Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 50. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 50. Ayet

    فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lehum maġfiratun verizkun kerîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar için bağışlanma ve çok değerli nimetler vardır.

      İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar için günahları ve maiyetleri için bağışlanma ve çok değerli nimetler vardır. Bazıları “rızk” (رِزْقٌ) kelimesinin kerîm (كَرِيمٌ) diye nitelenmesini şöyle açıklamışlardır. Çünkü bu rızkın verildiği ve bahşedildiği kimseler, onurlandırılırlar ve değerleri yükseltilir. Bazıları da şöyle demiştir: “Rızk” kelimesine kerîm sıfatının getirilmesi, kerîmin yanında ihtiyaçların karşılandığı kişi olmasındandır. Rızık da böyledir. Söz konusu rızka erişen ve onu elde eden kimsenin yanında ihtiyaçlar giderilir. Bundan dolayı o rızka kerîm denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âmenû (آمَنُوا)

        Kelimenin kökeni Arapça "e-m-n" (أمن) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "korku ve endişenin zıddı olarak sükunet bulmak, güvenmek, kalbin yatışması ve emniyette olmak" olduğunu belirtir. İnsanın güvende hissettiği yere "me'men", güvenilir kişiye "emîn" denilmesi de bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, iman kavramının hem kişinin mutlak otoriteye (Allah'a) güvenmesi hem de Allah'ın sağladığı emniyet alanına (huzura) girmesi anlamına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç semantiğinde iman kelimesini Cahiliye dönemi ahlakıyla karşılaştırır. Izutsu'ya göre bedevi toplumunda güven (emniyet) kılıçla ve kabile asabiyetiyle sağlanırken; Kur'an bu kelimeyi tamamen içsel, ahlaki ve ontolojik bir boyuta taşıyarak, insanın yeryüzündeki tek gerçek güvenlik alanının Allah'a duyulan sarsılmaz güven (iman) olduğunu ilan eder. Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetteki bağlamında epistemolojik bir okuma yapar; "âmenû" fiili, salt bir şeyin varlığını kabul etmek (tasdik) değil, o hakikate varoluşsal olarak yaslanmak, kalbin tüm şüphelerden arınarak "sükunet" bulmasıdır.

        Amilû (عَمِلُوا)

        Bu fiil, Arapça "a-m-l" (عمل) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir işi yapmak, bir amaç doğrultusunda çaba sarf etmek ve üretmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Arapçada genel olarak herhangi bir hareketi ifade eden "fiil" kelimesi ile "amel" kavramı arasındaki keskin ayrımı açıklar. İsfahânî'ye göre amel; idrak sahibi bir varlığın bilinçli, kasıtlı ve belirli bir hedefe yönelik olarak gerçekleştirdiği şuurlu eylemlerdir; bu yüzden rüzgarın esmesine fiil denirken, insanın inşa etmesine amel denir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette "iman ettiler" (âmenû) fiilinin hemen ardından kopmaz bir bağla (ve) "amel ettiler" (amilû) fiilinin gelmesinin teolojik zorunluluğuna dikkat çeker. Öztürk'e göre Kur'an felsefesinde iman, eyleme (amele) dönüşmediği sürece zihinsel bir soyutlama olarak kalır; amel, imanın dış dünyada görünür hale gelmiş ve toplumsal gerçekliğe dönüşmüş (somutlaşmış) kanıtıdır.

        es-Sâlihâti (الصَّالِحَاتِ)

        Kelimenin kökü, "s-l-h" (صلح) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bozukluğun, yıkımın ve fesadın mutlak zıddı olarak; iyi, düzgün, faydalı ve onarılmış olmak" olduğunu belirtir. Sulh (barış) kelimesi de çatışmanın onarılması mantığından doğar. Râgıb el-İsfahânî, "sâlih" kavramının hem bireyin kendi ahlaki bütünlüğünü hem de eylemin toplumsal faydasını kapsadığını, fıtrata ve ilahi düzene en uygun hal olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an etiğinde bu kelimenin yapısal işlevini incelerken; "sâlihât"ın (salih amellerin) sadece dini ritüeller (namaz/oruç) olmadığını, yeryüzündeki her türlü ahlaki çürümeyi, zulmü ve bozulmayı (fesadı) durdurmaya yönelik proaktif, yapıcı ve onarıcı tüm insani eylemleri kapsadığını vurgular. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette bu kelimenin çoğul ve belirli (es-sâlihât) formda kullanılmasının, inananların sadece tek bir iyilikle yetinmeyip, hayatın her alanında ahlaki bir onarım (ıslah) sürecini kesintisiz olarak sürdürmeleri gerektiğini dilbilimsel olarak kanıtladığını aktarır.

        Magfiratün (مَّغْفِرَةٌ)

        Etimolojik olarak Arapça "g-f-r" (غفر) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl ve en somut anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, onu gizlemek ve korumak" olduğunu belirtir. Savaşçının başını darbelerden koruyan ve örten demir başlığa da bu yüzden "miğfer" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "mağfiret" kavramının teolojik karşılığını muazzam bir anatomi metaforuyla açıklar: Nasıl ki miğfer fiziksel bedeni ölümcül darbeden koruyorsa, ilahi mağfiret de insanın işlediği günahların üzerini örterek onu ahiretteki azabın (ateşin) yıkıcı darbesinden koruyan ontolojik ve manevi bir zırhtır. Allah günahı sadece silmez, onun üzerini şefkatle "örter". Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayetteki nekra (belirsiz) formuna dikkat çeker; "mağfiretün" şeklindeki kullanım, bu örtmenin sıradan bir bağışlanma olmadığını, tasavvur edilemez büyüklükte, insanın tüm kusurlarını yutan ve onu tertemiz kılan mutlak, sonsuz ve kapsayıcı bir ilahi lütuf olduğunu gösterir.

        Rızkun (رِزْقٌ)

        Kelimenin kökeni "r-z-k" (رزق) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "canlılara sürekli ve düzenli olarak verilen pay, nasip, bağış ve yaşamı sürdürmeyi sağlayan her türlü fayda" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rızık kavramının sadece yiyecek ve içecek gibi maddi gıdalarla sınırlı olmadığını, Allah'ın kuluna lütfettiği ilim, ahlak, huzur ve manevi feyz gibi tüm uhrevi bağışları da kapsadığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki köklerini incelerken, Orta Farsça (Pehlevice) "rôçik" (günlük erzak) kelimesiyle olan bağını ve Süryanice üzerinden Arapçaya "günlük pay/tayin" anlamında geçip daha sonra evrensel bir ilahi bağış kavramına dönüştüğünü aktarır. Patricia Crone, İslam öncesi bedevi toplumunun kıtlık ve varoluşsal endişe üzerine kurulu sosyolojisini hatırlatarak; Kur'an'ın "rızık" kavramını ahiret ödülü (cennet nimetleri) olarak sunmasının, bedevinin zihnindeki o sürekli "aç kalma ve tükenme" korkusunu ebedi bir güvenceyle (garantiyle) değiştiren devrimci bir teolojik vaat olduğunu ifade eder.

        Kerîm (كَرِيمٌ)

        Bu kelimenin kökü, Arapça "k-r-m" (كرم) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "özü itibariyle değerli, asil, yüce, cömert ve her türlü bayağılığın/cimriliğin (lü'm) mutlak zıddı" olduğunu belirtir. Çok ürün veren verimli toprağa veya üzüm bağına da cömertliğinden ötürü "kerm" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "kerîm" sıfatının, bir şeyin kendi cinsleri arasında en üstün, en saf ve en kusursuz niteliklere sahip olması durumunu tanımladığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Cahiliye ahlakındaki "kerem" anlayışı ile Kur'an arasındaki çatışmayı analiz eder. Izutsu'ya göre bedevi toplumunda kerem; şan ve şöhret kazanmak için panayırlarda develeri kesip dağıtmak, kibre dayalı bir kan asaleti ve gösterişçi bir cömertlikti. Kur'an, bu kelimenin içindeki kibri boşaltır ve onu ilahi lütfun, karşılıksız ve sonsuz güzelliğin bir sıfatına dönüştürür. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda rızkın (ödülün/nimetin) niceliğinden ziyade niteliğine odaklanıldığını belirtir. Kılıç'a göre "rızkun kerîm" (kerim/asil rızık) tamlaması, inananlara verilecek ödülün sadece karın doyuran bir meta değil; estetik açıdan kusursuz, onurlandırıcı, insana saygı duyan ve varoluşsal bir zarafet taşıyan "soylu" bir nimet olduğunu dilbilimsel olarak mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X