اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍۙۖ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fecr Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
6. "Görmedin mi, Rabb'in ne yaptı Âd kavmine;"
7-8. "Ülkeler içinde benzeri yaratılmamış olan, sütunlarla dolu İrem'e;"
Geçmiş Ümmetlerden Alınacak İbretler
Görmedin mi, Rabb’in ne yaptı Âd kavmine; ülkeler içinde benzeri yaratılmamış olan, sütunlarla dolu İrem’e... Âd, Semûd ve Firavun kıssalarının belirtilmesinde üç nükte vardır: Birincisi: Resûlullah’ı inkâr eden Mekke halkına bir uyarı vardır ki onlar da peygamberleri yalanlamış olan önceki kavimlerin başına gelen azap gibi bir akıbetle karşılaşmasınlar. İkincisi, Resûlullah’a (s.a.) ve ona iman edenlere bir teselli vardır. Şöyle ki: O (Mekke) halkının ileri gelenleri ve zorbaları da kendilerinden önce geçenlerin başına gelen felâket gibi bir musibete uğrayacaklardır. Üçüncüsü ise bunda Resûlullah’ın (s.a.) risâletine dair kanıt bulunmaktadır. Çünkü o, ümmî bir peygamber idi; ne okumuş ne de yazmıştı, ne de geçmiş milletlere dair haberleri ve kıssaları bilen kimselerle bir arada bulunmuştu. Onların durumlarını kendisine gelen vahiy yoluyla en ince ayrıntısına kadar bilmesi risâletinin delili olur.
Bu İlâhî beyan iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi bu beyan soru yerinde kullanılır ve onunla görme ve bilme anlamı kastedilir. Yani bilmedin mi ki Rabb’in onlara ne yaptı?! Onlara dair haberler sana ulaşmadı mı?! Bu haberler sana ulaşınca sen de onların helâk olduğunu bilmiş oldun. Ya da onlara dair bu haberler bu sûre vasıtasıyla kendisine bildirilmiştir, daha önceden onun bilgisi kendisinde yoktu. Bu durumda haber, hitap şeklinde belirtilir. İkincisi de bunun bildirme amaçlı söz başı olmasıdır. Şöyle demiş olur: Bil ki! Rabb’in Âd kavmine şöyle şöyle yaptı.
“İrem” hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları Âd’ın babasının İrem olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da kabilenin reisi olduğunu ve Âd’ın kendisine nispet edildiğini söylemişlerdir. Nitekim konuşma esnasında kişi hakkında onun oğlu olmasa da falan Bekr b. Vâil’dendir denir. Kimileri de İrem’in Âd kavminin meskenleri olduğunu söylemiştir. Şöyle de denilmiştir: O, o mekânları bina eden kimsenin adıdır.
Sütunlarla dolu İrem. Kimileri bundan maksat uzun boylu oluşlarıdır denilmiştir. Yani kıssada belirtildiği gibi uzun boylu Âd. Kimileri de uzun sütunlar gibi göğe yükselen muhkem yüksek binalardır demiştir. Bu yorum İrem’in meskenlerden ibaret olduğu şeklindeki yoruma dayanır. Kimileri de şöyle dediler: Direkleri ve germe halatları olan çadırlardır demişlerdir. Onlar çadır ve otağ sahibi kimselerdi. Onların oturdukları meskenleri direklerle kaldırılmış oluyordu.
Ülkeler içinde benzeri yaratılmamış olan... Bazıları bu kavmin şiddetli, kuvvetli, yaratılış bakımından iri, işlerinde basiret sahibi kimseler olarak nitelenmiş olduklarını söylemiştir. Şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “... ve yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldı”; “Bizden daha güçlü kim var?” dediler”. Onlardan hikâye yoluyla meâlen şöyle buyurdu: “...gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi” Allah Teâlâ onları basiret sahipleri olarak niteledi. Gene bina ettikleri ve ülkelerde eşi benzeri bulunmayan meskenlerinin murat edilmiş olması da mümkündür.
Yorum
-
Tera (تَرَى)
İbn Fâris, r-e-y kökünün temel olarak "basiret ve idrak" manasına geldiğini belirtir. Ona göre bu kök, hem gözle görmeyi (rüyet) hem de kalple bilmeyi ve bir kanaate varmayı (re'y) ifade eder. Ayetteki kullanımı, bir şeyi bizzat müşahede etmek ile o şeyin bilgisine kesin bir şekilde sahip olmak arasındaki güçlü bağı temsil eder. Râgıb el-İsfahânî, "rüyet" kelimesinin duyularla görmekten başlayıp, akli bir istidlal ve derin bir kavrayışa kadar uzanan bir anlam yelpazesi olduğunu vurgular. İsfahânî'ye göre bu ayetteki "gördün mü" ifadesi, muhatabın geçmiş milletlerin başına gelenleri, sanki önündeymiş gibi kesin bir bilgi ve basiretle değerlendirmesi gerektiğini anlatır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında "görmek" fiilinin sadece görsel bir eylem olmadığını, ilahi ayetler ve tarihsel olaylar üzerinde "şahitlik ve tefekkür" etmeyi de kapsadığını belirtir. Izutsu'ya göre buradaki rüyet, tarihsel bilincin uyanışını ve ilahi müdahalenin sonuçlarını idrak etmeyi simgeler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin hitap bağlamına dikkat çekerek, bunun muhatabın zihninde canlı bir tasavvur oluşturmayı amaçladığını ve geçmişe dair bilginin görsel bir kesinlik düzeyine çıkarılmasını ifade ettiğini belirtir.
Fe'ale (فَعَلَ)
İbn Fâris, f-e-l kökünün "bir işi ortaya koymak, meydana getirmek ve eylemde bulunmak" manasına gelen asli bir kök olduğunu ifade eder. Ona göre fiil, bir failin bir nesne üzerindeki tesiridir. Râgıb el-İsfahânî, "fiil" (fe'ale) ile "amel" arasındaki farka dikkat çekerek, fiilin her türlü hareketi kapsayan daha genel bir ifade olduğunu, amelin ise bir amaç ve niyet doğrultusunda yapılan daha özel bir eylem olduğunu belirtir. İsfahânî'ye göre ayette "fe'ale" kullanılması, ilahi müdahalenin mutlaklığını ve engellenemez doğasını vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'da ilahi kudretin tarihe olan etkisini tarif etmek için seçildiğini belirtir. Izutsu'ya göre "fe'ale", ilahi iradenin bir hadise olarak tecelli etmesidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ontolojik açıdan fiilin, gizli olan bir iradenin dış dünyada görünür hale gelmesi olduğunu ve bu ayetteki kullanımın ilahi adaletin somut bir eyleme dönüşmesini temsil ettiğini ifade eder.
Rabb (رَبّ)
İbn Fâris, r-b-b kökünün üç temel manada toplandığını belirtir: Bir şeyi ıslah edip tamama erdirmek, malik (sahip) olmak ve bir topluluğun başında bulunup onları yönetmektir. Ona göre "Rabb", mahlukatı yaratan, onları rızıklandıran ve hallerini mükemmelliğe ulaştıran yegâne kudrettir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "terbiye" köküyle olan bağına odaklanır ve Rabb'in, bir şeyi aşama aşama geçirerek kemal noktasına ulaştıran zat olduğunu ifade eder. Ayetteki "Rabbuke" (senin Rabbin) ifadesi, muhataba olan özel korumayı ve rehberliği hissettirir. Arthur Jeffery, kelimenin Proto-Semitik kökenli olduğunu, Aramice ve Süryanice'de "Rabbi" (efendi, büyük) şeklinde karşılık bulduğunu ve bu dillerden Arapça'ya geçtiğini, ancak Kur'an'ın bu kavramı ilahi bir isim olarak merkezileştirdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Rabb kavramının Cahiliye döneminde kabile reisi veya mülk sahibi için kullanıldığını, ancak Kur'an'ın bu terimi alarak mutlak hakimiyet manasıyla yeniden inşa ettiğini ve Allah ile insan arasındaki temel "efendi-kul" ilişkisinin odağı haline getirdiğini savunur. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Rabb kelimesinin yönetme yetkisini içerdiğini, ayette bu ismin kullanılmasının Ad kavmi gibi kendisini mutlak güç sahibi sananlara karşı gerçek otoriteyi hatırlattığını belirtir.
Ad (عَاد)
İbn Fâris, "Ad" kelimesinin özel bir isim olduğunu, ancak kök itibariyle "eskilik, kadimlik" manasıyla veya "geri dönmek" (a-v-d) köküyle ilişkili olabileceğini belirtir. Tarihsel bir kavmin adı olarak, çok köklü ve eski bir geçmişi temsil ettiğini ifade eder. Arthur Jeffery, "Ad" isminin Kur'an'da bahsedilen kadim Arap kabilelerinden biri olduğunu ve bu ismin etimolojik olarak İbranice "Adah" veya diğer Semitik antik isimlerle bağlantılı olabileceğini tartışır. Jeffery'ye göre kelime, Arabistan'ın tarihsel derinliğini yansıtan yerli bir isimdir. Theodor Nöldeke, Ad kavmini tarihsel bir gerçeklikten ziyade, erken Arap epik geleneğinde "çok eski zamanlarda yaşamış devasa ve güçlü topluluklar" için kullanılan jenerik bir isim olarak değerlendirir. Angelika Neuwirth, Ad isminin Mekki sûrelerde genellikle kibir ve azgınlık temasıyla birleştiğini ve kelimenin muhataplar için "yıkılmış büyük bir medeniyetin" sembolü olduğunu ifade eder. Gabriel Said Reynolds, "Ad" kavmine dair anlatıların diğer dini metinlerdeki yapısal benzerliklerine dikkat çekerek, kelimenin Semitik dünyadaki ortak "yıkılmış kadim devler" literatürünün bir parçası olduğunu savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Ad kelimesinin Kur'an'ın ilk muhatapları tarafından bilinen, harabeleri ve efsaneleri dilden dile dolaşan bir topluluğu ifade ettiğini ve etimolojik olarak bu topluluğun güç ve azameti çağrıştırdığını belirtir.
Yorum
Yorum