Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 44. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 44. Ayet

    وَاَصْحَابُ مَدْيَنَۚ وَكُذِّبَ مُوسٰى فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِر۪ينَ ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veas-hâbu medyen(e)(s) vekużżibe mûsâ feemleytu lilkâfirîne śümme eḣażtuhum(s) fekeyfe kâne nekîr(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      42. Şayet seni yalancılıkla itham ediyorlarsa bilesin ki senden önce Nuh, Âd ve Semûd kavimleri,

      43. İbrahim’in kavmi, Lût’un kavmi

      44. ve Medyen halkı da (peygamberlerinin bildirdiklerini) yalan saymışlardı. Aynı şekilde Mûsâ da yalancılıkla itham edilmişti. Ben ise o inkârcılara biraz süre tanıdım ve sonra onları kıskıvrak yakaladım. Hadlerini bildirişim nasıldı bir bilsen!

      Şayet seni yalancılıkla itham ediyorlarsa bilesin ki senden önce Nuh, Âd ve Semûd kavimleri, İbrahim’in kavmi, Lût’un kavmi ve Medyen halkı da (peygamberlerinin bildirdiklerini) yalan saymışlardı. Bu ifade iki türlü açıklanabilir. Birincisi: Şayet onlara yeryüzüne hâkim kılınacakları, din üze re sabit bırakılacakları konusunda verdiğin haber, söylediğin sözler ve onlara cennet vâdetmen gibi konularda seni yalancılıkla itham ediyorlarsa senden önceki ümmetler de kendilerine haber verdikleri ya da zafer vâdettikleri konularda ve buna benzer söyledikleri sözlerde peygamberlerini yalanlamışlardı. Âyetin, şayet seni peygamberlik konusunda ve Allah’tan verdiğin haberlerde yalancılıkla itham ediyorlarsa anlamına gelmesi de mümkündür. Allah Teâlâ peygamberine sabretmesini tavsiye etmekte ve (ona şöyle demektedir:) İnsanlar arasında sen ilk yalancılıkla itham edilen kişi değilsin. Fakat senden önceki kavimler peygamberlik davasında peygamberlerini yalancılıkla itham ettiler. Şu İlâhî beyanda da bu husus ifade edilmiştir: “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini kuvvetlendireceğimiz bilgilerin her birini sana anlatıyoruz”.

      Ben ise o inkârcılara biraz süre tanıdım ve sonra onları kıskıvrak yakaladım. Hadlerini bildirişim nasıldı bir bilsen! Yani Allah Teâlâ peygamberlerini yalancılıkla itham eden bir kavmi yalanladıkları vakitte (hemen) cezalandırmamıştır. Aksine onlara süre tanımıştır ki azabın gecikmesine aldanıp da yalanlamaları ve inatları artsın. İşte o zaman kıskıvrak yakalanmışlar ve yalanlama sebebiyle cezalandırılmışlardır. Bu Allah Teâlanm onlara dair verdiği haberdir. Tıpkı şu ilâhı beyanda belirtildiği gibi: “Allah bizi bu söylediklerimizden dolayı cezalandırsa ya!”.

      Hasan-ı Basrî der ki: Allah Teâlâ hiçbir kavmi ilk yalanlama esnasında helâk etmemiştir. Fakat onlara nesilden nesle, kavimden kavme, bir peygamberden diğerine süre tanımış, inkâr ettikleri anda onların iman etmediklerini fiilen bilince onları helâk etmiştir; çünkü onların inanmadıklarına dair ezelî ilmi fülen ortaya çıkmış ve imtihan edilmelerine dair bilgi gerçekleşmiştir. Her ne kadar ezelde içlerinden kimin iman edeceğini ve kimin de etmeyeceğini bilse de. Tıpkı şu ilâhı beyanda belirtildiği gibi: “Zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım”. Allah’ın zatında gizli olan bilgi insanlar nezdinde de böylece ortaya çıkmış olmaktadır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 3938

        #4
        Ashâbü (أَصْحَابُ)

        Kelimenin kökeni Arapça "s-h-b" (صحب) harflerine dayanmaktadır ve "sâhib" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye yakın olmak, onunla yan yana bulunmak, eşlik etmek, korumak ve ayrılmamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sahâbet" (birliktelik/arkadaşlık) kavramının sadece fiziksel bir yan yana duruş olmadığını; ideolojik, zamansal veya mekansal olarak bir şeye sıkıca bağlanmayı ve ona mensup olmayı ifade ettiğini açıklar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin ayette "Ashâb-ı Medyen" (Medyen halkı) formunda bir izafet (tamlama) olarak kullanılmasının, bu topluluğun sadece o coğrafyada yaşayan sıradan insanlar olmadığını; o bölgenin kaderini, ahlaki yozlaşmasını ve ideolojik kibrini ortaklaşa "sahiplenen", eylemlerinde tam bir suç ortaklığı (birliktelik) içinde olan homojen bir sosyolojik blok olduğunu dilbilimsel olarak kanıtladığını aktarır.

        Medyene (مَدْيَنَ)

        Özel bir isim ve coğrafi bir bölge adıdır. El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça kökenli olmadığını, Arapçalaştırılmış (muarreb) kadim ve yabancı (A'cemî) bir kelime olduğunu kati olarak belirtir ve onu Arapça köklerden (örneğin "d-y-n" kökünden) türetmeye çalışan geleneksel filologların yaklaşımını reddeder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik haritasını çıkararak, "Madyan" (Medyen) isminin köken itibariyle İbranice ve Aramice/Süryanice metinlerde Kuzeybatı Arabistan'da yaşayan güçlü bir göçebe/ticari konfederasyonu tanımlamak için kullanıldığını belirtir. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu kadim Kitab-ı Mukaddes (Biblical) coğrafyasını ve ismini Mekke muhataplarının ufkuna taşımasının tesadüf olmadığını ifade eder. Reynolds'a göre Medyen, Hz. Şuayb'ın uyarılarına rağmen ticari ahlaksızlık ve kibir yüzünden helak edilen, antik dönemin en bilinen "çökmüş ticaret merkezi" prototipidir ve Kur'an bu kelime üzerinden ticaretle övünen Mekkeli kureyşlilere doğrudan bir tarihsel ayna tutmaktadır.

        Küzzibe (كُذِّبَ)

        Kelimenin kökü, Arapça "k-z-b" (كذب) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "doğrunun ve gerçeğin (sıdk) tam zıddı olarak, olanı biteni gerçeğe aykırı bir şekilde bildirmek, uydurmak ve yalan söylemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sıradan bir yalan olmadığını, "tekzib" eyleminin getirilen kesin bir hakikati kasten, inatla ve iftira atarak reddetmek olduğunu açıklar. Ayette fiilin meçhul/edilgen (küzzibe / yalanlandı) formunda kullanılması son derece dikkat çekicidir. Dücane Cündioğlu, bir önceki ayetteki "yalanladılar" (kezzebet) etken fiillerinden sonra burada "Musa da yalanlandı" (küzzibe Mûsâ) şeklinde edilgen bir kurguya geçilmesinin estetik ve tarihsel bir kopuşu ifade ettiğini belirtir. Cündioğlu'na göre bu edilgen yapı, yalanlamanın failini (Firavun ve elitlerini) dilde bile anmaya değer görmeyen, yalanlanan elçinin (Musa'nın) o ağır ve trajik yalnızlığını doğrudan merkeze alan sarsıcı bir gramatik tercihtir. Toshihiko Izutsu, bu fiilin taşıdığı epistemolojik isyana odaklanarak, tekzibin sadece bir fikri kabul etmemek değil, peygamberin varoluşsal statüsünü "hiçleme" (invalidation) girişimi olduğunu vurgular.

        Mûsâ (مُوسَىٰ)

        Özel bir isim olan Musa kelimesinin etimolojisi, dilbilimciler ve müsteşrikler arasında derinlemesine incelenmiştir. El-Cevâlîkî, ismin kesinlikle saf Arapça olmadığını, muarreb (yabancı kökenli) olduğunu belirtir. Klasik tefsirler onu Kıpti dilinde "su" (mu) ve "ağaç/kamış" (sa) kelimelerinin birleşimi olarak açıklasa da modern filoloji farklı bir kök bulur. Arthur Jeffery, kelimenin doğrudan İbranice "Moshe" isminden Arapçaya geçtiğini, İbranice kökeninin de Mısır dilindeki "m-s" (çocuk, oğul veya doğurulmuş - Ramses/Ra-m-ses isminde olduğu gibi) kelimesine dayandığını aktarır. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın Musa figürüne atfettiği merkezi role dikkat çeker. Geç Antik Çağ'ın en büyük kurtarıcı ve yasa koyucu figürü olan Musa'nın da, o devasa mucizelerine rağmen kendi muhatapları (Firavun) tarafından "yalanlanmış" (küzzibe) olması, Mekkeli müşriklerin direnci karşısında Hz. Muhammed'e sunulan en güçlü tarihsel ve teolojik destektir.

        Emleytü (أَمْلَيْتُ)

        Bu fiil, Arapça "m-l-v" (ملو) kökünden türemiştir. İbn Fâris, kökün asıl anlamının "zamanın uzaması, bir süre boyunca beklemek, mühlet vermek, ipi gevşetmek ve ertelemek" olduğunu belirtir. Gündüz ve gece gibi birbirini izleyen uzun zaman dilimlerine de "melevân" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "imlâ" kavramının, Allah'ın günahkara ve inkarcıya anında ceza vermeyip, onun ömrünü uzatması, nimetler içinde yaşatması ve böylece kişinin azgınlıkta en uç noktaya kadar gitmesine "fırsat (mühlet) tanıması" olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin taşıdığı bu teolojik dehşete dikkat çeker. Öztürk'e göre Allah'ın "mühlet verdim" (emleytü) fiili, zalimlerin dünyevi başarılarının veya zenginliklerinin ilahi bir onay veya acziyet olmadığını; tam aksine, bu durumun ilahi cezanın şiddetini artırmak için atılmış "ontolojik bir pusu", fıkhî bir süre tanıma ve ipi sonuna kadar gevşetme stratejisi (istidrac) olduğunu ifade eden sarsıcı bir kavramdır.

        el-Kâfirîne (لِلْكَافِرِينَ)

        Etimolojik olarak "k-f-r" (كفر) kökünden türeyen ism-i failin (etken ortaç) çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün en somut ve asıl anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek, üzerini tamamen kapatmak" olduğunu belirtir. Tohumu toprağın altına gizlediği için çiftçiye, karanlığıyla eşyayı örttüğü için geceye de etimolojik olarak "kâfir" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin dini terminolojideki evrimini açıklayarak; ilahi hakikatin, nimetin ve tevhidin üzerini kasten, inatla ve bilinçli bir şekilde örtbas eden (nankörlük yapan) kişiye "kâfir" denildiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde bu kelimenin sadece soyut bir "inançsızlık" değil, aynı zamanda mutlak bir "nankörlük" ve fıtrata yapılmış aktif bir ihanet olduğunu vurgular. İnkarcılara hemen ceza verilmeyip mühlet (emleytü) tanınması, onların bu "örtme/nankörlük" eylemlerinin tüm evren tarafından şahit olunacak bir doygunluğa ulaşması içindir.

        Ehaztühüm (أَخَذْتُهُمْ)

        Kelimenin kökü, Arapça "e-h-z" (أخذ) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi şiddetle kavramak, hapsetmek, pençesine almak, yakalamak ve kuşatmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eyleminin Allah'a nispet edildiğinde, kaçışı imkansız olan, aniden bastıran, tüm savunma mekanizmalarını felç eden mutlak ve ezici bir ilahi derdest etme/cezalandırma eylemi olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin ritmik ve fonetik (sesbilimsel) kurgusundaki o muazzam zıtlığa odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, "mühlet verdim/ipi gevşettim" (emleytü) kelimesindeki o yumuşak, uzun ve rahatlatıcı ses dizilimi; hemen ardından gelen ve sert/patlayıcı harflerden oluşan "yakaladım/kıskıvrak aldım" (ehaztühüm) kelimesiyle aniden kesilir. Zihinde yaratılan rehavet, ilahi pençenin o sert ve fonetik kıskacıyla bir anda parçalanır; kelimenin sesi, cezanın bizzat kendisine (ontolojik şiddetine) dönüşür.

        Nekîr (نَكِيرِ)

        Etimolojik olarak Arapça "n-k-r" (نكر) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bilmemek, tanımamak, yadırgamak ve alışılmışın dışında/korkunç olanı inkar etmek" olduğunu belirtir. İnsanın fıtratına, aklına ve gözüne yabancı gelen her şeye bu kökten dolayı "münker" veya "nekîr" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "nekîr" kavramının ayette ilahi bir ceza türü olarak zikredildiğini, bu cezanın sıradan bir acı olmadığını; cezalandırılan toplumun veya kişinin durumunu, suretini ve varlığını o kadar korkunç ve köklü bir şekilde değiştirdiğini ki, geriye kalan enkazın görenler tarafından "tanınamaz" ve yadırganır bir hale geldiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonundaki "Nasılmış benim inkarım/cezalandırmam!" (fekeyfe kâne nekîr) sorusunun taşıdığı felsefi anlama dikkat çeker. Kılıç'a göre bu kelime salt bir işkenceyi değil, ontolojik bir "reddedilişi" temsil eder. İnkarcılar hakikati "tanımadıkları/inkar ettikleri" (tekzib) için, Allah da onların varlığını yeryüzünden silerek, onları tarihin çöplüğünde "tanınmaz/bilinmez" (nekîr) bir hiçliğe mahkum ederek mukabelede bulunmuştur. Etimolojik kusursuzluk, inkarın aynı kökten gelen bir ilahi inkarla (nekîr) cezalandırılmasında gizlidir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X