Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hadid Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hadid Sûresi, 16. Ayet

    اَلَمْ يَأْنِ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللّٰهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّۙ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْاَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elem ye/ni lilleżîne âmenû en taḣşe’a kulûbuhum liżikri(A)llâhi vemâ nezele mine-lhakki velâ yekûnû kelleżîne ûtû-lkitâbe min kablu fetâle ‘aleyhimu-l-emedu fekaset kulûbuhum(s) ve keśîrun minhum fâsikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İman edenlerin, Allah’ı anmak ve vahyedilen gerçeği düşünmekten dolayı kalplerinin heyecanla ürperme zamanı gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilmiş ve üzerlerinden uzun zaman geçip kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu yoldan çıkmışlardır.”

      İman edenlerin, Allah’ı anmak ve vahyedilen gerçeği düşünmekten dolayı kalplerinin heyecanla ürperme zamanı gelmedi mi? Bu âyetteki “nezele” (نَزَلَ) kelimesi şeddeli olarak “nezzele” (نَزَّلَ) diye de okunmuştur. Fiili şeddeli okuyanlar daha önceden geçen Allah’ı anmak sözüne, şeddesiz okuyanlar da daha sonraki “hak” kelimesine bağlamış olurlar. Sonra bu âyet farklı şekilde yorumlanabilir. Birincisi, müfessirler şöyle dediler: Bu âyet iman ettiğini açıklayan fakat içinde küfrü gizleyen münafıklar hakkında gelmiştir. Zamanı gelmedi mi? Yani iman ettiğini açıklayanların ve müminlere uyduklarını söyleyenlerin zamanı geldi. Allah’ı anmaktan dolayı kalpleri heyecanla ürperir; yani Allah’ı andıkları zaman kalpleri ürperir. Vahyedilen gerçeği düşünürler, yani kendilerine Kur’ân okunduğu zaman üzerinde düşünürler. Yani bunlardan dolayı kalpleri yumuşayıp Allaha iman etmelerinin zamanı hâlâ gelmedi mi? Çünkü onlar Resûlullah’ın (s.a.) başına belâların gelmesini bekliyorlar ve onun helak olmasını arzu ediyorlardı. Allah Teâlâ müminleri bu korkudan emin kılmış ve onların, Resûlullah’ın (s.a.) başına gelmesini bekledikleri belâlardan ümitlerini kestirmiş ve şöyle buyurmuştur: Zahiren iman edenlerin, Allah’ı anmaktan dolayı kalplerinin heyecanla ürperme zamanı gelmedi mi? Kur'anı okuyup üzerinde düşünmekten dolayı kalplerinin yumuşayıp Allah’a gerçekten iman etmeleri zamanı gelmedi mi? En doğrusunu Allah bilir.

      Hemen bunun devamında gelen, Onlar daha önce kendilerine kitap verilmiş ve üzerlerinden uzun zaman geçip kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar mealindeki âyet de bu yorumu teyit etmektedir. Yani aradan uzun zaman geçtiği için kitaplara bakmayı terketmiş, kalpleri katılaşmış ve hayatlarını dalâlet içinde sürdürmüş olan öncekiler gibi olmayın.

      İkincisi, âyetin, Resûlullah (s.a.) henüz peygamber gönderilmeden önce ona inanan Ehl-i Kitap hakkında olması da muhtemeldir. Allah şöyle buyuruyor: Muhammed aleyhisselâm peygamber gönderilmeden önce ona iman edenlerin Allah’ı anmaktan, yani kendi kitaplarım okumaktan ve vahyedilen gerçeği, yani Kur'anı düşünmekten dolayı kalplerinin heyecanla ürpererek kendi kitaplarında niteliklerini buldukları için iman ettikleri peygamber geldiğinde ona inanmalarının zamanı gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilen kimseler gibi olmasınlar. Yani siz, daha önce kendilerine kitap verilen, üzerlerinden uzun zaman geçtiği, yani kitaplarına hiç bakmadan aradan uzun zaman geçtiği için kalpleri katılaşmış olan kimseler gibi olmayın! En doğrusunu Allah bilir.

      Üçüncüsü, bu âyetin, Allah’a ve resûlüne hakkıyla iman etmiş olan müminlerle ilgili olması da muhtemeldir. Buna göre âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, İman edenlerin kalplerinin heyecanla ürperme zamanı gelmedi mi? Yani düşünmek ve tefekkürde bulunmak suretiyle Allahı anmak zamanı gelmiştir, bu davranışları onların kalplerini heyecanla ürpertmiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Müminler o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığında yürekleri titrer, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rab’lerine güvenirler. Cenâb-ı Hak müminleri Allah anıldığında yürekleri titremekle, imanları artmakla, düşünmekle, tefekkürde bulunmakla ve Allah’ın buyruklarını tam olarak anlamak ve bilmekle nitelemektedir. İkincisi, iman edenlerin, şehevî arzularına ve dünyevi beklentilerine son verip Allah’ı anmaktan kalplerinin heyecanla ürpermek zamanı gelmedi mi? Yani zamanı gelmiştir. Onlar daha önce kendilerine kitap verilen kimseler gibi olmasınlar. Yani Allah’ın kitabından ve O’nu anmaktan uzaklaştıkları için kalpleri katılaşan öncekiler gibi kalbiniz katılaşmasın! Onlardan birçoğu yoldan çıkmışlardır. Yani kendilerine kitap verilenlerin çoğu, kitapları üzerinde düşünmeyi terk ettikleri için yoldan çıktılar. Onların birçoğu yoldan çıkmışlardır cümlesi, onların çoğu inatçıdırlar, az bir kısmı da mukallittir mânasına da gelebilir. Allah Teâlâ başka bir âyette "Onların çoğu gerçeği sevmiyorlar", yani onlar inatçıdırlar buyurmaktadır. Bunlar da halkın reisleri ve yöneticileridir, Allah’ın elçilerine karşı büyüklenmişler ve inatla kendilerine karşı çıkmışlardı. Ancak onlardan az bir kısmı da peygamberlere tâbi olmuştu ve onları taklit ediyorlardı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ye'ni (يَأْنِ)

        İbn Fâris, e-n-y kökünün bir şeyin vaktinin gelmesi, gecikme, yavaşlık ve olgunlaşma anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin bir işin zamanının tam erişmesi ve o iş için en uygun vaktin tecelli etmesi manasına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "zamanı gelmedi mi?" şeklindeki soru formunun, inananların dini hassasiyetlerindeki zayıflamaya ve kalplerin katılaşma riskine karşı bir uyarı mahiyetinde olduğunu, bir uyanış ve kendine gelme vaktinin artık dayattığını vurguladığını analiz eder.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün güvenmek, korkunun zıddı olarak emniyette olmak ve tasdik etmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın kalbin kesin tasdiki ve ilahi mesaja mutlak teslimiyet olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramın İslam ile birlikte bir güvenlik teriminden çıkıp Tanrı ile insan arasındaki ontolojik bir güven ve sadakat sözleşmesine dönüştüğünü tahlil eder.

        Tahşe'a (تَخْشَعَ)

        İbn Fâris, h-ş-a kökünün alçalma, boyun eğme, sükunet ve tevazu manalarına geldiğini; "haşu'a" fiilinin bir şeyin heybet karşısında hareketsizleşmesi anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, huşûnun korku ve tazim ile birlikte organlarda ve kalpte beliren bir eğilme hali olduğunu, ayette ise kalplerin ilahi hakikatler karşısında yumuşaması ve sarsılması manasında kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin kalbin ilahi azamet karşısında duyduğu manevi bir titreşim ve estetik bir ürperti olduğunu, kalbin kaskatı kesilmiş bir maddeden canlı bir hakikat alıcısına dönüşme sürecini nitelediğini analiz eder.

        Kulûb (قُلُوبُهُمْ)

        İbn Fâris, k-l-b kökünün bir şeyi altüst etmek, çevirmek ve bir şeyin aslı, özü anlamlarına geldiğini; sürekli değişkenlik gösterdiği için kalbe bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalbin insanın idrak, duygu ve niyet merkezi olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'da kalbin sadece bir et parçası değil, ahlaki ve zihni dönüşümün ana mekanı olduğunu, bu yüzden huşûnun (yumuşamanın) doğrudan kalbe nispet edildiğini vurgular.

        Zikr (ذِكْرِ)

        İbn Fâris, z-k-r kökünün bir şeyi hatırlamak, dilde anmak ve unutmanın zıddı olan bilinç hali manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zikrin hem kalbi bir hatırlama hem de dil ile ifade edilen bir yüceltme olduğunu; ayette "zikrullah" (Allah'ın zikri) ifadesinin, ilahi varlığın kalpte her an canlı tutulmasını ve O'nun yasalarının şuurda yer etmesini simgelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, zikrin insanı gafletten (unutuştan) kurtaran ve Tanrı ile olan ontolojik bağını tazeleyen temel bir dini mekanizma olduğunu tahlil eder.

        Allah (اللَّهِ)

        İbn Fâris, e-l-h köküne dayanarak ibadet edilen varlık manasına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanice'deki "Alaha" formundan Arapçalaştığını ve kadim bir teolojik isim olduğunu savunur. Theodor Nöldeke, kelimenin kökenindeki Sami sürekliliğine ve İslam öncesi dönemdeki en yüce Tanrı tasavvuruna dikkat çeker.

        Nezele (نَزَلَ)

        İbn Fâris, n-z-l kökünün yukarıdan aşağıya doğru inmek ve konaklamak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette hakkın (vahyin) indirilmesi bağlamında bu fiilin; ilahi mesajın yüksek bir ontolojik katmandan beşeri idrak alanına doğru bir lütuf olarak gönderilmesini ifade ettiğini detaylandırır.

        Hakk (الْحَقِّ)

        İbn Fâris, h-k-k kökünün doğruluk, sağlamlık, kararlılık ve bir şeyin inkar edilemez gerçeği manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hakkın değişmez ve sarsılmaz gerçeklik olduğunu; ayette doğrudan Kur'an'ı ve ilahi vahiyleri nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesinde "yazılı kanun, sarsılmaz hüküm" manalarında köklü bir geçmişi olduğunu ve dini literatürde mutlak doğruluğu temsil ettiğini aktarır.

        Yekûnû (يَكُونُوا)

        İbn Fâris, k-v-n kökünün bir şeyin meydana gelmesi, var olması ve bir hal üzere bulunması manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki nehiy (yasaklama) formunun; müminlerin kendilerinden önceki ehli kitabın düştüğü gaflet ve katılık haline benzememeleri gerektiğine dair varoluşsal bir ihtar olduğunu açıklar.

        Ûtû (أُوتُوا)

        İbn Fâris, e-t-y kökünün bir şeye gelmek veya bir şeyi vermek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kendilerine kitap verilenler" (ûtü'l-kitâbe) tamlamasında bu fiilin; peygamberler aracılığıyla ilahi vahye muhatap kılınmış toplulukları nitelediğini ifade eder.

        Kitâb (الْكِتَابَ)

        İbn Fâris, k-t-b kökünün bir şeyi diğerine eklemek, dikmek, toplamak ve yazmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, vahyedilen ilahi kelamın bir araya getirilip kayıt altına alınmış formunu ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Aramice ve Süryanice'deki "ketâbâ" (kutsal yazı) kavramıyla doğrudan ilişkili olduğunu ve Arapçaya dini bir otorite metni olarak geçtiğini belirtir.

        Tâle (طَالَ)

        İbn Fâris, t-v-l kökünün uzunluk, fazlalık ve zamanın akıp gitmesi manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyin boyunun veya süresinin olağan sınırları aşacak şekilde uzamasını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette zamanın (emed) uzamasının, dini mesajın tazeliğini yitirmesine, ülfet peyda edilmesine ve kalplerin bu uzun süreçte duyarsızlaşmasına sebep olan psikolojik bir sürece işaret ettiğini analiz eder.

        Emed (الْأَمَدُ)

        İbn Fâris, e-m-d kökünün bir zamanın sonu, sınır ve gaye manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zaman" (dehr) kelimesinden farklı olarak emedin; belirli bir başlangıcı ve sonu olan sınırlı vakti, özellikle de o vaktin nihai ucunu ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, buradaki "emed"in uzamasının, peygamberin tebliğinden uzaklaşılan sürenin artması ve vahyin sıcaklığının unutulması anlamında bir tarihsel aşınmayı temsil ettiğini tahlil eder.

        Kaset (قَسَتْ)

        İbn Fâris, k-s-v kökünün katılık, sertlik ve taşlaşma manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalbin kasvet bağlamasının; merhametten, duyarlılıktan ve ilahi nuru kabul etme yetisinden mahrum kalıp adeta bir kaya gibi geçit vermez hale gelmesi olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kalplerin katılaşmasının (kasvet), ayetin başındaki huşû (yumuşama) eyleminin tam zıddı bir ontolojik bozulma hali olduğunu vurgular.

        Kesîrun (كَثِيرٌ)

        İbn Fâris, k-s-r kökünün bir şeyin miktar ve sayı bakımından artması, bolluk ve azın zıddı manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette bir topluluğun çoğunluğunun saptığını ifade ederek, doğru yolda kalmanın sayısal çoklukla değil nitelikle ilgili olduğuna dair bir imada bulunur.

        Fâsikûn (فَاسِقُونَ)

        İbn Fâris, f-s-k kökünün bir şeyin kabuğundan dışarı çıkması manasına geldiğini; örneğin olgunlaşan hurmanın kabuğunu delip çıkmasına dilde bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dini bir terim olarak fıskın; şeriatın sınırlarından, itaatten ve ahlaki kurallardan dışarı çıkarak ilahi çizgiyi terk etmek anlamında kullanıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu, fasık kavramının Kur'an'da imanın koruyucu zırhından ve hukuk çerçevesinden sapan, ahlaki çözülme yaşayan kimseler için teknik bir terime dönüştüğünü tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X