Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 6. Ayet

    قُلْ اَنْزَلَهُ الَّذ۪ي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّهُ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul enzelehu-lleżî ya’lemu-ssirra fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) innehu kâne ġafûran rahîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “De ki: Onu, göklerin ve yerin sırlarını bilen Allah indirdi. Doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir!'”

      De ki: Onu, göklerin ve yerin sırlarını bilen Allah indirdi. O, ne peygamberin bir uydurması ne de bir iftirasıdır. Göklerin ve yerin sırlarını bilen, Yani gökler ve yer ehlinin işlemiş oldukları gizli amelleri ve onların sırlarını bilir. Yani göklerde ve yerde olan her türlü gizli kapaklı olan şeyleri, sırları bilir. Bazıları şöyle dedi: “De ki: Onu, göklerin ve yerin sırlarını bilen Allah indirdi” mealindeki kelâm-ı çelilin yorumu şöyledir: Yani: Ey Muhammedi Onlara de ki: Bu Kuranı sırrı bilen indirdi. Şöyle ki onlar Mekke’de iken kendi aralarında bir sır olarak “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir?”; “O olsa olsa şairdir”.; “Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?” demekteydiler. Bunda Hz. Peygamber’in risâletini ispat etmeye dair delil vardır. Çünkü onlar bunu kendi aralarında gizlice söylemekteydiler. Sonra o bunu onlara haber vermişti. Bu da gösterdi ki bunları o, Allah’ın bildirmesiyle biliyor.

      Onlardan azabın ertelenmesi konusunda Doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. “Rahim” (رَحِيمٌ) oluşu -belirttiğimiz gibi- azabı hemen vermeyerek onların tövbe etmesi ve yalanlamaktan tasdik etmeye dönmeleri imkânını vermesi anlamında çok merhametli olmasıdır. Doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. “Gafûr ve rahîm” oluşu muhtemeldir ki tövbe etmeleri, ona inanmaları ve Hakk’a dönmeleri halinde önceden işledikleri günahlar yüzünden onları cezalandırmaması anlamındadır. Yahut hemen cezalandırmaması itibariyle çok bağışlayıcı ve çok merhametli olmasıdır. Yani O, onlara rahmeti ve lütfü ile muamele ederek belki tövbe ederler diye cezalarını hemen vermez.

      Ebû Muâz dedi ki: “Esâtîr” (أَسَاطِيرُ) mitolojik anlatılar demektir. Tekili “Ustûre”dır. Ürcûze çoğulu erâciz, uhdûse çoğulu ehâdis, ucûbe çoğulu eacîb kelimeleri gibidir. Hafsa’nın mushafında “fe hiye tümellü aleyhi” (فَهِيَ تُمَلَّى عَلَيْهِ) şeklindedir. “Esâtîr” ve “ehâdis” kelimeleri iki lehçedir. Bakara sûresinde ise (يُمْلِلِ) şeklindedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "sesli olarak bir söz söylemek, bir fikri veya kararı beyan etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kökten türeyen emir kipi, sıradan bir konuşma eylemini değil, arkasında bir irade ve kesinlik barındıran bir telaffuzu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin sadece dille söylenen bir söz değil, inanç, görüş ve kararlı bir duruşun ifadesi olduğunu açıklar. Ayette bu kelimenin doğrudan bir emir (kul / de ki) olarak gelmesinin, müşriklerin bir önceki ayetteki asılsız kurgularına (iftira ve esâtir) karşı ilahi otoritenin kesin ve nihai cevabını Peygamber'in diliyle deklare etme amacı taşıdığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki "kul" (de ki) emirlerinin, vahyin doğasını anlama açısından ontolojik bir öneme sahip olduğunu vurgular. Bu emir, Peygamber'in sözün asıl sahibi olmadığını, sadece üstün bir otoriteden gelen mesajı aktaran pasif bir elçi (muhatap ve nakledici) olduğunu kanıtlar; böylece "kendi uydurdu" veya "başkasına yazdırdı" şeklindeki ithamları dilbilimsel bir form üzerinden reddeder.

        Enzelehu (أَنزَلَهُ)

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünün "yukarıdan aşağıya inmek, bir yere konaklamak ve yerleşmek" temel anlamını taşıdığını ifade eder. Fiilin "if'âl" babında (enzale) gelmesi, eylemin bir kerede, bütüncül olarak veya kaynağındaki ilk çıkış anına vurgu yapacak şekilde gerçekleştiğini gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "inzâl" (enzale) ile "tenzîl" (nezzele) arasındaki farkı bağlam üzerinden inceler. İlk ayette vahyin peyderpey gelişini vurgulamak için "nezzele" kullanılırken, bu ayette müşriklerin "beşer sözü" iddialarına karşı kitabın kaynağının yüceliğini ve ilahi katı (bütünselliği) vurgulamak için "enzale" formunun tercih edildiğini açıklar. Vahiy, yerdeki bir beşerin kurgusu değil, yüksekten inen ilahi bir gerçekliktir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dikey (vertical) kozmolojik tasavvurunu analiz ederken "nüzul" kavramına odaklanır. Vahyin, ontolojik olarak en üst/yüce makamdan (Allah), en alt makama (insanlık/dünya) doğru bir iniş hareketi olduğunu; bu dikey hareketin, metnin kaynağını yatay/beşeri düzlemde (yabancı köleler veya Ehl-i Kitap yardımı) arayan müşrik aklına karşı teolojik bir itiraz olduğunu belirtir.

        Ya'lemu (يَعْلَمُ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "bir şeyin özüne ulaşmak, onu alametleri ve gerçekliğiyle bilip tanımak" anlamlarına geldiğini yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramının bir şeyi olduğu hal üzere kavramak olduğunu belirtir. Ayette bu fiilin Allah'a nispet edilmesi, O'nun bilgisinin zamandan ve mekandan münezzeh, mutlak ve kuşatıcı olduğunu ifade eder. Müşriklerin kapalı kapılar ardında kurguladıkları yalanları Allah'ın eksiksiz bildiği gerçeğini yüzlerine vurur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmindeki "ilim" sıfatı bağlamında, Allah'ın küllileri (genel yasaları) bildiği gibi cüz'ileri (en ince detayları ve tikel olayları) de aynı netlikte bildiğini ifade eden temel kavramlardan biri olarak bu fiili inceler.

        Es-Sirra (السِّرَّ)

        İbn Fâris, "s-r-r" kökünün "bir şeyi gizlemek, saklamak, örtmek" ve "bir şeyin en iç kısmı, kalbi, özü" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sır" kelimesini insanın kendi nefsinde gizlediği, dışarıya vurmadığı niyetleri, fısıltıları veya kimsenin muttali olamayacağı derin gerçeklikler olarak tanımlar. Ayette vahyin kaynağını ispat sadedinde bu kelimenin kullanılması, Kur'an'ı indiren iradenin, evrenin en derin sırlarına vakıf olduğu için böyle kusursuz bir metin ortaya koyabildiği; dolayısıyla bunun sınırlı bilgiye sahip beşer tarafından üretilemeyeceği argümanını güçlendirir.

        Dücane Cündioğlu, zahir (görünen) ve batın (gizli olan/sır) diyalektiği üzerinden kelimeyi analiz eder. Müşriklerin Kur'an'a bakarken sadece onun zahirini (harflerini ve fiziksel sesini) gördükleri için ona "masal" dediklerini; oysa metnin gerçek mahiyetinin, göklerin ve yerin batınî sırlarını (es-sirra) bilen mutlak akıl tarafından inşa edilmiş derin bir ontolojik yapı olduğunu vurgular.

        Es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, "s-m-v" kökünün "yükseklik ve yücelik" manasına geldiğini, üstte bulunan her şeye sema denildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çoğul formunun evrendeki kozmolojik tabakaları ifade ettiğini söyler. Bağlam içerisinde "gökler", insanın fiziksel veya zihinsel olarak asla ulaşamayacağı, kuşatamayacağı uçsuz bucaksız bilgi alanını sembolize eder.

        Angelika Neuwirth, "gökler ve yer" ikileminin Geç Antik Çağ'da evrenin tamamını (totality of creation) ifade eden yaygın bir litürjik formül olduğunu analiz eder. Ayette Kur'an'ın yazarının (müellifinin) evrenin de yazarı olduğu gerçeği, "göklerin sırrını bilme" argümanı üzerinden kurularak, metnin ilahi kaynağı kozmolojik bir delille temellendirilir.

        El-Ardı (وَالْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "e-r-d" kökünün "aşağıda olan, ayak basılan, ağır ve yerleşik olan" anlamlarına geldiğini ifade eder. Göğün yüksekliğine zıt olarak, üzerinde yaşanan fiziksel mekanı tanımlar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kök ortaklığına dikkat çekerek, Aramice "ar‘ā" ve İbranice "ereṣ" kelimeleriyle aynı kökten geldiğini belirtir. Dini terminolojide, yüce ve ulaşılamaz olan göklerin (ilahi alanın) karşısında, insanın sınav alanı olan ve olayların/tarihin cereyan ettiği somut aşağı alemi temsil ettiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, göklerin ve yerin sırrının bilinmesinin, Kur'an'ın içeriğiyle doğrudan bağlantılı olduğunu inceler. Vahyin sadece uhrevi (göksel) değil, aynı zamanda insanın yeryüzündeki sosyolojik, psikolojik ve tarihsel gerçekliğine (yerin sırlarına) tam olarak nüfuz eden bir muhtevaya sahip olmasının, onun beşer üstü karakterini tescillediğini belirtir.

        Gafûran (غَفُورًا)

        İbn Fâris, "g-f-r" kökünün "bir şeyin üzerini örtmek, onu korumak ve gizlemek" temel anlamına geldiğini yazar. Savaşta başı darbelerden koruyan başlığa bu kökten türeyen "miğfer" denmesinin sebebinin de bu koruyucu örtme işlevi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın sıfatı olarak "gafûr" isminin, kulun günahlarının üzerini örtmesi, onu rezil etmekten ve ilahi cezadan koruması anlamına geldiğini açıklar. Kelimenin "fa'ûl" kalıbında mübalağa ifade etmesi, bağışlamanın çokluğunu ve sürekliliğini gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki-teolojik yapısında bu kelimenin konumunu analiz eder. Peygamber'e iftira atan, vahye "uydurma masal" diyen ve en büyük epistemolojik zulmü işleyen müşriklere karşı bile ayetin sonunun "Gafûr" ile bitmesi, ilahi merhametin sınır tanımazlığını gösterir. Bu, en ağır inkara sapanlar için bile tövbe ve dönüş kapısının ontolojik olarak hep açık tutulduğunun dilsel bir beyanıdır.

        Rahîmâ (رَّحِيمًا)

        İbn Fâris, "r-h-m" kökünün temelinde "incelik, şefkat, acıma, koruma hissi ve rahim" manalarının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, rahmet kavramının sadece bir acıma duygusu olmadığını, aynı zamanda iyilikte bulunmayı, lütuf ve ihsanı gerektiren aktif bir merhamet olduğunu belirtir. "Rahîm", bu merhametin kesintisizliğini ve kullara yönelik özel tecellisini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, teolojik metinlerde "Gafûr" ve "Rahîm" isimlerinin yan yana gelişindeki anlamsal tamamlayıcılığı inceler. "Gafûr", kişinin geçmiş günahlarının örtülmesi ve cezadan kurtarılması (def-i mefsedet/negatif durumun izalesi) işlevini görürken; "Rahîm", o kişiye yeni nimetlerin, lütufların ve sevginin bahşedilmesi (celb-i menfaat/pozitif durumun inşası) işlevini üstlenerek ilahi lütfun kusursuzluğunu tamamlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X