Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 78. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 78. Ayet

    وَجَاهِدُوا فِي اللّٰهِ حَقَّ جِهَادِه۪ۜ هُوَ اجْتَبٰيكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدّ۪ينِ مِنْ حَرَجٍۜ مِلَّةَ اَب۪يكُمْ اِبْرٰه۪يمَۜ هُوَ سَمّٰيكُمُ الْمُسْلِم۪ينَ مِنْ قَبْلُ وَف۪ي هٰذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَه۪يداً عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِۚ فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللّٰهِۜ هُوَ مَوْلٰيكُمْۚ فَنِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vecâhidû fi(A)llâhi hakka cihâdih(i)(c) huve-ctebâkum vemâ ce’ale ‘aleykum fî-ddîni min harac(in)(c) millete ebîkum ibrâhîm(e)(c) huve semmâkumu-lmuslimîne minkablu vefî hâżâ liyekûne-rrasûlu şehîden ‘aleykum vetekûnû şuhedâe ‘alâ-nnâs(i)(c) feakîmû-ssalâte veâtû-zzekâte va’tasimû bi(A)llâhi huve mevlâkum(s) feni’me-lmevlâ veni’me-nnasîr(u)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah yolunda, gerektiği gibi cihat edin. Sizi O seçti ve size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi; ceddiniz İbrahim’in dininde olduğu gibi. O size hem daha önce hem de bu Kur’ân’da ‘müslümanlar’ adını verdi ki peygamber size şahitlik etsin, siz de insanlara şahitlik edesiniz. Haydi namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı bağlanın. Sizin Mevlâ’nız O’dur. O ne güzel Mevlâ’dır ve ne iyi yardımcıdır.

      Allah yolunda, gerektiği gibi cihat edin. Allah’ın hakkı için ulaşılabilecek bir son sınır yoktur. “Allah’a karşı gereği gibi saygılı olun” meâlindeki beyan da böyledir. Çünkü Allah’ın hakkı için bir son sınır olsaydı, peygamberler ve melekler bunu yerine getirirler ve aralarından bu sınırı geçtiği zannedilenler bile olurdu. Çünkü her sınır ve gayenin ötesine geçilebileceği düşünülür. Bu sınırı geçmek ihtimal dâhilinde olmadığına göre bu bize Allah’ın hakkının herhangi bir tavanı ve sınırı olmadığını gösterir. O zaman da Allah yolunda, gerektiği gibi cihat edin meâlindeki beyanın tevili şöyle olur; Allah yolunda gücünüzün, bünyenizin ve takatinizin yettiği kadar cihat edin ve O na saygılı olun. Tıpkı şu ilâhı beyanda olduğu gibi: “O halde gücünüz yettiğince Allah'a saygısızlıktan sakının”. Bu açıklama da “hakka tukâtihî” (حَقَّ تُقَاتِهِ) gerektiği gibi korkmak ve “hakka cihâdihî” (حَقَّ جِهَادِهِ) gereği gibi cihat tabirlerinin tefsiri olur.

      Öte yandan Allah yolunda, gerektiği gibi cihat edin emri, nefislerinizle şehvetleri ve kuruntuları konusunda cihat edin mânasına gelmesi muhtemel olabileceği gibi, Allah düşmanlarıyla vesveseyi savuşturma ve onlarla savaşma konusunda cihat edin mânasında da olabilir.

      Sizi o seçti. Söz konusu seçim iki şekilde olabilir. Birincisi: O sizi iman, hidâyet ve tevhit için seçti. İkincisi; O sizi cinslerin en faziletlisinden bir cins olarak ve diğer cinsler arasında en değerlisi olarak seçti. Bu durumda mâna şu ilâhı beyanda olduğu gibi olur: “Andolsun biz insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık”

      Dinde Meşakkat Yoktur

      Ve size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi. Bu beyan, birkaç şekilde açıklanabilir. Birincisi: Allah Teâlâ peygamberler göndermese bile onlar Allah’ın vahdaniyetini, ulûhiyetini, benzerlerden ve ortaklardan yüceliğini ve nimetlerini bilmekle ve bunlara karşılık her zaman Allah’a şükretmek ve boyun eğmekle yükümlüdürler. Fakat O’nun lütfü ve rahmeti sebebiyle bunları daha kolay ve daha basit bir şekilde öğrensinler ve yükümlülüklerini eda etmek daha hafif olsun diye onlara peygamberler gönderdi. Çünkü varlıkları doğru sözlü ve âdil bir kimsenin dilinden öğrenmek, üzerinde a h i yürüterek ve tefekkür ederek öğrenmekten daha kolaydır. Allah Teâlâ’nm “Size Allah’ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz” meâhndeki beyanda anlattığı da budur. Örnek verdiğimiz âyette yüce AUah peygamberler göndermedeki lütfü ve rahmeti olmasaydı az bir kısmı müstesna onların şeytana uyup gideceklerini haber vermektedir. Allah Teâlâ’nm istisna ettiği azınlık, tefekkür eden ve düşünen ve Allah’ı tefekkür ve düşünce ile bilenlerdir. Bu da ancak bir çaba ve kendini zorlama ile biUnir. Ve size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi meâlindeki beyan bu doğrultuda açıklanır. Fakat hak yol daha açık ve onun bilinmesi daha net olsun diye size peygamberler gönderdi. Gerçi O, peygamberler göndermeyebilir ve dinde mükellefiyeti sadece akıl yürütme ve tefekküre dayandırabilirdi.

      İkincisi: İnsanların beliren ihtiyaçlarını(n önünü) keserek ve bütün yiyecek, içecek türlerini ve elbiseyi haram kılarak din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi. Fakat O, bunlarda bir türü haram kıldığı zaman onun karşısında insanın ihtiyacım gidereceği ve hastahğım tedavi edeceği bir başka türü mübah kılmıştır. Eğer bütün türleri haram kılsaydı dinde meşakkat ve sıkıntı meydana gelirdi.

      Üçüncüsü: Allah, onları güçlerinin yetmeyeceği ve bünyelerinin tahammül etmeyeceği ibadet ve farizaları yapmakla yükümlü kılmamıştır. Tabiatlarına ve geçim durumlarına zıt ve meşakkatli yükümlülükler de yüklememiştir. Fakat -getirdiği mükellefiyetler, tabiatlarına uzak ve onunla uyumlu olmasa da- onları güçlerinin yeteceği ve bünyelerinin kaldırabileceği ibadetleri yapmakla mükellef kılmış ve üzerlerine ağır olmayan, hayatlarına ve mizaçlarına uygun şeyleri yüklemiştir.

      Dördüncüsü; Allah Teâlâ müminlerin işledikleri günah ve mâsiyetlerden tövbelerini, birbirini öldürmek ve bir kısmının diğerini yok etmesi şeklinde kılmamıştır. Halbuki geçmişte bir kavim için bu uygulamayı getirmişti. Zira Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur; “Onun için yaratanınıza tövbe edin nefislerinizi öldürün”. Allah Teâlâ böyle bir şeyi yapmakla insanları mükellef kılsaydı dinde meşakkat vb. şeyler meydana gelirdi.

      Beşincisi: Ve size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi meâlindeki beyan hiçbir şek ve şüphe yüklemedi mânasına da olabilir. Yani mâna Allah karşınıza diktiği delil ve burhanlarla sizden şek ve şüpheyi giderdi demek olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Ceddiniz İbrahim’in dininde olduğu gibi. Bu ibare iki türlü açıklanabilir. Birincisi: Emir diye yorumlanabilir. Buna göre mâna şöyle olur: Ceddiniz İbrahim’in dinine yapışm! İkincisi: Bu belirtilen hususlar, ceddiniz İbrahim’in dinidir anlamma da gelebilir.

      O size hem daha önce hem de bu Kur’ân’da “müslümanlar” admı verdi. Bu beyanm yorumuna dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Müfessirlerin geneli size isim verdi cümlesini Allah size müslümanlar ismini verdi şeklinde anlamıştır. Bazıları ise âyeti şöyle anlamıştır: İbrahim size daha önce müslümanlar ismini verdi. Bunlar, görüşlerini teyit etmek için şu ilâhî beyanı delil getirmiştir: “İbrahim de bu dini oğullarına vasiyet etti, Yâkup da. ‘Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti; öyleyse yalnız O’na teslim olmuş müminler olarak can verin!’ (dediler)”. Resûl-i Ekrem Muhammed (a.s.) İsmail (a.s.) evladmdandı. Böylece İbrahim kendine ve zürriyetine dua etmiştir. Hem daha önce hem de bu Kur’ân’da. Bazıları daha önce anlamındaki kelimeyi geçmiş kitaplarda, bunda anlamma gelen kelimeyi de “Kur’ân’da” şeklinde açıklamışlardır. Bazıları ise daha önce anlamındaki beyanı, daha önce geçen ümmetlerde diye tefsir etmiştir. Gerekçe olarak da içlerinde müslüman ismiyle isimlendirilmiş olmayan hiçbir kavim ve ümmet olmamıştır demişlerdir. “Ve fî hâzâ” (وَفِي هَٰذَا) tabirini de kavmi içinde anlamını vermiştir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Sizler geçmiş ümmetlerde de bu isimle isimlendirilmiştiniz. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi; “Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz”. Örnek verilen âyetin mânası şöyle olur: Sizler daha önce geçen ümmetler içinde bu vakitte ortaya çıkacak diye (yazılmış) en hayırlı ümmetsiniz. En doğrusunu Allah bilir.

      Ki peygamber size şahitlik etsin. Bazıları âyetteki “aleykum” (عَلَيْكُمْ) kelimesinin “leküm” (لَكُمْ) mânasına olduğunu söylemişlerdir. İki harf-i cerrin birbirinin yerine kullanılması Arap dilinde mümkündür. Tıpkı şu âyette olduğu gibi: “ve mâ zubiha ale’n-nusubi” (وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ) yani “dikili taşların aleyhine” değil de “ve mâ nusibe li’n-nusubi” (وَمَا نُصِبَ لِلنُّصُبِ) “dikili taşlar için” mânasınadır. Buna göre burada da “aleyküm”, “leküm” anlamında kullanılabilir. Âyetin tevili de şöyle olur: Peygamber onu tasdik ettiğiniz konusunda size şahitlik etsin, siz de Resûlullah’ı (a.s.) doğruladığınız zaman onu tasdik ettikleri konusunda insanlara şahitlik edesiniz. Bazıları da âyeti “aleyküm” kelimesine kendi aslî mânasını vererek Peygamber aleyhinize şahitlik etsin diye tefsir etmişlerdir. Bu durumda âyetin tevili şöyle olur: Peygamber, kendisine muhalif olduğunuz ve onu tasdik etmediğiniz zaman size karşı şahitlik etsin, sizler de peygamberinizi doğruladığınız ve kendisine muvafakat ettiğiniz, diğer insanlar da peygamberlerini yalanladıkları zaman “peygamberlerini yalanladılar” ve “muhalefet ettiler” diye insanların aleyhine şahitlik edesiniz. Bu âyet-i kerîme aynı asırda yaşayan insanların ittifakının (icmâ) kendilerinden sonrakiler için delil olduğunu göstermektedir. Zira Allah onları kendilerinden sonra gelenlere ve öncekilere karşı şahit kılmıştır. Buna benzer bir âyetin tevilini Bakara sûresinde belirtmiştik.

      Haydi namazı kılın, zekâtı verin. Allah Teâlâ burada bilinen namazı ve bilinen zekâtı kastediyorsa namaz kılma emri, kendileriyle Rab’lerinin arasını ıslah etme, zekât da kendileriyle insanlar arasını düzeltme emri olur. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten meneder”. Abdullah b. Mesûd mushafma göre âyet, “İnne’s-salâte te’muru bi’l-adh ve tenhâ ani’l-fahşâi ve’l-münker” (إِنَّ الصَّلَاةَ تَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَتَنْهَىٰ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ) şeklindedir. Yani Namaz adaleti emreder, hayâsızlıktan ve kötülükten meneder.

      Ve Allah’a sımsıkı bağlanın. Bazıları bu beyanı Allah’ın dinine sımsıkı bağlanın diye açıklamışlardır. Allah’ın dininden kasıt da daha önce sözü edilen “Rükû edin, secdeye kapanın, Rabb’inize ibadet edin, dünya ve âhiret için faydalı işler yapın”. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Rabb’inizin belirttiği hususlara sımsıkı bağlanın. Sımsıkı bağlanma anlamına gelen “i'tisâm” (اعْتِصَامٌ) Allah’a sığınmak demektir. Sanki yüce Allah, şöyle demektedir: Yasakladığı bütün kötülükler ve emrettiği bütün iyi işlerde O’na iltica edin, sımsıkı bağlanın.

      Sizin Mevlâ’nız O’dur. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Allah itaatla kendisini dost edinen herkesin mevlâsıdır. Bazıları da “el-mevlâ” (الْمَوْلَىٰ) kelimesinin yardımcı mânasına geldiğini ve âyetin Allah sizin yardımcmızdır ve koruyucunuzdur anlamına geldiğini söylemişlerdir. O ne güzel Mevlâ’dır ve ne iyi yardımcıdır. “en-Nasîr” (النَّصِيرُ) mâni olan ve yardım eden demektir. Allah, düşmanlarına karşı onlara yardım eder ve düşmanlarına engel olur. Sizin mevlânızdır O mealindeki beyan, tıpkı bir kölenin efendisi için “Bu onun mevlâsıdır ve efendisidir” denildiği gibi “O sizin Rabb’iniz ve efendinizdir” anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Peygamber size şahitlik etsin, siz de insanlara şahitlik edesiniz meâlindeki beyan peygamber size tebliğ ettiğine dair şahitlik etsin, siz de peygamberlerin insanlara tebliğ ettiğine şahitlik edesiniz şeklinde de açıklanabihr.

      Ebû Avsece Onlar Allah’ı gereği gibi tanımadılar meâlindeki beyanı açıklarken şöyle der: Allah’ı gereği gibi tanımadılar. Arap dilinde “mâ kader tüke hakka kadrike” (مَا قَدَرْتُكَ حَقَّ قَدْرِكَ) denir ki mânası şudur: Seni gereği gibi tanımadım. Derler ki burada ve başka yerlerde “el-harac” (حَرَجٍ) darlık anlamına gelir. Kelimenin, “Artık bu hususta kalbinde bir sıkıntı olmasm” beyanında olduğu gibi “şüphe” anlamına geldiği de söylenmiştir. Sıkıntı şüpheden kaynaklanır. İnsan bir şeyden şüphelenirse sıkıntı duyar. Ebû Muâz der ki: “el-Harac” kelimesini aslı, Arap lisanında dalları birbirine geçmiş dikenh ağaç demektir. Kelimenin tekili “harace” dir. Bu kökten gelen ve Selem ağacının dikeni anlamına gelen “haracetü selem” (حَرَجَةُ سَلَمٍ) tabiri kullanılır.

      Sizi O seçti. Yani sizi tercih etti. İbn Mesûd ve Übeyy’in mushafına göre âyet “hüve ictebâküm ve semmâkümu 1-müslimîne min kablü ve fî hâzâ” (هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَسَمَّاكُمُ الْمُسْلِمِينَ مِنْ قَبْلُ وَفِي هَٰذَا) şeklindedir. Mânası ise şöyle olur: Sizi O seçti ve size daha önce ve bunda müslümanlar adını verdi. Bu kırâat, “Size müslümanlar adını verdi”, meâlindeki beyanı Allah isim verdi diye yorumlayanları teyit eder.

      Bazıları O size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi meâlindeki beyanı şöyle açıklamıştır: Allah bu ümmete darda kaldıklarında içinde ruhsat olmayan hiçbir şeyi farz kılmamıştır. Meselâ suyu bulamadığın zaman teyemmüm edersin, hasta olduğun zaman oturarak ve yan yatarak namaz kılarsın, hasta olduğun zaman oruç tutmazsın vb. başka ruhsatlar söz konusudur. Kısacası ruhsatı olmayan hiçbir fariza yoktur. Bundan önce böyle bir durum söz konusu değildi. Bu söz Mukâtil b. Hayyân’a aittir. Katâde ise O size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi meâlindeki cümlede geçen “haraç” (حَرَجٍ) kelimesini darlık şeklinde açıklamıştır. Katâde şöyle demiştir: Bu ümmete sadece peygambere verilen üç şey verilmiştir. Peygambere “Git! Sana sıkıntı yok” deniyordu. Yüce Allah bu ümmete, O size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi demiştir. Peygambere “Sen kavmine şahitsin” deniyordu. Allah Teâlâ bu ümmete insanlara şahitlik edesiniz ifadesini kullanıyor. Hz. Peygambere de “İste, sana verilsin” deniyordu. Allah Teâlâ bu ümmete “Bana dua edin; duanızı kabul edeyim” buyurmuştur.

      En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Câhidû (جَاهِدُوا) / Cihâdihî (جِهَادِهِ)

        Kelimenin kökü, Arapça "c-h-d" (جهد) harflerine dayanmaktadır ve mufâale babından türeyen emir (câhidû) ile masdar/isim (cihâd) formları bir arada kullanılmıştır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "zorluk, meşakkat, takatin ve gücün son sınırına kadar çabalamak, bedensel ve ruhsal olarak kapasiteyi zorlamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cihad" kavramının sıradan bir çaba olmadığını; insanın görünür düşmana, şeytana veya kendi içindeki süfli arzulara (nefse) karşı var gücüyle direnmesi, bu uğurda eziyete katlanması olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemindeki bedevi savaş kültürü (gazu/yağma) ile Kur'an'ın cihad anlayışı arasındaki o devasa teolojik kopuşu bu ayet üzerinden okur. Izutsu'ya göre bedevi, kabilesinin şanını yüceltmek ve ganimet elde etmek için savaşırken; Kur'an, cihadın yönünü ve niyetini "fîllâh" (Allah uğrunda/O'nun zatı için) tamlamasıyla tamamen değiştirir. Eylem dünyevi bir şiddet olmaktan çıkar, mutlak hakikati yeryüzünde hakim kılmak için verilen ontolojik ve ahlaki bir mücadeleye dönüşür. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Hakkıyla/layıkıyla cihad edin" (hakka cihâdihî) vurgusunun fıkhî ve psikolojik ağırlığına dikkat çeker. Öztürk'e göre bu ifade, inananlardan beklenen çabanın yarım yamalak, boş zamanlarda yapılan bir aktivite değil; insanın tüm varoluşsal enerjisini, malını ve canını tereddütsüz bir şekilde ilahi projeye adaması (hakkını vermesi) gerektiğini mühürleyen mutlak bir seferberlik ilanıdır.

        İctebâküm (اجْتَبَاكُمْ)

        Etimolojik olarak Arapça "c-b-y" (جبي) kökünden, ifti'al babında türeyen mazi (geçmiş zaman) fiile, muhatap çoğul zamirinin (küm/sizi) eklenmesiyle oluşmuştur. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "suyu bir havuzda toplamak, dağınık olanı bir araya getirmek, tahsil etmek ve seçmek" olduğunu belirtir. Vergi toplayan kişiye de etimolojik olarak "câbî" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "ictibâ" kavramının; Allah'ın bir kulu veya topluluğu, onların içindeki saf ve değerli özü görerek, kalabalıkların içinden özenle "çekip çıkarması, seçmesi ve kendi özel koruması/hizmeti altına alması" olduğunu açıklar. Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi derinliğe odaklanır. Cündioğlu'na göre, "O sizi seçti" (hüvectebâküm) ifadesi, ağır cihad emrinin hemen ardından gelerek muazzam bir psikolojik telafi (teodise) yaratır. Çekilen zorluklar ve meşakkatler (cihad), sıradan bir eziyet değil; bizzat mutlak irade tarafından koskoca evrende "özenle seçilmiş ve toplanmış" (ictibâ) olmanın o asil, ontolojik faturasıdır. Seçilen kişi, yükünden şikayet etmez.

        Haracin (حَرَجٍ)

        Kelimenin kökü, Arapça "h-r-c" (حرج) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "daralmak, sıkışmak, içinden çıkılmaz hale gelmek, ağaçların birbirine girip geçit vermemesi ve tıkanıklık" olduğunu belirtir. Günaha da ruhu daralttığı için "harec" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "harec" kavramının dinde insana takatinin üzerinde yüklenen, onun hayatını yaşanmaz kılan ve fıtratını boğan her türlü mantıksız zorluk ve darlık olduğunu aktarır. Patricia Crone, "Dinde size hiçbir zorluk/darlık kılmadı" (ve mâ ceale aleyküm fîd dîni min haracin) ifadesinin Geç Antik Çağ teolojisindeki polemik işlevine dikkat çeker. Crone'a göre Kur'an, bu kelimeyle özellikle Hristiyan ruhbanlığının bedeni ezen aşırı çileciliğine (asceticism) ve Yahudi şeriatının o son derece katı, dar ve detaycı kurallarına (koşer vb.) karşı ontolojik bir reddiye sunar. İslam, insan fıtratını sıkıştıran bir "harec" (dar geçit) değil, hayatın doğal akışıyla uyumlu, geniş ve yaşanabilir bir yoldur. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fıkhî bağlamda bu kelimenin, İslam hukukunun temel prensibi olan "zorluğu giderme ve kolaylaştırma" (teysîr) ilkesinin dilbilimsel temeli ve anayasası olduğunu vurgular.

        Millete (مِلَّةَ)

        Etimolojik olarak "m-l-l" (ملل) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "ateşin içine kül basmak, bir şeyi tekrar tekrar yapmak, bir yolda sürekli yürümek ve dikte etmek" olduğunu belirtir. Sürekli yürünen ve iz bırakılan yola "millet" denilir. Râgıb el-İsfahânî, millet kavramının "din" kelimesiyle eş anlamlı gibi görünse de ince bir fark taşıdığını; dinin Allah'a nispetle var olan ilahi kurallar bütünü, milletin ise peygamberin önderliğinde toplumun o kuralları pratiğe dökerek üzerinde yürüdüğü "inanç ve yaşam yolu/geleneği" olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin evrimini inceleyerek; Aramice ve Süryanicedeki "mellthâ" (söz, kelam, din) kelimesiyle birebir bağlantılı olduğunu, Kur'an'ın bu terimi belli bir peygamberin (İbrahim'in) etrafında şekillenen evrensel monoteistik geleneği tanımlamak için kullandığını aktarır.

        İbrâhîme (إِبْرَاهِيمَ)

        Arapça kökenli olmayan, özel bir isimdir. El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça olmadığını (muarreb), kadim ve yabancı bir isim (a'cemî) olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, ismin etimolojik kökeninin İbranice/Aramice "Abraham" (çokluğun/milletlerin babası) kelimesine dayandığını ve Geç Antik Çağ'da Ortadoğu'nun ortak hafızasında en büyük dini ata olarak bilindiğini kesin delillerle ortaya koyar. Angelika Neuwirth, İbrahim isminin Kur'an teolojisindeki (özellikle Mekke döneminin sonları ve Medine dönemindeki) stratejik inşasına odaklanır. Neuwirth'e göre Yahudiler ve Hristiyanlar kendi dinlerinin orijinalliğini savunurken; Kur'an, tartışmayı Musa'dan ve İsa'dan çok daha geriye, her iki dinin de atasının dayandığı o en saf, en pürüzsüz tevhidin köküne (İbrahim'in milletine) götürür. İbrahim, Kur'an'da kurumsal dinlerin tahrifatından uzak, mutlak "hanif" (saf yöneliş) modelinin ontolojik ve tarihsel prototipidir.

        Semmâküm (سَمَّاكُمُ)

        Kelimenin kökü, Arapça "s-m-v" (سمو) harflerine dayanmaktadır ve tef'il babından türeyen mazi fiile muhatap zamirinin eklenmesiyle oluşmuştur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yükseklik, üstünlük, yücelik ve başın üstünde olan" olduğunu belirtir. Bir nesneye veya kişiye isim (ism) verilmesi, onu isimsizlerin o belirsiz aşağılığından kurtarıp, ona yüksek bir "alamet/kimlik" kazandırmasından dolayıdır. Râgıb el-İsfahânî, "tesmiye" (isim verme) eyleminin sadece çağırmak için bir etiket yapıştırmak olmadığını; o ismin taşıdığı manayı, fıtratı ve misyonu o kişinin varlığına ontolojik olarak "giydirmek" olduğunu açıklar.

        el-Müslimîne (الْمُسْلِمِينَ)

        Etimolojik olarak Arapça "s-l-m" (سلم) kökünden, if'al babında türeyen ism-i failin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "her türlü maddi ve manevi hastalıktan, kusurdan, tehlikeden uzak olmak; barış, güvenlik ve boyun eğerek teslim olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "islam" kavramının, kişinin kendi kibrini, itirazlarını ve şahsi iradesini bırakarak, Allah'ın mutlak iradesine içsel bir sükunetle (güven içinde) ve kayıtsız şartsız teslim olması (inkiyad) olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, Cahiliye ahlakındaki o inatçı "asabiyet" ve boyun eğmeme (kibir) kültürü ile İslam kavramı arasındaki devasa çatışmayı analiz eder. Izutsu'ya göre "Müslim", aklını veya onurunu yitirmiş bir köle değil; evrendeki mutlak hakikati idrak edip, sahte dünyevi efendilere isyan eden ve sadece Yaratıcı'nın otoritesi karşısında eğilerek kendi özgürlüğünü inşa eden sarsılmaz bir teslimiyetin adıdır. Gabriel Said Reynolds, "O sizi Müslümanlar olarak isimlendirdi" (hüve semmâkümül müslimîn) cümlesindeki tarihsel ve teolojik aidiyete dikkat çeker. Reynolds'a göre, bu isimlendirmeyi yapanın İbrahim (veya Allah) olması, İslam'ın 7. yüzyılda Arabistan'da aniden ortaya çıkmış yeni ve kopuk bir din olmadığını; köklerinin tarihin en derinliklerindeki o saf monoteizme dayandığını ilan eden muazzam bir kimlik inşasıdır.

        Şehîden (شَهِيدًا) / Şuhedâe (شُهَدَاءَ)

        Her iki kelime de Arapça "ş-h-d" (شهد) kökünden türemiştir; ilki tekil, ikincisi çoğuldur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir olaya bizzat hazır bulunmak, gözle görmek, kesin bilgi sahibi olmak ve bu bilgiyi açıkça beyan ederek tanıklık etmek" olduğunu belirtir. Görünmeyen ve gizli olanın (gayb) mutlak zıddıdır (şehadet). Râgıb el-İsfahânî, "şahit" kavramının, hakikati sadece zihnen bilmekle yetinmeyen, onu eylemleriyle, sözleriyle ve gerekirse canıyla (şehit) dış dünyaya ispatlayan, hakikatin bedensel temsilcisi olan kişi olduğunu açıklar. Dücane Cündioğlu, ayetin kurgusundaki "Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için" (liyekûner resûlü şehîden aleyküm ve tekûnû şuhedâe alen nâsi) şeklindeki o hiyerarşik ve felsefi şahitlik zincirini analiz eder. Cündioğlu'na göre şahitlik, sıradan bir mahkeme tanıklığı değildir. Peygamber, yaşantısıyla vahyin nasıl ete kemiğe bürüneceğini ümmete gösteren (şahitlik eden) bir modeldir; ümmet de kendi ahlakı, adaleti ve eylemleriyle bütün bir insanlığa karşı ilahi hakikatin varlığını ispatlamak zorunda olan evrensel bir "rol modeldir" (şahitler). Bu, ağır bir ontolojik ve sosyolojik sorumluluktur.

        Ekîmû (فَأَقِيمُوا)

        Kelimenin kökeni, Arapça "k-v-m" (قوم) harflerine dayanmaktadır ve if'al babından türeyen emir fiilidir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "doğrulmak, ayağa kalkmak, dikilmek, eğriliği düzeltmek ve bir şeyi sarsılmaz şekilde ayakta tutmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ikâme" eyleminin, bir nesneyi yere düşmekten veya çökmekten koruyarak onu sürekli ve sapasağlam bir vaziyette tutmak olduğunu açıklar. Kur'an, namazı sadece "kılın" (sallû) demez, onu "ikame edin" (ayağa kaldırın/ayakta tutun) der.

        es-Salâte (الصَّلَاةَ)

        Etimolojik olarak "s-l-v" (صلو) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ateşte ısıtmak, ateşe yönelmek, birini desteklemek, övmek ve dua etmek" olduğunu belirtir. Eğri sopanın ateşte ısıtılarak düzeltilmesine etimolojik olarak bu kökten dolayı işaret edilir; namaz da insanın ruhundaki eğrilikleri düzelten bir eylemdir. Arthur Jeffery, kelimenin evrimini inceleyerek; Aramice ve Süryanicedeki "slôthâ" (ayin, dua, eğilmek) kelimesinden doğrudan Arapçaya geçtiğini belirtir. Patricia Crone, namazın "ikame edilmesi" (ayağa kaldırılması) emrinin, sadece bireysel bir ritüeli değil; inananların ortak bir zaman ve mekan bilinciyle bir araya gelerek tevhidin yeryüzündeki o sarsılmaz fiziksel ve toplumsal direğini (kurumsal dini) inşa etmelerini temsil ettiğini vurgular.

        Âtû (وَآتُوا)

        Bu fiil, Arapça "e-t-y" (أتي) kökünden if'al babında türeyen emir kipidir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "gelmek, bir şeye ulaşmak, kolaylıkla varmak ve bir şeyi başkasına vermek/lütfetmek" olduğunu belirtir. Zekatın "verilmesi" için sıradan bir ödeme fiili değil de "ita" fiilinin seçilmesi, bu eylemin zorlanarak değil, gönül hoşluğuyla, hediye eder gibi ve ilahi bir lütfun aktarımı şeklinde yapılması gerektiğini gösterir.

        ez-Zekâte (الزَّكَاةَ)

        Kelimenin kökü, Arapça "z-k-v" (زكو) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "artmak, çoğalmak, bereketlenmek, büyümek ve her türlü kirden arınmak/temizlik" olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Aramicedeki "zâkhûthâ" (arınma, saflık, doğruluk, sadaka) kelimesinden Arapçaya geçtiğini ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, fıkhî ve etimolojik bağlamda zekat kelimesinin muazzam bir paradoks (zıtlık) barındırdığını aktarır: Fiziksel olarak maldan bir miktar eksiltilir; ancak kelimenin kökündeki "z-k-v" (artma/büyüme) manası gereği, o eksiltme işlemi aslında malın bereketini artıran, kişiyi bencillik kirinden arındıran ve toplumsal refahı "büyüten" mutlak bir metafiziksel ve sosyolojik yatırımdır.

        İ'tasımû (وَاعْتَصِمُوا)

        Etimolojik olarak Arapça "a-s-m" (عصم) kökünden, ifti'al babında türeyen bir emir fiilidir. İbn Fâris, bu kökün asıl ve en somut anlamının "korumak, engellemek, muhafaza etmek, bir şeye sımsıkı sarılmak ve tutunmak" olduğunu belirtir. Dağ keçisinin ayaklarındaki o kaymayı engelleyen güçlü toynaklara veya insanı düşmekten koruyan ipe/kulpa "ısmet" denilmesi bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "i'tisam" kavramının, uçurumun kenarında veya şiddetli bir fırtınanın ortasında kalmış birinin, hayatta kalmak için sarsılmaz, kopmaz bir ipe (kurtuluş kulpuna) bütün gücüyle, umutla ve tereddütsüzce sarılması durumu olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Allah'a sımsıkı sarılın" (va'tasımû billâhi) emrinin barındırdığı felsefi yoğunluğa odaklanır. Kılıç'a göre, dünyadaki çelişkiler, inkarcıların saldırıları ve şeytanın şüpheleri devasa bir fırtına gibidir. İnsanın kendi zayıf aklıyla (da'f) bu fırtınada ayakta kalması imkansızdır. İ'tisam eylemi, insanın kendi acziyetini kabul ederek, varlığın yegane sabit noktasına (Allah'a) ontolojik bir can havliyle tutunmasını, O'nun himayesine sığınmasını ifade eden muazzam bir teslimiyet ve korunma talebidir.

        Mevlâküm (مَوْلَاكُمْ)

        Kelimenin kökeni, Arapça "v-l-y" (ولي) harflerine dayanmaktadır ve sonuna muhatap zamiri (küm/sizin) bitişmiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "iki şeyin arasında hiçbir boşluk, aracı veya yabancı unsur bulunmayacak şekilde yan yana gelmesi, bitişiklik, yakınlık, dostluk ve otorite" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mevlâ" kavramının hem koruyup gözeten mutlak efendi/otorite anlamına geldiğini hem de kuluna şahdamarından daha yakın olan, onu yalnız bırakmayan eşsiz bir dost olduğunu açıklar.

        en-Nasîr (النَّصِيرُ)

        Bu kelime, Arapça "n-s-r" (نصر) kökünden türeyen ve mübalağa bildiren bir sıfattır (sıfat-ı müşebbehe). İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "arka çıkmak, zayıfı korumak, zulüm görene destek olmak ve düşmana karşı mutlak bir kuvvetle yardım etmek" olduğunu belirtir. Yağmurun toprağa can vermesine de etimolojik olarak bu kökten dolayı "nasar" denilir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin "O ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır" (feni'mel mevlâ ve ni'men nasîr) şeklindeki o görkemli kapanışının (fasılasının) edebi ve psikolojik zirvesini analiz eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre; cihad gibi meşakkatli bir emirle başlayan, şahitlik gibi ağır bir sorumluluk yükleyen, namaz ve zekat gibi disiplinler talep eden bu uzun ve yorucu ayet; inanan insanı o yükün altında ezilmiş halde bırakmaz. Cümle, Allah'ın insanla arasına hiçbir mesafe koymayan sıcak "yakınlığı" (Mevlâ) ve ona her cephede arka çıkan mutlak "desteği" (Nasîr) ile son bularak, tüm o zorlukları ilahi bir sevgi ve güven zırhıyla kaplayan kusursuz bir teolojik teselliyle mühürlenir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X