Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hûd Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hûd Sûresi, 5. Ayet

    اَلَٓا اِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُۜ اَلَا ح۪ينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْۙ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَۚ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elâ innehum yeśnûne sudûrahum liyestaḣfû minh(u)(c) elâ hîne yestaġşûne śiyâbehum ya’lemu mâ yusirrûne vemâ yu’linûn(e)(c) innehu ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bakınız! Onlar içlerindekini ondan gizlemek için sırtlannı dönerler. Bilesiniz ki elbiselerine büründükleri zaman dahi Allah onlann gizlediklerini de açığa çıkardıklannı da bilir; çünkü O kalplerin içini bilendir.

      Bakınız! Onlar içlerindekini ondan gizlemek için sırtlarını dönerler. Abdullah b. Şeddad'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlardan biri Hz. Peygamber'e (s.a.) rastladığında elbisesiyle yüzünü örter ve sırtını dönerdi. Katade şöyle dedi: Onlar Allanın kitabını ve onun zikrini işitmemek için sırtlarını dönüyorlardı. Bazıları şöyle dedi: Bu ayet-i kerime, Ahnes b. Şerik es-Sekafi adında biri hakkında gelmiştir. Bu zat, Hz. Peygamber'le (s.a.) oturur ve ona karşı güzel davranırdı, görüntüsü ve sözleri de güzeldi. Hz. Peygamber (s.a.) de onun sözlerini beğenir ve onu meclisinde kendine yakın oturturdu. Ancak bu kişi içinde dış görüntüsünün aksini gizliyordu. Bunun üzerine Cenab-ı Hak bakınız! Onlar sırtlarını dönerler mealindeki ayeti indirdi.

      Cenab-ı Hak burada, onlar içlerindekini gizliyor ve saklıyor buyurmaktadır. Bu, İbn Abbas'ın sözüdür. Göğsünü çevirmek anlamına gelen "tesniyetü's-sudur" (تَثْنِيَةُ الصُّدُورِ) ibaresinin aslı, gizlenen ve saklanan şeyi gizli tutmak için göğsünün bir tarafını diğer tarafa çevirmektir. Sözlükte göğsü ikilemek demek olan bu ibare, göğsü daraltmaktan kinayedir. Nitekim bir ayette Allah şöyle buyurmuştur: "Allah kimi saptırmak isterse, kalbine darlık ve sıkıntı verir". Yahut kibir anlamına gelen bir ifadedir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Büyüklük taslayarak, başkalarını Allah yolundan saptırmak için Allah hakkında tartışır durur". Sanki bunun aslı, başka bir şeye meyletmektir, nitekim Ebu Avsece öyle dedi: Başkasına meylederler. Hac suresinde geçen "saniye ıtfihi" (عِطْفِهِ ثَانِيَ) ibaresi de bunun gibidir.

      Ondan gizlemek için. Bazıları buna Allah'tan gizlemek için diye, bazıları da Resulullah'tan (s.a.) gizlemek için diye anlam verdiler. Ancak bazı müfessirlerin söylediği gibi ayet eğer münafıklar hakkında ise Resulullah'tan (s.a.) saklamak ve gizlemek anlamına gelir; çünkü onlar Hz. Peygambere (s.a.) tabi olmuş görünüyor, fakat içlerinde ona muhalefeti ve düşmanlığı gizliyorlardı. Ayet şayet müşrikler hakkında ise, o zaman da Allah'tan saklamak ve gizlemek anlamına gelir; çünkü onlar Resulullah'a (s.a.) muhalif görünmeye aldırmaz ve ona düşmanlık göstermekten çekinmezlerdi. Onlar kalplerinde sakladıkları ve gizledikleri şeylere Allah'ın muttali olamayacağını düşünüyorlardı. Cenab-ı Hak ise, onların gizlediklerini de açıkladıklarını da bildiğini haber vermektedir. Bu ayette Muhammed aleyhisselamın peygamberliğinin ispatına delil vardır; onlar bu düşüncelerini Hz. Peygamber'den (s.a.) gizliyorlar ve onu içlerinde saklıyorlardı. Resûlullah (s.a.) ise ancak Allah Tealanın haber vermesiyle bildiği anlaşılsın diye bu durumu onlara haber verdi.

      Bilesiniz ki elbiselerine büründükleri zaman. Yani onları gizlediklerinde. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Bilesiniz ki elbiselerine büründükleri zaman mealindeki ayet, gecenin karanlığında ve evlerinin bir köşesinde gizledikleri ve açıldadıldan şeyleri o anda bilir, anlamına gelir. Meselenin aslı şudur: Onlar da biliyorlardı ki, o kalpleri ve göğüsleri de Allah yaratmıştır. Elbise ise, onların dokuyup edindikleri nesnelerdir. Sonra elde ettikleri nesneleri gizlemeye de onların güçleri yetmiyor. Buna göre onların, Cenab-ı Hakk'ın yarattığı kalplerindekini gizlemeye güçlerinin yetmemesi daha anlaşılır bir durumdur. Burada bilesiniz ki anlamına gelen "ela' (أَلا) kelimesi, söylenen sözü tekit anlamına gelmektedir. Bu, Ebu Ubeyde ve diğerlerinin görüşüdür.

      O kalplerin içini bilendir. Müfessirler bu beyana, O kalplerde olanı bilendir diye anlam verdiler. Ancak O kalplerin içini bilendir mealindeki beyan, insan türüne ait bulunan kalplerin idaresi ve içinde sakladıklarının ayırt edilmesi Allah'a aittir anlamına gelen bir ifadedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yesnûne (يَثْنُونَ)

        Bu fiil, peltek se-nun-ye kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi ikiye katlamak, bükmek, kendi üzerine kıvırmak ve yüz çevirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kökün bir şeyi kendisi gibi bir şeye eklemek ve katlamak anlamına geldiğini söyler. Ayetin bağlamında bu kelime, kişinin iç dünyasındaki gerçek niyetini, düşmanlığını veya inkârını dışarıdan gizlemek için bedensel ve ruhsal olarak içine kapanmasını, adeta iki büklüm olarak gerçeği saklamaya çalışmasını ifade eder. Bu ifadenin Kur'an'daki retorik boyutunu inceleyen Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kinayeli bir anlatımla (beyani tefsir) psikolojik bir saklanma çabasını resmettiğini belirtir. Ona göre bu edebi tasvir, insanın kendi kibrini ve Allah'tan kaçabileceğini sanma yanılgısını oldukça somut ve sarsıcı bir beden dili üzerinden muhataba aktarır.

        Sudûrahum (صُدُورَهُمْ)

        Göğüs anlamına gelen bu kelime, sad-dal-ra köküne dayanır. İbn Fâris, kökün genel anlamının bir şeyin ön kısmı, başı ve göğsü olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel olarak insanın göğsü olduğunu belirtmekle birlikte, Kur'an bağlamında bunun doğrudan kalp, niyet ve sırların barındığı manevi merkez (kalbin mahfazası) anlamında kullanıldığını vurgular. Kelimenin semantik evrimini ve antropolojik arka planını analiz eden Toshihiko Izutsu, İslam öncesi cahiliye dönemi Arap tasavvurunda göğsün (sadr) sadece fiziksel bir nefes ve duygu merkezi olduğunu ifade eder. Izutsu'ya göre Kur'an bu kelimeyi dönüştürmüş; onu imanın ve inkarın çatıştığı, sırların ve niyetlerin saklandığı, ilahi sınanmanın gerçekleştiği teolojik ve psikolojik bir merkeze, insan şuurunun en derin arenasına çevirmiştir.

        Yestahfû (لِيَسْتَخْفُوا)

        Gizlenme eylemini ifade eden bu fiil, hı-fe-ye kökünden gelmektedir. İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyi örtmek, gizlemek, açığa çıkmasını engellemek ve duyulardan uzak tutmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istihafa" eyleminin istifal babında (talep bildiren kalıpta) kullanılmasının, kişinin kendisini veya niyetini bilinçli, kasıtlı ve yoğun bir çaba ile gözlerden, algıdan saklamaya çalışması anlamına geldiğini söyler. Bu kelimenin tarihi ve sosyo-psikolojik zeminini inceleyen Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin Mekke dönemindeki inkarcıların veya münafık karakterli kişilerin psikolojisini yansıttığını belirtir. Öztürk'e göre bu fiil, muhatapların ilahi mesajdan duydukları rahatsızlığı gizleme, adeta fiziksel olarak küçülüp saklanarak ontolojik bir denetimden (Allah'ın mutlak bilgisinden) kaçabileceklerini sanmaları şeklindeki akıldışı ve naif zihniyetlerini deşifre etmektedir.

        Yestağşûne (يَسْتَغْشُونَ)

        Örtünme ve bürünme eylemini bildiren bu kelime, ğayn-şın-ye kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi tamamen örtmek, kaplamak, bürümek ve sarmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, eylemi bir şeyin üzerini kalın bir perdeyle kapatmak olarak tanımlarken, istifal babındaki kullanımının, kişinin dış dünyayla bağını koparmak için karanlığa veya bir örtüye bürünmeyi kendi iradesiyle şiddetle talep etmesi olduğunu belirtir. Ayetteki edebi kurguya dikkat çeken Celaleddin el-Suyuti, bu ifadenin bir önceki "göğüsleri bükmek" eylemiyle birleşerek bir aşamalandırma ve mübalağa sanatı oluşturduğunu aktarır. Suyuti'ye göre bu, kişinin gerçeği duymamak veya ilahi irade tarafından görülmemek için sadece şekil değiştirmekle kalmayıp, fiziken de elbiselerine sımsıkı bürünerek tam bir izolasyon sağlama çabasının estetik bir tasviridir.

        Siyâbehum (ثِيَابَهُمْ)

        Elbiseler anlamına gelen bu kelime, peltek se-vav-be köküne dayanır. İbn Fâris, özünde dönmek ve geri gelmek anlamına gelen bu kökten türeyen "siyab" kelimesinin, bedeni korumak veya örtmek için üretilip bedene dolanan nesneleri ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi insanın bedensel avretini örten, onu dış etkenlerden koruyan maddi giysi olarak açıklar. Kelimenin bağlam içindeki edebi fonksiyonunu analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), elbise kelimesinin burada sıradan maddi bir örtünün ötesine geçtiğini savunur. Ona göre bu kelime, insanın kendi içsel gerçekliğinden ve ilahi kelamın yüzleşmeye zorlayan etkisinden kaçışını simgeleyen edebi bir "sahte sığınak" metaforu olarak kurgulanmıştır.

        Yüsirrûne (يُسِرُّونَ) ve Yu'linûne (يُعْلِنُونَ)

        Zıtlık bildiren bu iki fiilden "yüsirrûne", sin-ra-ra kökünden; "yu'linûne" ise ayn-lam-nun kökünden türemiştir. İbn Fâris, sin-ra-ra kökünün içte saklanan, gizlenen asıl öz; ayn-lam-nun kökünün ise açığa çıkan, herkesçe bilinen, görünür dış yüzey olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sır" kavramını nefsin derinliklerinde saklanan ve başkasına açılmayan niyet, "alen" kavramını ise bu niyetin dil veya eylem yoluyla başkalarının idrakine sunulması olarak tanımlar. Bu iki zıt kavramın ayetteki kullanımını değerlendiren Toshihiko Izutsu, bunun Kur'an'ın dualistik (zıtlıklar üzerine kurulu) anlamsal yapısının tipik bir örneği olduğunu ifade eder. Izutsu'ya göre insan zihni açısından varlık bilinen ve bilinmeyen olarak ikiye ayrılırken, Allah'ın mutlak bilinci karşısında bu ontolojik sınır çöker; yatay insan ilişkilerinde geçerli olan "gizli ve açık" ayrımı, ilahi boyutta anlamını yitirir ve her ikisi de aynı şeffaflıkta algılanır.

        Alîm (عَلِيمٌ)

        Mutlak bilgi ve şuur ifade eden bu isim, ayn-lam-mim kökünden gelmektedir. İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyin izini sürmek, onu diğer şeylerden ayırt eden alametini bilmek ve idrak etmek olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramını, bir şeyin hakikatini olduğu gibi, kesin ve şüphesiz bir biçimde kavramak olarak tanımlar. "Alim" kelimesinin sıfat kalıbında olmasının, bu bilginin sonradan kazanılmayan, eşyanın özünü her an ve mutlak bir şekilde ihata eden ilahi ve zati bir vasıf olduğunu vurgular. Bu ismin ayetteki varlıkbilimsel (ontolojik) değerine dikkat çeken Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah'ın "Alim" olmasının, ayetin başındaki insanın kendisini saklama ve örtünme çabasının ne kadar beyhude olduğunu kanıtlayan teolojik bir nokta olduğunu belirtir. Kılıç'a göre ilahi ilim, mekân sınırlarını, fiziksel örtüleri (elbiseleri) ve biyolojik engelleri (göğüsleri) zahmetsizce aşarak, doğrudan insan şuurunun en derin katmanlarına (zâtü's-sudûr) nüfuz eden mutlak bir kuşatıcılığa sahiptir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X