Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 43. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 43. Ayet

    اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلاًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Eraeyte meni-tteḣaże ilâhehu hevâhu efeente tekûnu ‘aleyhi vekîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bayağı arzularını tanrılaştıran kişiyi gördün mü? Şimdi sen, bu adamı da doğru yola getirmekle yükümlü olabilir misin?”

      Bayağı arzularını tanrılaştıran kişiyi gördün mü? Bazıları dedi ki: Onlar taş olsun başka bir şey olsun, birtakım nesnelere tapıyorlardı. Göze daha hoş, görüntüsü daha güzel olan başka bir şey bulurlarsa mevcudu bırakıp bu kez de hemen ona tapmaya başlarlardı. Bazıları da dedi ki: Her ne vakit bayağı arzuları bir şeye takılsa hemen ona tapınırlardı, her neyi arzulasalar onu yaparlardı; arzularının önüne geçecek ne bir engel ne de Allah korkusu gibi bir korku vardı. Onların belirttikleri bu yorumlardan başka iki yorum daha vardır: Birincisi şudur: Onlar mûcize ve delillerin, ulûhiyetini ortaya koyduğu Allaha tapınmayı terkedip, hiçbir mûcize ve kanıta dayanmaksızın tamamen hevâ ve hevesleri doğrultusunda birtakım putlara tapıyorlardı.

      İkincisi de şudur: Onlar tapındıkları putlara kendilerine yönelik bir buyruk olmadan tapıyorlardı. Oysa mutlaka tâbi olmaları gereken bir buyruk olmalıydı. Onlar tamamen bayağı arzularının gereği olarak o putlara tapınmaktaydılar. Ya da benzer izahlar.

      Şimdi sen, bu adamı da doğru yola getirmekle yükümlü olabilir misin? Yani sen onlar üzerinde vekil değilsin, onlar üzerine musallat edilen biri de, onların koruyucusu da değilsin. O itibarla onların yapıp ettiklerinden sen sorguya çekilecek, onların hesabını sen verecek değilsin. Aksine yapıp ettiklerinden bizzat kendileri sorumludurlar ve onların hesabını bizzat kendileri vereceklerdir. Şu İlâhî beyanlarda ifade buyrulduğu gibi: “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur”; “Söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E Ra'eyte (أَرَأَيْتَ)

        İbn Fâris, "r-e-y" kökünün sözlükte "göz ile bakıp görmek, idrak etmek, bir fikre varmak ve akılla kavramak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" eyleminin fiziksel bir görme (basar) olabileceği gibi zihinsel bir kavrayış (basiret) da olabileceğini açıklar. Ayetin başındaki istifham (soru) edatıyla birlikte "E ra'eyte" (Gördün mü?/Bakar mısın şu kimseye?) formunda kullanılması, muhataptan fiziksel bir onay istemek değil; akla ziyan, şaşırtıcı ve patolojik bir durum karşısında onun dikkatini, hayretini ve tefekkürünü uyandırmak için kullanılan güçlü bir retorik (beyânî) araçtır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu soru kalıbının Kur'an'daki psikolojik ve retorik işlevini analiz eder. Peygambere yöneltilen "Gördün mü?" sorusu, aslında ortada fiziksel olarak görülecek somut bir puttan ziyade, insan ruhunun düştüğü o trajik ve görünmez sapkınlığın (kendi hevasına tapınmanın) ne kadar dehşet verici olduğunu elçinin (ve okuyucunun) zihnine çarpan uyarıcı bir nidadır.

        İttehaze (اتَّخَذَ)

        İbn Fâris, "e-h-z" kökünün sözlükte "bir şeyi almak, tutmak ve kavramak" manalarına geldiğini belirtir. Fiilin "ifti'âl" babında (ittihaz) gelmesi, eylemin sıradan, anlık veya tesadüfi olmadığını; kasten, bilerek, planlı bir şekilde ve kendi özgür iradesiyle bir statü "edinmeyi/benimsemeyi" yansıttığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" kavramının inançsal ve zihinsel bir statü inşası olduğunu açıklar. Kişinin kendi arzusunu ilah "edinmesi" (ittehaze), onun gafletle düştüğü bir hata değil; ilahi otoriteyi bilinçli olarak reddedip, onun yerine kendi nefsini egemen güç olarak yerleştirme konusundaki aktif ve küstahça seçimidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik ve ahlaki sistematiğinde "ittihaz" (edinme/seçme) eylemini inceler. Müşrik aklının en belirgin özelliğinin, Allah'tan bağımsız sahte otoriteler "edinmek" olduğunu belirtir. Kişinin hevasını ilah edinmesi, Câhiliye zihniyetindeki şirkin (ortak koşmanın) sadece taştan putlarla sınırlı olmadığını, asıl putperestliğin insanın kendi bencil arzularını mutlaklaştırma (ittihaz etme) yönündeki o yıkıcı eyleminde yattığını analiz eder.

        İlâhehu (إِلَٰهَهُ)

        İbn Fâris, "e-l-h" kökünün "kulluk edilen, ibadet edilen, sığınılan, yönelinen ve hayret/korku ile bağlanılan varlık" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilâh" kelimesinin sadece tapınaklardaki somut heykelleri değil; insanın kayıtsız şartsız boyun eğdiği, emir ve yasaklarını mutlak doğru kabul ettiği, hayatının merkezine koyduğu her türlü gücü, otoriteyi veya arzuyu kapsayan geniş bir ontolojik kavram olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça etimolojisinin yanı sıra Sami dillerindeki kök ortaklığına dikkat çeker. Aramice ve Süryanicedeki "elâhâ", İbranicedeki "elôah" kelimeleriyle aynı kökten geldiğini ve Geç Antik Çağ Ortadoğu'sunda mutlak yaratıcı yahut tapınılan kudretli varlıklar için kullanılan en köklü dini terim olduğunu kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, "ilâh" kavramının bu ayetteki kullanımını felsefi ve psikolojik bir zeminde analiz eder. Kur'an'ın "ilah" mefhumunu dışarıdaki nesnelerden (putlardan) alıp insanın kendi iç dünyasına (hevasına) taşımasının, paganizmi deşifre eden muazzam bir psikanalitik hamle olduğunu belirtir. İnsanın kendi hevasını "ilahı" yapması; nesnel hakikatin ölümünü ve bireyin kendi sanrılarında, kendi arzularında bizzat kendini "tanrılaştırmasını" (narsisizmin teolojik boyutunu) temsil eder.

        Hevâhu (هَوَاهُ)

        İbn Fâris, "h-v-y" kökünün sözlükte "yukarıdan aşağıya düşmek, uçuruma yuvarlanmak, rüzgarın esmesi ve şiddetle arzulamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Aklın ve mantığın rehberliği olmaksızın, nefsin körü körüne bir şeye yönelmesine ve tutkuyla bağlanmasına "hevâ" denmesinin sebebi; bu kontrolsüz arzunun insanı eninde sonunda bir uçuruma, bir yıkıma (hâviye) düşürmesi ve aklı bir rüzgar gibi savurup yok etmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hevâ" kavramını, insanın şehvetine, dünyevi zevklerine ve bencil tutkularına esir olması durumu olarak tanımlar. Hevâ, ilahi vahyin (hüdâ) rehberliğini reddeden aklın, kendi ürettiği karanlık dehlizlerde kendi zevklerini yasa koyucu haline getirmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal evreninde "hevâ" ve "hüdâ" (ilahi rehberlik) kavramlarının uzlaşmaz bir diyalektik karşıtlık (antonym) oluşturduğunu inceler. Câhiliye dönemi insanı, hayatını kabilevi tutkulara, intikama ve şahsi kaprislere (hevâ) göre yaşarken; İslam bu merkeze mutlak ilahi rehberliği (hüdâ) yerleştirir. Kişinin kendi hevasını ilahlaştırması, epistemolojik (bilgisel) bir intihardır; zira hevâ, insana hakikati değil, sadece duymak istediklerini fısıldayan sahte ve kör edici bir içsel tirandır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, teolojik açıdan "hevâ" kavramının şirk (ortak koşma) ile olan doğrudan bağına dikkat çeker. Putperestliğin en tehlikeli ve en gizli formu, insanın kendi bencil arzularını dinin, aklın ve vahyin önüne geçirmesidir. Hevâsına tapan kişi, aslında dışarıdaki taşa değil, bizzat kendi egosuna secde etmektedir.

        Tekûnu (تَكُونُ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "meydana gelmek, var olmak, bir hal üzere bulunmak ve dönüşmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Zaman bağlamında bir sürekliliği ve ontolojik durumu ifade eder.

        Vekîlâ (وَكِيلًا)

        İbn Fâris, "v-k-l" kökünün "bir işi başkasına havale etmek, ona güvenip dayanmak ve sorumluluğu ona devretmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Kendisine iş havale edilen, o işi yönetme, koruma ve düzene koyma yetkisi verilen kişiye "vekîl" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vekîl" kavramının bir kimsenin işlerini onun adına üstlenen, onu savunan ve ona kefil olan koruyucu (hâmî) olduğunu açıklar. Ayette istifham kipiyle "Sen mi ona vekil olacaksın?" denilmesi, peygamberin sorumluluk sınırlarının (yetki alanının) ilahi irade tarafından kesin çizgilerle belirlenmesidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin peygamberin psikolojisini inşa ediş biçimini analiz eder. Kur'an, tebliğ görevini yerine getirmesine rağmen insanların inkarda direnmesi karşısında büyük bir üzüntü duyan elçiye "vekîl" kavramı üzerinden ontolojik bir rahatlama (terapi) sunar. Peygamberin görevi hakikati duyurmaktır; ancak kendi egosunu (hevasını) tanrılaştıran, aklını kasten iptal eden bir insanı zorla yola getirmek, onun adına karar vermek veya onun kurtuluşuna "kefil/vekil olmak" peygamberin ne gücü dahilindedir ne de görevidir.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın dini mücadelelerinde peygamberlik kurumunun doğasını "vekîl" mefhumu üzerinden inceler. Yahudi-Hıristiyan geleneğindeki bazı karizmatik kurtarıcı (savior/guarantor) figürlerinin aksine, Kur'an Hz. Muhammed'i insanların iradelerine ipotek koyan bir "vekîl" veya zorba bir bekçi (musaytır) statüsünden çıkarır. Elçi sadece bir uyarıcıdır (nezîr); hakikatin kabulü veya reddi, insanın bizzat kendi hevası ile vahiy arasında yapacağı özgür ama sonuçları ağır bir varoluşsal tercihtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X