin ancak bağlı bulunduğu "kavm" (kabile/topluluk) içinde bir anlam ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bu kelime seçimi, ilahi vahye karşı sergilenen reddiyenin, bireysel bir akıl yürütmeden ziyade, ataların inançlarını korumak üzere programlanmış kör bir kabile sadakatinin ve toplumsal cinnetin dışavurumu olduğunu tahlil eder.
Meshûrûn (مَسْحُورُونَ)
Etimolojik kökeni "s-h-r" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi asıl tabiatından çıkarıp başka bir surette göstermek, göz boyamak, aldatmak ve batılı hak gibi sunmak" olduğunu ifade eder. Ayetteki "büyülenmişler" anlamındaki ism-i mef'ul (edilgen) kalıbı, müşriklerin Hz. Muhammed'in şahsını ve gösterdiği varsayılan mucizeyi sıradan bir göz boyacılığa (illüzyona) indirgediklerini gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "sihr" kavramını, aslında var olmayan bir şeyi çeşitli hileler, yaldızlı sözler veya göz yanılmalarıyla varmış gibi göstermek olarak tanımlar. Müşrikler kendilerine "meshûrûn" (büyülenmiş olanlar) diyerek, gökyüzüne çıkma gibi kozmik bir deneyimi bile ilahi bir kudret eseri olarak değil, kendi zihinlerini manipüle eden bir büyücünün ustaca bir hilesi olarak damgalamışlardır.
Gabriel Said Reynolds, "büyü/sihir" ithamını Dinler Tarihi bağlamında okuyarak, bunun Geç Antik Çağ'da peygamberlere karşı kullanılan en yaygın, en evrensel polemik silahı olduğunu belirtir. Kur'an'ın bu ayeti, statükoyu tehdit eden aşkın (ilahi) müdahalelerin, inkarcı elitler tarafından daima marjinalleştirilip "büyü" kategorisine itilerek halk nazarında değersizleştirilme çabasını ifşa etmektedir.
Toshihiko Izutsu, müşrik zihnindeki ontolojik sınıflandırmayı incelerken, Cahiliye Araplarının olağanüstü olayları açıklamak için "sihir" (büyücülük) ve "cinnet" (cin çarpması) gibi hazır şablonları olduğunu belirtir. Mucize kavramına ontolojik olarak yabancı oldukları için, izah edemedikleri her ilahi belirtiyi bu pagan şablonların ("biz büyülenmiş kimseleriz") içine hapsederek, kendi küfürlerini meşrulaştırırlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sözlükte "aldatılmış, gözü boyanmış, büyüye maruz kalmış" anlamına gelen bu kelimenin, ayetin bağlamında inkarcıların gözleriyle gördükleri apaçık ilahi kanıtları (mucizeleri) bile inatla reddedip, bunları peygamberin bir sihirbazlık gösterisi ve kendi üzerlerindeki bir manipülasyon olarak nitelediklerini ifade eder.
Yorum
Yorum