Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 17. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالصَّابِـ۪ٔينَ وَالنَّصَارٰى وَالْمَجُوسَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۗ اِنَّ اللّٰهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne âmenû velleżîne hâdû ve-ssâbi-îne ve-nnasârâ velmecûse velleżîne eşrakû inna(A)llâhe yefsilu beynehum yevme-lkiyâme(ti)(c) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in şehîd(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Gerçek şu ki, iman edenler, yahudiliği benimseyenler, Sabiîler, hıristiyanlar, Mecûsîler ve şirke sapanların her biri hakkındaki hükmünü Allah kıyâmet günü verecektir. Şüphesiz Allah her şeye tanıktır.

      Gerçek şu ki, iman edenler, yahudiliği benimseyenler, Sâbiîler, hıristiyanlar, Mecûsîler ve şirke sapanlarm ...Bilginler Sâbiîler hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Kelâm âlimlerine göre Sâbiîler Seneviyye’dir Müfessirlere göre ise meleklere tapanlardır. Bunların görüşlerini Mâide sûresinde belirtmiştik. Daha önce belirttiğimiz için şimdi burada ele almıyoruz

      Şirke sapanlar. Bunların Arap müşrikleri olduğu söylenmiştir, onlar putlara tapıyorlardı.

      Her biri hakkındaki hükmünü Allah kıyâmet günü verecektir. Aralarındaki hükmünü verecektir meâlindeki cümlenin, dünyada ihtilafa düştükleri için Allah kıyâmet günü aralarındaki hükmü verecektir mânasına gelmesi muhtemel olabihr. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Yahudiler, ‘Hıristiyanlar hiçbir gerçeğe dayanmıyor’ dediler; hıristiyanlar da ‘Yahudiler hiçbir gerçeğe dayanmıyor’ dediler”. Bu ifadenin ardından yüce Allah ayrılığa düştükleri konularda kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir diyor. Bunun mânası, kıyâmet günü aralarında hükmünü verecektir, yani kıyâmet günü aralarında hükmedecektir demektir. Kıyâmet günü aralarının ayırtedilmesi bu âyette belirtilen hükmetmedir. Âyetin Allah kıyâmet günü aralarını makam açısından ayıracaktır, mânasına gelmesi de muhtemeldir. Buna göre yüce Allah şunları cennete onları da cehenneme gönderecektir. Aralarını ayırmanın anlamı budur. “Yefsılü” fiilinin onlara hakkı batıldan ayırarak beyan edecektir mânasına gelmesi de ihtimal dâhilindedir. Bunun amacı da onların tümünün hakkı kabul etmesi ve ona inanmasıdır. Fakat bu o gün kendilerine hiçbir fayda vermez.

      Şüphesiz Allah her şeye amellerine, fiillerine, ikrarlarına, sözlerine ve onlardan sadır olan her şeye tanıktır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âmenû (آمَنُوا)

        Kelimenin kökü Arapça "e-m-n" (أمن) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının nefsin yatışması, korku ve endişenin yerini güvenin alması, sükunet bulmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramının kalbin tasdikiyle ilahi hakikate güven duymak olduğunu ifade eder. Ancak bu ayetin özel bağlamında İsfahânî, "âmenû" (iman edenler) ifadesinin sadece psikolojik bir inanç durumunu değil, İslam dinini kabul eden ve Hz. Muhammed'in getirdiği mesaja tabi olan spesifik "Müslüman" topluluğunu, diğer tarihi dini gruplardan ayırt edici bir isim (alem) olarak tanımladığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal alanını sosyolojik bir perspektifle incelerken bu ayrıma dikkat çeker. Izutsu'ya göre ayetteki "âmenû" kelimesi, Yahudiler, Hristiyanlar, Sabiiler ve Mecusilerle yan yana zikredilerek, inancın içsel boyutundan ziyade sosyal ve teolojik bir kimlik inşasını temsil eder; Kur'an burada yeryüzündeki dini coğrafyanın sosyolojik bir haritasını çizerken Müslümanları bu kavramla kategorize etmektedir.

        Hâdû (هَادُوا)

        Kelimenin kökeni "h-v-d" (هود) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yumuşaklıkla geri dönmek, tövbe etmek ve sükunet bulmak" olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Kur'an'daki kullanımının, Hz. Musa'nın "Biz sana yöneldik/döndük (hudnâ)" şeklindeki duasına dayandığını ve zamanla Yahudileri tanımlayan teolojik bir kavrama dönüştüğünü belirtir. Ancak modern dilbilim ve müsteşrikler bu etimolojik yaklaşıma farklı bir pencereden bakar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça "tövbe etmek" kökünden türediği fikrine karşı çıkarak, "hâdû" eyleminin ve "Yehûd" isminin doğrudan Aramice ve Süryanicedeki "Yāhūdāyē" (Yahuda kabilesine mensup olanlar) kelimesinden Arapçaya geçmiş bir alıntı (loanword) olduğunu iddia eder. Jeffery'ye göre kelime etnik/bölgesel bir isimlendirmedir, dini "tövbe" anlamı Arapçada bu isme sonradan giydirilmiş etimolojik bir kılıftır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, her iki görüşü de harmanlayarak, kelimenin köken olarak İsrailoğullarının dördüncü oğlu Yahuda'ya dayanan tarihi ve etnik bir isim olduğunu, ancak Arap dilinin yapısı gereği fiil formunda ("hâdû" / Yahudileşenler) kullanılarak dini bir kimliği tanımlayacak şekilde Araplaştırıldığını aktarır.

        es-Sâbiîne (الصَّابِئِينَ)

        Etimolojik olarak "s-b-e" (صبأ) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin ortaya çıkması, belirmesi, bir dinden çıkıp başka bir dine girmek" olduğunu belirtir. Dişleri yeni çıkan çocuk veya gökte yeni beliren yıldız için de bu kök kullanılır. El-Cevâlîkî, Arap dilindeki yabancı kelimeleri incelerken, Arapların kendi atalarının dininden sapan kişileri tanımlamak için bu kelimeyi (sâbiî) kullandıklarını aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni hakkında kapsamlı bir analiz yaparak, terimin saf Arapça olmadığını, kökeninin Süryanice veya Manden (Mandaic) dilindeki "ṣābbaee" (vaftiz edenler, suya dalanlar) kelimesine dayandığını savunur. Jeffery'ye göre bu kelime, Güney Irak'ta yaşayan ve sık sık boy abdesti alan (vaftiz olan) Mandean tarikatını tanımlamak için Geç Antik Çağ'da kullanılmıştır. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu grubu diğer büyük dinlerle birlikte zikretmesinin, metnin Geç Antik Çağ'ın zengin ve karmaşık dini mezhepler haritasına (sectarian milieu) ne kadar hakim olduğunu gösteren teolojik bir veri olduğunu vurgular. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Sabiilerin kimliği konusunda İslam alimleri arasındaki tartışmalara yer vererek, kelimenin etimolojik "yıldız gibi belirmek" veya "dinden dönmek" anlamından yola çıkılarak Harranlı yıldız tapıcıları mı yoksa vaftizci Mandeanlar mı oldukları konusundaki tarihsel belirsizliği dilbilimsel köklerle analiz eder.

        en-Nesârâ (النَّصَارَى)

        Kelime, "n-s-r" (نصر) kökünden türeyen çoğul bir formdur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yardım etmek, destek olmak ve zayıfı korumak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Hristiyanlara bu ismin verilmesinin etimolojik kökeni hakkında iki ana görüş sunar: Birincisi, Hz. İsa'nın havarilerinin "Biz Allah'ın yardımcılarıyız (ensârullah)" demelerinden dolayı bu ismi aldıkları teolojik görüşüdür. İkincisi ise Hz. İsa'nın memleketi olan Nasıra (Nazareth) kasabasına nispetle isimlendirildikleri şeklindeki coğrafi görüştür. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça "yardım" kökünden türetilmesi çabasını zorlama bularak, terimin Süryanicedeki "Nāṣrāyē" (Nasıralılar) kelimesinin doğrudan Arapçalaşmış hali olduğunu iddia eder. Jeffery'ye göre bu isim, Arap yarımadasındaki ve Suriye'deki Süryani kiliseleriyle temas halindeki Arapların Hristiyanları tanımlamak için kullandıkları ortak Sami lügatinin bir parçasıdır. Patricia Crone, Kur'an'ın "Mesihiyyûn" (Hristiyanlar) gibi daha evrensel bir terim yerine ısrarla "Nesârâ" terimini kullanmasının, o dönemde Hicaz ve Suriye bölgesinde etkili olan ve köklerini Yahudi-Hristiyan (Judeo-Christian) geleneğinden alan spesifik bir mezhepsel dokuya işaret ettiğini savunur.

        el-Mecûse (الْمَجُوسَ)

        Bu kelime, Arapça olmayan ve sonradan dile girmiş yabancı kökenli (muarreb) bir isimdir, kök harfleri "m-c-s" (مجوس) olarak kabul edilir. El-Cevâlîkî, "Mecûs" kelimesinin saf Farsça kökenli olduğunu ve Araplar tarafından Fars inancına mensup kişileri (Zerdüştleri) tanımlamak için dillerine uyarlandığını kesin bir dille aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik yolculuğunu detaylandırarak, Eski Farsçadaki "maguš" (Zerdüşt din adamı/rahip sınıfı) kelimesinin önce Süryaniceye "mgūshē" şeklinde, oradan da İslam öncesi dönemde Arapçaya "mecûs" olarak geçtiğini belirtir. Bu kelime Kur'an'da yalnızca bu ayette, tek bir kez geçmektedir. Theodor Nöldeke, bu kelimenin İslam öncesi Arap şiirinde de bilindiğini, Arapların düalist (ışık ve karanlık/Ahura Mazda ve Ehrimen) inanca sahip olan ve ateşi kutsal sayan Sasani İmparatorluğu'nun resmi dinini bu kelimeyle tanımladıklarını doğrular. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'ın yeryüzündeki inanç sistemlerini sayarken bu yabancı kökenli kelimeyi kullanarak Zerdüştlüğü de ilahi mahkemenin (fasl) muhatabı olan müstakil bir dini kategori olarak tescillediğini ifade eder.

        Eşrekû (أَشْرَكُوا)

        Kelimenin kökü Arapça "ş-r-k" (شرك) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi paylaşmak, ortak olmak, iki veya daha fazla unsuru birbirine katmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şirk" kavramını, Allah'ın zatında, sıfatlarında veya fiillerinde (özellikle ibadette ve otoritede) O'na eş, denk ve ortak koşmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç ve inkar semantiğinde şirk kavramını, tevhîd (birlik) ilkesinin mutlak ve en uzlaşılmaz felsefi antitezi olarak inceler. Bu ayetin sosyolojik bağlamında Izutsu, "eşrekû" (şirk koşanlar) kelimesiyle Mekkeli politeistlerin (putperestlerin) kastedildiğini belirtir. İlginç olan, ayetin sıralamasında müşriklerin, Ehl-i Kitap (Yahudi ve Hristiyanlar) ve diğer vahye dayalı olduğu düşünülen köklü dinlerden (Sabiiler, Mecusiler) ayrılarak en sona, tamamen farklı ve kendi içinde tutarsız bir inanç grubu olarak yerleştirilmesidir.

        Yefsilu (يَفْصِلُ)

        Bu fiil, "f-s-l" (فصل) kökünden türemiştir. İbn Fâris, kelimenin asıl anlamının "birbirine bitişik olan iki şeyi birbirinden ayırmak, aralarına sınır koymak ve mesafeyi belirginleştirmek" olduğunu aktarır. Büyüyen çocuğun anne sütünden kesilmesi (fıtam) de bu kökle ifade edilir. Râgıb el-İsfahânî, "fasl" kavramının yargı ve hüküm bağlamındaki kullanımına dikkat çeker. İsfahânî'ye göre yargıda "fasl", hak ile batılı, zalim ile mazlumu, doğru inanç ile sapkınlığı hiçbir şüpheye ve belirsizliğe mahal bırakmayacak şekilde bıçak gibi birbirinden ayırmak ve nihai kararı vermektir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki teolojik ve eskatolojik (ahiret bilimi) işlevini analiz eder. Öztürk'e göre, yeryüzünde asırlardır birbiriyle çatışan, her birinin kendi hakikatini mutlaklaştırdığı bu altı farklı dini grubun (Müslümanlar, Yahudiler, Sabiiler, Hristiyanlar, Mecusiler ve Müşrikler) aralarındaki teolojik ihtilaf, dünyevi bir mahkemede çözülemeyecektir. "Yefsilu" fiili, bu dinler arası devasa kaosu ve kimin haklı kimin haksız olduğu tartışmasını, mutlak bilginin tecelli edeceği Kıyamet günündeki "ilahi hakemliğe" erteleyen ve ayrıştıran ontolojik bir kararlılığı ifade eder.

        Şehîd (شَهِيدٌ)

        Kelimenin kökeni, Arapça "ş-h-d" (شهد) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "hazır bulunmak, bir olaya bizzat tanıklık etmek, yakinen bilmek ve gözlemlemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şehadet" kavramının hem göz (basar) hem de kalp (basiret) ile bir gerçeği kesin olarak bilmek ve ona tanık olmak anlamına geldiğini açıklar. Kelimenin "şehîd" formu, mübalağa (yoğunluk/süreklilik) bildiren sıfat-ı müşebbehe veznindedir. Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetin sonundaki mühürleyici (fasıla) rolüne dikkat çeker. Cündioğlu'na göre, Allah'ın her şeye "şehîd" (mutlak ve sürekli tanık) olması, önceki fiil olan "yefsilu" (kesin hüküm verme/ayrıştırma) eyleminin epistemolojik garantisidir. Farklı din mensupları arasındaki o nihai yargılama rastgele veya dışsal kanıtlara dayalı bir hüküm değil; her bir grubun kalbindekini, niyetini, tarihsel eylemini ve inancının içyüzünü anbean bizzat izlemiş olan ilahi bir "tanıklığın" (şehîd) sarsılmaz doğruluğuyla gerçekleşecektir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X