وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Furkan Sûresi, 68. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: tevhid, iffet, furkan 68, adam öldürmeme, furkan suresi 68. ayet, furkan suresi, allah, ilah, hak, nefis, dua, amel, haram
-
“Onlar, Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapmazlar; haksız yere, Allah’ın dokunulmaz kıldığı insan hayatına kıymazlar, zina etmezler. Zira (bilirler ki) bunları işleyen kimse cezasını bulacak.”
Âyetteki “lâ yed'ûne” (لَا يَدْعُونَ) fiili iki şekilde izah edilebilir: Onlar, Allah ile birlikte başka bir tanrıya yakarmazlar, yani Allah’tan başkasına tapınmazlar. Ya da Allah’tan başkasını tanrı diye çağırmazlar. Haksız yere, Allah’ın dokunulmaz kıldığı insan hayatına kıymazlar, zina etmezler. Allah, birinci âyette, yani “Rahmân’ın has kullan yeryüzünde vakarla yürüyen, câhiller onlara laf attığı zaman, ‘selâm’ deyip geçen kullardır” meâlindeki âyette onların mahlûkatla olan ilişkilerini, kullarla aralarında olan muameleyi bildirdi. Onların yeryüzünde vakarla yürüdüğünü, hiç kimseye rahatsızlık ve zarar vermediklerini, cahil ve beyinsiz takımının kendilerine sataşması halinde onların ezalarına bir karşılık vermediklerini, aksine onların kendilerine verdikleri sıkıntılara karşı sabır ve tahammül gösterdiklerini, onları bağışladıklarını, onlara güzel sözler söylediklerini bildirdi. Bu onların kendileri İle halk arasındaki gündüz vakti muameleleri olmaktadır. Ardından onların geceleyin Rableri İle olan alakalarını, O'na yakarışlarını anlattı ve şöyle buyurdu: “Gecelerini Rab’lerine secde ederek, huzurunda durarak geçirirler. "Ey Rabbimiz!" derler; "Bizi cehennem azabından uzak tut; çünkü onun azabı bitip tükenme bilmez.'** Sonra onların ellerindeki mallarına yönelik davranışlarını bildirdi ve onların mallarını ancak harcanması emredilen yerlere harcadıklarını anlattı. Onların ibadette Allaha karşı safiyetlerini ve ihlaslarını, haramdan nasıl geri durduklarını bildirdi ve şöyle buyurdu: Yine o iyi kullar, harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisi arasında mâkul bir dengeye göre olur”.
Onlar, Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapmazlar; haksız yere, Allah’ın dokunulmaz kıldığı insan hayatına kıymazlar, zina etmezler. “Yine anılan o iyi kullar, asılsız şeylere şahitlik etmezler.” meâlindeki âyet de aynı şekilde bu âyetle bağlantılıdır ve o da mâna itibariyle “Zira (bilirler ki) bunları işleyen kimse cezasını bulacak” meâlindeki âyetten öncedir. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Zina etmezler, yalancı şahitlik yapmazlar! Bunları işleyen kimse, yani sözü edilen haksız yere cana kıymak, zina etmek, yalancı şahitlik yapmak ve şirk koşmak gibi günahları işlerse cezasını bulacak. Bazıları şöyle demiştir: “Esâmen” (أَثَامًا) cehennemde bir vadi adıdır. Bazıları da cehennem azabıdır, demişlerdir.
Allah'ın dokunulmaz kıldığı insan hayatına kıymazlar, zina etmezler. Bu âyette Hâricîler’in büyük günah işleyenleri tekfir etme inançlarına dair bir ret vardır. Çünkü bildirdi kİ (hayat) zina ve adam Öldürme gibi büyük günahları işledikten sonra da aynen irtikabından önce olduğu gibi bu filleri yapmak haramdır. Ancak hak ile olması müstesna. Yani Allah’ın dokunulmaz kıldığı insan hayatına kıymazlar; hak etmesi hali müstesna. Bu da gösterir ki (günah işlemiş de olsa) kişiyi haksız yere öldürmek haram kılınmıştır, yani dokunulmazdır, kâfir değildir. Ancak haklı bir sebeple onun dokunulmazlığı kalkar. Bu da haberde bildirildiği üzere ya kısas gereği, ya zina ya da irtidat cezası şeklinde olur, “müslüman bir kimsenin öldürülmesi helâl olmaz: Ancak şu üç durum müstesna: Muhsan olduktan sonra zina etme, imandan sonra küfre dönme, haksız yere cana kıyma”. Eğer bu fiiller işlenince kişi kâfir olsaydı o takdirde haram kılınmazdı. Bu da bizim dediğimizi ispat eder.
Yorumu Yorumla
-
Lâ Yed'ûne (لَا يَدْعُونَ)
İbn Fâris, "d-a-v" kökünün sözlükte "çağırmak, seslenmek, davet etmek, yardım istemek ve dua etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "duâ" eyleminin bir kimseyi yardıma veya bir işe çağırmak olduğunu açıklar. Teolojik bağlamda Allah'a yöneltilen dua, sadece bir istek listesi sunmak değil, kulun kendi acziyetini itiraf ederek mutlak kudret sahibinin himayesine ve varlığına sığınması (ibadet etmesi) eylemidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal evreninde "dua" kavramının Câhiliye zihniyetinden kopuşunu analiz eder. İslam öncesi Araplar, tehlike anlarında veya bir menfaat umduklarında cinleri, melekleri veya kabile putlarını yardıma "çağırırlardı" (yed'ûne). Rahman'ın kullarının "Allah ile beraber başkasına dua etmemeleri/çağırmamaları", varoluşsal sığınak ve yardım mercii olarak yegane otoriteyi (Tevhid'i) tanımaları ve paganizmin o çok parçalı yardım/şefaat ağını bütünüyle reddetmeleridir.
İlâhen Âhara (إِلَٰهًا آخَرَ)
İbn Fâris, "e-l-h" kökünün "kulluk edilen, sığınılan ve hayret/korku ile bağlanılan varlık", "e-h-r" kökünün ise "bir şeyin ilki veya aslı olmayan, öteki, başka ve ikinci" anlamlarına geldiğini belirtir.
Arthur Jeffery, "ilâh" kelimesinin Arapça etimolojisinin yanı sıra Sami dillerindeki kök ortaklığına dikkat çeker. Aramice ve Süryanicedeki "elâhâ", İbranicedeki "elôah" kelimeleriyle aynı kökten geldiğini ve Geç Antik Çağ'da mutlak yaratıcı yahut tapınılan yerel kudretler için kullanılan en yaygın dini terminoloji olduğunu kaydeder.
Dücane Cündioğlu, "başka bir ilah" (ilâhen âhara) tamlamasını felsefi ve ontolojik bir zeminde analiz eder. Şirkin (ortak koşmanın) sadece taştan ve tahtadan yapılmış putlara tapmak olmadığını belirtir. İnsanın Allah'ın yanına veya O'nun karşısına koyduğu; emirlerine kayıtsız şartsız boyun eğdiği, uğruna ahlakını ve ilkelerini feda ettiği her türlü dünyevi güç, makam, servet veya kendi bencil arzusu (hevası), Kur'an'ın dilinde "başka bir ilah" statüsündedir. Rahman'ın kulları, kalplerini bu gizli ve açık sahte otoritelerden arındıranlardır.
Lâ Yaktulûne (وَلَا يَقْتُلُونَ)
İbn Fâris, "k-t-l" kökünün sözlükte "birinin canını almak, hayatına son vermek, onu ezmek ve kahretmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "katl" eyleminin canlılığı iptal etmek, bedeni ruhun barınamayacağı şekilde tahrip etmek olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin Mekke toplumundaki sosyokültürel karşılığını inceler. Câhiliye döneminde insan hayatı mutlak bir değere sahip değildi; kız çocukları utanç veya fakirlik korkusuyla diri diri toprağa gömülür (öldürülür), asabiye (kabilecilik) taassubuyla bitmek bilmeyen kan davalarında masum insanlar katledilirdi. Rahman'ın kullarının cinayet işlememesi, dönemin bu vahşi ve kuralsız şiddet kültürüne karşı insan hayatını merkeze alan ahlaki bir devrimdir.
En-Nefse (النَّفْسَ)
İbn Fâris, "n-f-s" kökünün "nefes almak, kan, bir şeyin zatı, özü ve varlığı" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanın yaşam kaynağı kana veya alıp verdiği havaya bağlı olduğu için canlı varlığa (insana) "nefs" denilmiştir.
Harramellâhu (حَرَّمَ اللَّهُ)
İbn Fâris, "h-r-m" kökünün sözlükte "yasaklamak, engellemek, dokunulmaz kılmak ve koruma altına almak" anlamlarına geldiğini belirtir. Girilmesi veya saygısızlık yapılması yasak olan kutsal mekanlara (Harem) da bu kökten isim verilmiştir.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ ve Câhiliye Arap kültüründeki "harem" (kutsal/dokunulmaz alan) mefhumunu antropolojik bir bağlamda inceler. Bedeviler, Kabe ve çevresini kan dökmenin yasak olduğu fiziksel bir "haram/dokunulmaz" bölge olarak kabul ederlerdi. Kur'an, bu ayetle "dokunulmazlık" (haramlık) zırhını taştan yapılmış bir mekandan alarak doğrudan insanın bedenine ve yaşama hakkına (en-nefs) giydirir. Allah'ın "haram kıldığı" can, bizzat Yaratıcı tarafından mutlak bir koruma altına alınmış, tecavüz edilmesi yasaklanmış en yüce kutsal alandır.
İllâ Bil-Hakkı (إِلَّا بِالْحَقِّ)
İbn Fâris, "h-k-k" kökünün "bir şeyin sabit olması, inkar edilemez şekilde gerçekleşmesi, adalet, doğruluk ve kesinlik" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramının adaletin tecellisi ve ilahi/hukuki meşruiyet olduğunu açıklar. "Hakkı (haklı bir gerekçesi) olmaksızın" cana kıymanın yasaklanması; nefsi müdafaa, savaş hali veya hukuki bir kısas (yargı kararıyla infaz) gibi mutlak adaletin ve toplum düzeninin gerektirdiği istisnai durumlar dışında, insan canının kesinlikle alınamayacağını hukuki bir çerçeveye oturtur.
Lâ Yeznûne (وَلَا يَزْنُونَ)
İbn Fâris, "z-n-y" kökünün sözlükte "nikahsız, meşru olmayan ve haddi aşan cinsel ilişki" anlamına geldiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, zina kavramının ahlaki ve hukuki boyutunu inceler. Kur'an, zinayı sadece bireysel bir günah olarak değil, ailenin temelini, nesebin (soyun) temizliğini ve toplumun ahlaki dokusunu tahrip eden sosyal bir yıkım olarak görür. Şirk nasıl ki Allah ile kul arasındaki ontolojik bağı bozuyorsa, adam öldürmek insanın yaşama hakkını, zina da toplumun şeref ve neseb güvenliğini yok eder. Bu üç büyük günah, varoluşun üç temel sütununa (inanç, can, nesil) yapılan en büyük saldırıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, Câhiliye dönemindeki cinsellik algısıyla ayetin bağını analiz eder. İslam öncesi toplumda, özellikle cariyeler ve belirli sınıflar üzerinden yürütülen, kuralsız, metalaştırılmış ve kaotik bir cinsel yaşam mevcuttu. Rahman'ın kullarının zinadan uzak durmaları, cinselliği hayvani bir güdü veya sömürü aracı olmaktan çıkarıp, karşılıklı rızaya, hukuki teminata (nikaha) ve insani onura bağlayan son derece saygın (kavâm) bir bedensel ahlak inşasıdır.
Yef'al (يَفْعَلْ)
İbn Fâris, "f-a-l" kökünün sözlükte "bir işi yapmak, icra etmek ve harekete geçmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Yelka (يَلْقَ)
İbn Fâris, "l-k-y" kökünün sözlükte "karşılaşmak, yüz yüze gelmek, bir şeye çatmak ve kavuşmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin barındırdığı retorik (beyânî) dehşeti analiz eder. İşlenen günahların (şirk, cinayet, zina) karşılığı için "ceza görecek" veya "azap çekecek" gibi sıradan fiiller yerine "yelka" (yüz yüze gelecek/çarpışacak) fiilinin kullanılması, eskatolojik sahneyi son derece somutlaştırır. Suçlu, ahirette soyut bir cezayla değil, bizzat işlediği o devasa günahların maddeleşmiş, ağırlaşmış ve korkunç haliyle mahşer meydanında aniden "yüz yüze çarpışacaktır."
Esâmâ (أَثَامًا)
İbn Fâris, "e-s-m" kökünün sözlükte "yavaşlık, hayırlı işlerde geri kalmak, ağır bir yükün altında ezilmek ve günah" anlamlarına geldiğini belirtir. Kişiyi sevaptan ve iyilikten alıkoyduğu için ağır suçlara "ism" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "ism" kelimesinin günahın bizzat kendisini, "esâm" kelimesinin ise o günahın doğurduğu yıkıcı sonucu, vebali ve mutlak cezayı ifade ettiğini açıklar.
Dücane Cündioğlu, "esâm" kavramını ontolojik bir bedel olarak okur. Kim bu üç büyük cürmü (şirk, adam öldürme, zina) işlerse, ahirette sıradan bir cezayla değil, varlığını ezen, ruhunu parçalayan ve onu mutlak bir çöküşe sürükleyen ağır bir "vebal/ceza kitlesiyle" (esâmâ) karşılaşır. Bu kelime, dünyada fütursuzca işlenen suçların, ahirette insanın omuzlarına binen ve onu cehenneme çeken sarsılmaz, ezici bir "günah tortusu" (ağırlık) olduğuna işaret eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla