Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hûd Sûresi, 120. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hûd Sûresi, 120. Ayet

    وَكُلاًّ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِه۪ فُؤٰادَكَۚ وَجَٓاءَكَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekullen nekussu ‘aleyke min enbâ-i-rrusuli mâ nuśebbitu bihi fu-âdek(e)(c) vecâeke fî hâżihi-lhakku vemev’izatun veżikrâ lilmu/minîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbini kuvvetlendireceğimiz bilgilerin her birini sana anlatıyoruz. Bunlarda sana gerçeğin bilgisi, müminlere de bir öğüt ve bir uyarı ulaşıyor.

      Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbini kuvvetlendireceğimiz bilgilerin her birini sana anlatıyoruz. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ayetin tefsiri şöyledir: Sana anlattığımız şeylerin hepsi, yahut peygamberlerin haberlerinden sana, birinin peşinden öbürü gelecek şekilde teker teker anlattığımız haberler, senin kalbini kuvvetlendirmemiz içindir.

      Senin kalbini kuvvetlendirmemiz için mealindeki beyan, farklı manalara gelebilir. Birincisi, muhtemeldir ki Hz. Peygamber (s.a.), kendisine gelen vahiylere veya getirenin melek mi olduğu yoksa şeytanın dürtüsü ve vesvesesi mi olduğuna dair içine şüphe düşmüştü, kendi kendine bu konuda kendisiyle tartışıyordu. Cenab-ı Hak da, kendisine indirilen ayetlerin ve onları getirenin Allah tarafından görevlendirilmiş melek olduğunu anlaması için Rabb'i ile kendisi arasında bir işaret olsun diye peygamberlerin haberlerinden bazılarını ona anlatıyordu. Bu ayet, Hz. Peygamber'in (s.a.) içindeki şüphe ve tereddütleri gidermek için gelmişti; çünkü bu haberleri şeytanın bilmesi ve sonra onları kendisine bildirmesi mümkün değildi, onun gücü buna yetmezdi. Dolayısıyla ayet, Restllullah'ın (s.a.) kalbini teskin ve tatmin etmek için gelmişti. Nitekim Hz. İbrahim'in (s.a.) de buna benzer bir hali vardı: "İbrahim 'Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster!' deyince, Rabb'i 'Yoksa inanmıyor musun?' demişti. O 'Hayır inanıyorum' cevabını verdi". Cenab-ı Hakk'ın ölüleri nasıl dirilteceği konusunda Hz. İbrahim'in nefsi de kendisinde kuşku uyandırmıştı. Her ne kadar Allah'ın ölüleri dirilteceğine ve O'nun buna kadir olduğuna inanıyor idiyse de, kalbinin tam kanaat getirmesi için Rabb'inden onu kendisine göstermesini istemişti.

      İkincisi, Cenab-ı Hak Hz. Peygambere, kalbinin kuvvetlenmesi, kavmine karşı nasıl davranacağını bilmesi için peygamberlerin haberlerini kendisine anlattı; kendisinin de diğer peygamberler gibi sabretmesi ve onların kavimlerine karşı nasıl davrandıklarını bilerek kendisinin de onlar gibi davranması için, peygamberlerin kendi kavimlerinden neler gördüklerini, insanların eziyetlerine nasıl sabrettiklerini tek tek anlattı. Kalbini kuvvetlendirmemiz için mealindeki beyan muhtemelen, Hz. Peygamber'in her haberi tek tek görmesi, üzerinde düşünmesi ve haberdeki incelikleri anlaması onun kalbini kuvvetlendirecektir manasına da gelebilir. Nitekim bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "İnkarcılar, 'Kur'an ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!' diyorlar. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu uygun aralıklarla parça parça gönderdik". Ayetleri tek tek, sure sure indirdi, bu ise onun kalbini bütün olarak indirmekten daha çok güçlendirir. Çünkü bütün olarak indirdiğinde kulağı ve kalbi dolar, izdihama maruz kalır, fakat parça parça geldiğinde her biri üzerinde düşünür, bu ise onun kalbini ve gönlünü daha çok güçlendirir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bunlarda sana gerçeğin bilgisi geliyor. Bazıları bunlarda anlamındaki "fi hazihi" (فِي هَذِهِ) kelimesine, Allanın sana anlattığı bu haberlerde, sana gerçeğin bilgisi gelmektedir, diye mana verdi. Bizim de söylediğimiz budur. Bazıları da şöyle söyledi: Bunlarda sana geldi, yani bu surede sana gerçek olan geldi. Bu da az önce söylendiği gibi haberleri tek tek indirmesine işaret etmektedir. Bazıları ise şunları söyledi: Bunlarda sana gerçeğin bilgisi geldi, yani bu dünyada senin peygamberliğinin ve dininin gerçek olduğunu gösteren ayetler, deliller ve kanıtlar geldi. Müminlere de bir öğüt ve bir uyan ulaşıyor. Yani kavmine vereceğin öğüt ve müminlere yapacağın uyarı geliyor. Müminlere de bir öğüt ve bir uyarı ulaşıyor mealindeki cümleyi Cenab-ı Hak müminlere tahsis etmiştir; çünkü öğüdün ve uyarının faydasını ancak mümin olanlar görür. Yoksa o, herkes için bir öğüt ve uyarıdır.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Küllen (كُلًّا)

        Kök: k-l-l. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi çepeçevre kuşatmak, toplamak ve bütünü kapsamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küll" kelimesinin bir bütünün tüm parçalarını ifade eden şümullü bir kavram olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin anlatılan peygamber kıssalarının sadece seçilmiş fragmanlar olmadığını, peygamberin ihtiyaç duyduğu tarihsel tecrübenin "tamamını" ve özünü kapsadığını gösteren bir vurgu olduğunu analiz eder.

        Nekussu (نَقُصُّ)

        Kök: k-s-s. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir izi adım adım takip etmek" ve "bir şeyi keserek parçalara ayırmak" olduğunu belirtir. Olayları aktarmaya "kass" denilmesi, anlatıcının tarihsel gerçekliğin izini hassasiyetle sürmesi nedeniyledir. Râgıb el-İsfahânî, "nekussu" fiilinin, anlatılan kıssanın gerçeğe tam uygun olduğunu ve tarihsel silsilenin hiçbir ayrıntısı atlanmadan aktarıldığını ifade ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın bilgi aktarım sisteminde (vahiy) "ilahi tarihin insan diline tercümesi" olarak tahlil eder. Angelika Neuwirth, geçmişi "bugüne taşıma" ve onu güncel bir teselli/uyarı aracına dönüştürme stratejisi olarak bu eylemin önemine dikkat çeker.

        Enbâi (أَنْبَاءِ)

        Kök: n-b-e. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin ortaya çıkıp belirginleşmesi ve önemli bir haber" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nebe" kelimesinin sıradan bir duyum değil, yalan ihtimalinden uzak, içinde büyük bir fayda barındıran "hayati bilgi" olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, "enbâ" kavramını metafiziksel bir bilgi iletimi olarak tanımlar; geçmiş medeniyetlerin serüvenleri salt bir kronoloji değil, teolojik bir yük taşıyan "kutsal haberler"dir.

        Er-Rusuli (الرُّسُلِ)

        Kök: r-s-l. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi serbest bırakmak, peş peşe göndermek ve akışını sağlamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "resul" kelimesinin ilahi bir mesajı (risalet) iletmek üzere özel olarak görevlendirilen elçileri nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, diğer peygamberlerin hayatlarının Hz. Muhammed'e aktarılmasının, tevhid mücadelesinin tarihsel bir süreklilik (sünnetullah) içinde olduğunu gösterme gayesi taşıdığını analiz eder.

        Nusebbitu (نُثَبِّتُ)

        Kök: s-b-t. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin devamlılığı, istikrarı, yerinden oynamaması ve sağlamlık" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tesbît" eyleminin zihinsel ve ruhsal sarsıntıyı (şüphe ve korkuyu) gidererek kişiyi inancında sabit kılmak olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin peygamberin kalbindeki teolojik bir şüpheyi değil, müşriklerin ağır baskıları karşısında yaşadığı "psikolojik yıpranmayı" tedavi eden ve direncini artıran ilahi bir müdahale olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, tesbiti ontolojik bir "zemin sağlamlaştırması" olarak görür; vahiy, peygamberin varoluşsal eksenini sarsılmaz kılar.

        Fuâdeke (فُؤَادَكَ)

        Kök: f-e-d. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kavurmak, ateşin bir şeyi ısıtarak etkilemesi" olduğunu belirtir. Kalbe "fuâd" denmesi, onun dış uyaranlardan ve duygulardan çok çabuk etkilenmesi (yanması/heyecanlanması) sebebiyledir. Râgıb el-İsfahânî, kalbin alevlenmiş, idrak ve duyguyla yoğunlaşmış haline fuad denildiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'da "kalb" ile "fuad" arasındaki semantik farka dikkat çeker; fuad, kalbin daha hassas, dış etkilere, acıya ve üzüntüye daha açık olan en derin duyuş merkezidir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin peygamberin iç dünyasında kopan fırtınaları ve yaşadığı yoğun ıstırabı resmettiğini, ilahi tesellinin tam da bu "yanan merkeze" (fuad) nüfuz ettiğini analiz eder.

        El-Hakku (الْحَقُّ)

        Kök: h-k-k. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin doğruluğu, sabit olması, gereklilik ve inkar edilemez kesinlik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hak kavramını "bir şeyin vakıaya/gerçeğe mutlak uygunluğu" olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, hakkı Kur'an'ın epistemolojisinde ve ontolojisinde batılın (yokluk/sahtelik) tam zıddı; sarsılmaz ilahi gerçeklik olarak tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, hakkı "varoluşun ilahi sabitesi" olarak görür; bu ayette "hak" kelimesinin gelmesi, peygambere anlatılan kıssaların mitolojik kurgular değil, tarihin en çıplak ve mutlak gerçekleri olduğunu mühürler.

        Mev'ızatun (مَوْعِظَةٌ)

        Kök: v-ayn-z. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "birini sakındırmak, kalbi yumuşatacak ve kötülükten alıkoyacak şekilde uyarmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mev'ıza" kavramının iyiliğe teşvik ederken sonuçların vahametini hatırlatarak kalbe dokunan etkili söz olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, mev'ızanın sadece entelektüel bir bilgi aktarımı değil, muhatabın duygu dünyasını harekete geçiren, onu ahlaki bir içgörüye (farkındalığa) sevk eden pedagojik bir ihtar olduğunu analiz eder.

        Zikrâ (ذِكْرَىٰ)

        Kök: z-k-r. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi anmak, muhafaza etmek ve dille telaffuz etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zikrâ" kavramının gafletin ve unutkanlığın mutlak zıddı olduğunu, hakikatin kalpte sürekli uyanık tutulmasını ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, zikri Kur'an dindarlığının ana eylemi olarak tanımlar; bu, unutturucu dünya hayatı karşısında insanın asli ahdini ve ilahi yasaları aktif bilince çağırma (retrieval) sürecidir.

        Lil'mu'minîn (لِلْمُؤْمِنِينَ)

        Kök: e-m-n. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "nefsin sükunete ermesi, korkunun yokluğu ve güven" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramını kişinin ilahi hakikati tasdik ederek ontolojik bir emniyet alanına girmesi olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonunda "müminler için" kısıtlamasının (tahsis) getirilmesini tahlil eder; kıssaların içerdiği hak, mev'ıza ve zikrâ (öğüt ve hatırlatma) ancak kalbinde bu hakikati kabule hazır bir zemin (iman) bulunan aktif özneler için işlevseldir. Kafirlerin inatlaşan kalpleri bu ilahi uyarıcılardan hiçbir feyiz alamaz.

        Yorum

        İşleniyor...
        X