لَيُدْخِلَنَّهُمْ مُدْخَلاً يَرْضَوْنَهُۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَعَل۪يمٌ حَل۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 59. Ayet
Daralt
X
-
Allah mutlaka onları hoşnut olacakları bir yere koyacaktır. Kuşkusuz Allah hakkıyla bilendir, halimdir.
Allah mutlaka onları hoşnut olacakları bir yere koyacaktır. “Hoşnut olunacak yer” de cennettir. Her mizaç ve her akıl ondan hoşnut olacaktır. Kuşkusuz Allah hakkıyla bilendir, halimdir. Bilendir: Düşmanlarının dostlarına neler yaptıklarını ya da kendisinin dostlarına neler yaptığını bilendir. Halimdir; Çünkü düşmanlarından intikamını almayı ertelemiştir. Düşmanlarından dostlarına yaptıkları (düşmanlığı) fiiliyata geçirdikleri esnada intikam almamıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Leyüdhılennehüm (لَيُدْخِلَنَّهُم)
Kökü Arapça "d-h-l" (دخل) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, temel anlamın "bir şeyin içine girmek, nüfuz etmek ve dışarının (haric) mutlak zıddı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, if'al babındaki "idhâl" eyleminin, birini bir mekana veya duruma iradeli bir şekilde sokmak, dahil etmek ve yerleştirmek olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin başındaki pekiştirme "lam"ı ve sonundaki şeddeli "nun" harfinin (leyüdhılennehüm) gramatik ağırlığına dikkat çeker. Öztürk'e göre bu ağır tekit (pekiştirme) formu, yurtlarından sürülen (muhacir) ve Allah yolunda canlarını verenlerin nihai ödül alanına sokulacaklarına dair sarsılmaz, şüphesiz ve mutlak bir ilahi garantidir.
Müdhalen (مُّدْخَلًا)
Etimolojik olarak fiille aynı "d-h-l" (دخل) kökünden türeyen bir ism-i mekan veya masdar mimîdir. İbn Fâris, bu formun "girilecek yer, giriş kapısı veya bizzat girme eyleminin kendisi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ayette nekra (belirsiz) formda kullanılmasının, bu giriş yerinin veya makamının sıradan bir mekan olmadığını, insanın zihinsel tasavvurunu aşan büyüklükte ve yücelikte bir yer olduğunu aktarır. Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi boyutuna odaklanır. Cündioğlu'na göre "müdhal" salt fiziksel bir kapı veya coğrafi bir mekan (cennet bahçesi) olmanın ötesinde; inancı uğruna yurdundan zorla çıkarılan (ihrac edilen) insanın, evrende yeniden ve sonsuza dek kabul gördüğü, dışlanmışlığın tamamen bittiği o mutlak ontolojik ve psikolojik "kabul ediliş/içeri alınış" makamıdır.
Yerdavnehü (يَرْضَوْنَهُ)
Kelimenin kökü, Arapça "r-d-y" (رضي) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi gönül hoşluğuyla kabul etmek, öfkenin ve itirazın (sahat) zıddı olarak tatmin olmak ve sevinmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rıza" kavramının insanın kendi payına düşeni içsel bir sükunet ve hazla kabullenmesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde rıza kavramını incelerken; bunun sadece verilen ödülü beğenmek olmadığını, kulun iradesiyle ilahi iradenin pürüzsüz bir şekilde örtüşmesi, hiçbir eksiklik hissi bırakmayan varoluşsal bir tam tatmin hali olduğunu vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiilin (yerdavnehü / ondan razı olurlar) psikolojik bir telafi olduğuna dikkat çeker. Dünyadaki evlerini, yurtlarını seve seve değil, baskıyla bırakmak zorunda kalanların yaşayabileceği tüm nostaljik acılar ve kayıplar; ahirette içine girecekleri o yeni makamın (müdhal) kusursuzluğu ve onların doğasına tam uygunluğu (rıza) sayesinde silinip gidecektir.
Alîmün (عَلِيمٌ)
Etimolojik olarak "a-l-m" (علم) kökünden türeyen sıfat-ı müşebbehe veya mübalağalı ism-i faildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi diğerlerinden ayıran alamet, iz ve kesin idrak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Alîm" sıfatının Allah'a nispet edildiğinde; nesnelerin ve olayların sadece dış yüzünü değil, insanın niyetini, iç dünyasını ve gizli kalmış her detayını zamandan bağımsız olarak ihata eden mutlak bilgi olduğunu açıklar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin ayetteki bağlamına değinerek, Allah'ın "Alîm" olmasının, hicret edenlerin, mallarını terk edenlerin ve canlarını verenlerin o eşsiz samimiyetlerini, çektikleri gizli acıları ve niyetlerinin saflığını eksiksiz bir şekilde bildiğini mühürleyen fıkhî ve teolojik bir güvence olduğunu aktarır.
Halîmün (حَلِيمٌ)
Kelimenin kökeni, Arapça "h-l-m" (حلم) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "aceleciliğin, öfkenin ve taşkınlığın zıddı olarak sükunet, ağırbaşlılık, tahammül ve affedicilik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hilm" kavramının, cezalandırmaya gücü yettiği halde gazabını tutmak, acele etmemek ve aklı duygulara (öfkeye) galip kılmak olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Cahiliye ahlakı ile Kur'an arasındaki en büyük anlamsal kırılmalardan birinin bu kelime etrafında yaşandığını vurgular. Izutsu'ya göre Cahiliye toplumunda en yaygın hastalık kör ve fevri öfke olan "cehl" (cehalet) idi; bunun mutlak zıddı ise medeni, sabırlı ve kendini kontrol edebilen "hilm" erdemiydi. Kur'an, Allah'ı "Halîm" olarak niteleyerek, O'nun gücünün fevri bir kabile tanrısı gibi yıkıcı olmadığını, aksine mutlak bir merhamet ve sükunet barındırdığını gösterir. Angelika Neuwirth, ayetin "Alîm" (mutlak bilen) ve "Halîm" (mutlak şefkatli/sabırlı) sıfatlarıyla yan yana bitirilmesinin teolojik dengesine odaklanır. Neuwirth'e göre Allah, kullarının zaaflarını ve günahlarını bütün çıplaklığıyla "bilir" (Alîm), ancak bu mutlak bilgi hemen cezalandırıcı bir öfkeye dönüşmez; "Halîm" sıfatı devreye girerek onlara mühlet verir, tahammül eder ve kusurlarını örter. Bu kapanış, ilahi adaletin merhametle nasıl dizginlendiğini gösteren kusursuz bir edebi mühürdür.
Yorum
Yorum