Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hûd Sûresi, 34. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hûd Sûresi, 34. Ayet

    وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْح۪ٓي اِنْ اَرَدْتُ اَنْ اَنْصَحَ لَكُمْ اِنْ كَانَ اللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يُغْوِيَكُمْۜ هُوَ رَبُّكُمْ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ yenfe’ukum nushî in eradtu en ensaha lekum in kâna(A)llâhu yurîdu en yuġviyekum(c) huve rabbukum ve-ileyhi turce’ûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Eğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez. O sizin Rabb'inizdir ve O'na döndürüleceksiniz!

      Eğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şudur: Eğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse, benim duam sizi kurtarmaya yetmez. Sonra bunun ne zaman olacağı konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Eğer sizin azgınlardan olmanız Allah'ın hükmü ise, size azap geldiği zaman benim öğüdümün size faydası olmaz. Bazıları da şöyle dedi: Eğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez, yani eğer Allah size cehennem ateşinde azap etmeyi dilemişse, benim öğüdüm size fayda vermez. Buradaki "ğayy" (الْغَيُّ) kelimesi azap demektir. Nitekim bir ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Bunlar elbette azgınlıklarının cezasını bulacaklardır". Yani cehennem azabını göreceklerdir. Bize göre durum, ayette söylendiği gibidir; eğer Allah bir milletin ebediyen azgınlık içinde olmasını dilemişse, onlar ebediyen azgınlık içinde kalırlar. İşin aslı da şudur: Cenab-ı Hak ezeli ilmiyle azgınlığı ve sapıklığı tercih edeceğini bildiği kimseyi azgınlık içinde bırakmayı, sapıklığı tercih edeceğini bildiği kimseyi de dalalet içinde bırakmayı irade buyurur. Çünkü Allah'ın ilminde azgınlığı ve sapıklığı tercih eden kimse, O'nun düşmanlığını tercih etmektedir. Kendisine düşmanlığı seçeceğini bildiği biri için Cenab-ı Hakk'ın hidayeti irade buyurması caiz değildir. Çünkü kendisine düşmanlık yolunu seçen birine dost olmaya çalışan insanın bu durumu ancak onun zayıflığını gösterir. İşte ayet-i kerime de, azgınlığı ve dalaleti seçeceğini bildiği birine Cenab-ı Hakk'ın hidayeti dilemeyeceğine işaret etmektedir.

      Sonra azgınlığın, sapkınlığın ve dalaletin Allah'a nispet edilmesinde iki anlam vardır. Birincisi, Allah bu fiili onlarda azgınlık, sapkınlık ve dalalet olarak yarattı. Çünkü onların fiilleri, azgınlık ve sapkınlık fiilleridir. İkincisi, Allah onları rezil etmiştir, onları muvaffak etmeyecek, doğruyu göstermeyecek, hatalardan kurtarmayacak ve doğru yolu göstermeyecektir. Bu bakımdan O'nun fiili, Allah'a nisbetle yasaklanıncaya kadar kötülenen bir fiil değildir. Yaratılanlara nisbeti açısından ise, kötülemeye konu olur, çünkü onların fiili bizzat azgınlık ve sapıklık fiilidir. Böylece onlar bu yerilmeyi hak etmişlerdir. Yaratılanın azgınlığı, insanları ona çağırmak veya onu emretmektir. Bu yerilmiş bir fiildir, bundan dolayı onlar da yerilirler. Bu açıdan o Allah'tan değildir, az önce sözünü ettiğimiz iki anlama göredir.

      Eğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez mealindeki beyan, bir şartın başka bir şarta bağlı olduğuna işaret etmektedir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Yenfe'ukum (يَنفَعُكُمْ)

        İbn Fâris, nun-fe-ayn kökünün asıl manasının zarar (durr) kavramının zıddı olarak artış, büyüme, bereket ve fayda olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nef'" kavramını, bir şeyin hayır ve iyilik getiren bir hale ulaşması ve muhataba somut bir katkı sağlaması olarak tanımlar. Kelimenin Kur'an'daki semantik değerini tahlil eden Toshihiko Izutsu, "fayda" ve "zarar" (nef' ve durr) ikilisinin İslam öncesinde tamamen dünyevi ve kabilevi güç dengelerine bağlıyken; Kur'an'da bu güçlerin insanın elinden alınarak tamamen ilahi iradenin tasarrufuna bağlandığını ifade eder. Ayetteki "size fayda vermez" ifadesi, peygamberin insani çabasının ilahi takdir karşısındaki sınırlılığını vurgulayan teolojik bir tespittir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımının, hidayet ve dalalet süreçlerinde asıl belirleyicinin beşeri sözler değil, varoluşun mutlak kaynağı olduğunu muhataba hatırlattığını belirtir.

        Nushî (نُصْحِي) ve Ensaha (أَنصَحَ)

        İbn Fâris, nun-sad-ha kökünün iki temel etimolojik damarı olduğunu aktarır: Birincisi, bir şeyi yabancı maddelerden arındırıp saflaştırmak (mumundan arındırılmış saf bal gibi); ikincisi ise, bir şeyi onarmak, dikmek ve sağlamlaştırmaktır (elbise dikmek/yamamak gibi). Râgıb el-İsfahânî, "nasihat" kavramını, muhatabın iyiliğini samimiyetle isteyerek ona yönelmek ve onun eksiklerini gidermeye çalışmak olarak tanımlar. Bu kelimenin barındırdığı derin mecazı tahlil eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "terzilik" (dikiş dikmek) anlamıyla olan bağına dikkat çeker. Ona göre peygamberin nasihati, insanların inkar ve isyanla parçalanmış ruh dünyalarını, ahlaki söküklerini ilahi hakikatle yeniden dikmeye ve onarmaya çalışan estetik bir "tamir" eylemidir. Toshihiko Izutsu, nasihat kavramının Kur'an'da peygamberlik görevinin (risalet) en samimi ve ahlaki dışavurumu olduğunu, bunun bir otorite kurma çabası değil, saf bir merhamet yönelimi olduğunu belirtir.

        Eradtu (أَرَدتُّ) ve Yurîdu (يُرِيدُ)

        İbn Fâris, ra-vav-dal kökünün temel anlamının bir şeyi aramak, talep etmek ve bir gaye için bir yöne doğru sürekli gidip gelmek (merad) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irade" kavramını nefsin bir şeyi seçmesi, ona meyil etmesi ve onu gerçekleştirmek üzere harekete geçmesi olarak tanımlar. Ayette bu fiilin hem peygamber (aradtu) hem de Allah (yurîdu) için kullanılmasına odaklanan Prof. Dr. Sadık Kılıç, iki irade arasındaki ontolojik seviye farkına dikkat çeker. Kılıç'a göre, peygamberin "nasihat etme iradesi" sınırlı ve insani bir arzu iken; Allah'ın "iradesi" evrendeki tüm oluşları ve sonuçları kuşatan mutlak bir belirleyicidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ayetteki irade kavramının insanın hür iradesini yok sayan bir cebir (zorlama) değil; insanın inatçı tercihlerine karşılık ilahi yasaların (sünnetullah) devreye girmesiyle oluşan bir "hüküm" sürecini ifade ettiğini analiz eder.

        Yuğviyekum (يُغْوِيَكُمْ)

        İbn Fâris, gayn-vav-ye kökünün asıl manasının bir şeyin bozulması, fesada uğraması ve asli niteliğini kaybetmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "gayy" kavramını, cehaletten veya yanlış bir inançtan kaynaklanan derin bir sapma hali olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre bu, "dalalet"ten (yolunu şaşırmaktan) daha şiddetli bir durumdur; çünkü gayy, insanın hakikati idrak etme kabiliyetinin bizzat kendi tercihleri sonucu bozulmasını ifade eder. Bu kavramı semantik bir zıtlık üzerinden tahlil eden Toshihiko Izutsu, "gayy" kavramının karşıtının "rüşd" (erginlik, doğru yolu bulma kapasitesi) olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre ayetteki bu eylem, insanın ilahi rehberliğe karşı gösterdiği inatçı direncin bir sonucu olarak, yaratıcının o kişiyi kendi seçtiği sapkınlık (gayy) içinde bırakmasını ifade eden teolojik bir neticedir.

        Rabbukum (رَبُّكُمْ)

        İbn Fâris, ra-be-be kökünün temel manasının bir şeye malik olmak, onu ıslah etmek, yönetmek ve korumak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kavramını, yarattığı varlıkları aşama aşama kemale erdiren, onların tüm ihtiyaçlarını karşılayan ve onları terbiye eden mutlak otorite olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin "efendi" veya "yüce makam" anlamındaki Aramice ve Süryanice "Rabb" köküyle olan tarihsel ve dilbilimsel bağına dikkat çeker. Ayetin bağlamındaki varlıkbilimsel (ontolojik) vurguyu inceleyen Prof. Dr. Sadık Kılıç, "O sizin Rabbinizdir" ifadesinin peygamberin uyarısından hemen sonra gelmesinin, sorumluluğun kaynağını hatırlattığını belirtir. Kılıç'a göre bu vurgu, insanın sadece bir elçiye değil, bizzat kendisini vareden ve üzerinde mutlak tasarruf sahibi olan yegâne güce karşı sorumlu olduğunu ilan eder.

        Turce'ûn (تُرْجَعُونَ)

        İbn Fâris, ra-cim-ayn kökünün temel anlamının bir yere veya bir duruma geri dönmek, yönelmek ve avdet etmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "rücu" kavramını bir şeyin başladığı noktaya, kendi aslına ve varoluş kaynağına dönmesi olarak açıklar. Kelimenin eskatolojik (ahirete dair) işlevini tahlil eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin edilgen (meçhul) kalıpta (turce'ûn/döndürüleceksiniz) kullanılmasının, insanın bu dönüşten kaçamayacağını ve iradesi dışında bu mutlak yüzleşmeye çekileceğini vurgulayan sarsıcı bir final olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ayetin sonuna yerleştirilmesinin, tüm nasihatlerin, iradelerin ve sapmaların nihai olarak ilahi bir hesaplaşma ve adalet terazisiyle son bulacağını bildiren ontolojik bir mühür işlevi gördüğünü vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X