صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fâtiha Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: fatiha 7, fatiha suresi 7. ayet, gazabedilmiş olanlar, gazap, güzergah, nimet, nimet verilenler, öfke, sapmış, sapmışlar, sırat, yol
-
Gazabına uğrayanların ve sapmışların yolunu değil, lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu.
Cenâb-ı Hak bu âyette kendilerine nimet verilen kimseleri söz konusu etmektedir. Allah Teâlânın hidâyet lütfetmesi sebebiyle her müminin üzerinde birçok nimeti vardır. Ayette sözü edilenler sırât kelimesinin din (iman) mânasına geldiğini göstermektedir, çünkü Allah onu bütün müminlere lütfetmiştir. Bunun yanında âyetin bu kısmını hususi mânaya yoranlar da vardır. Bu durumda mâna iki açıdan ele alınabilir. Birincisi Allah Teâlâ onlara kitaplara ve aklî delillere vakıf olmaları açısından lütufta bulunmuştur. Bu yoruma göre sırât Kur'ân'dan ve çeşitli delillerden ibaret olur. İkincisi ilâhî nimete mazhar kılınanlar din alanında bir özelliğe sahip bulunmuş olur, onlar bu özellik sayesinde bütün müminlerin fevkinde bir yer tutar; meselâ Hz. Dâvûd (a.s.) ve Süleyman'ın, "Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun" şeklindeki sözleri gibi. Bu takdirde ihdina"nın (اهدنا) manası da bu anlayış çizgisi üzerinde seyreder.
İleri sürülen bir üçüncü yorum da özel alana yönlendirilmiş olup müminlerin çoğunu diğerlerinden ayırmış ve âyette sözü edilen nimeti onlara has kılmıştır. Ne var ki âyetin devamında yer alan istisna konumundaki ifade ilâhî iradenin müminlerin tamamına yönelik olduğunu göstermektedir, çünkü sözü edilen irade gazaba, uğramayan ve hak yoldan sapmayanları hedef almıştır.
"Lütuf ve ikramda bulunduğun kimseler." Mu'tezile kelâmcılarına göre Cenâb-ı Hakk'ın, ilâhî gazaba uğrayanlara ve sapmışlara yönelik olmayıp sadece müminlerden birine has olan herhangi bir lütfu söz konusu değildir, çünkü Allah Teâlânın insana olan lütfu mutlaka dinî açıdan en elverişli olanı vermesi (aslah) ve rızâsına uygun düşen davranış biçimini beyan etmesi şeklinde olur, bu ise bütün kâfirlere de verilmiş bulunmaktadır. Şu halde Mu'tezile'nin anlayışına göre (âyette görüldüğü üzere) ilâhî lütuflarda müminlere has bir ayırıma gitmek mümkün değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Gazaba uğrayanların ve sapmışların kimler olabileceği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimler ikisinin de aynı konumda olduğunu söylemişlerdir, çünkü doğru yoldan sapmış olan herkes ilâhî gazaba müstahak olmuş, gazaba uğrayan herkes de hak yoldan ayrılmış olmakla vasıflandırılma konumuna düşmüş demektir. Bazıları da gazaba uğrayanların yahudiler olduğunu söylemiştir. Yahudilerin özel olarak bu kötü vasıfla anılmaları, hıristiyanlarda görülmeyen gerçeğe karşı ısrarlı direnişleri ve azgınlığa varan kibirleri yüzündendir. Meselâ Hz. İsanın nübüvvetini inkâr edişleri, onu öldürmeye koyulmaları -ki bu tür davranışlar hıristiyanlardan sâdır olmamıştır-, ayrıca Allah Teâlâ hakkında, "Allah'ın eli sıkıdır" demeleri, yine şu âyet-i kerîmede sözü edilen ifadeleri: "Andolsun ki, Allah fakir biz ise zenginiz' diyenlerin sözünü Allah işitmiştir". Bir de Cenâb-ı Hakk'ın yahudiler hakkındaki beyanı: "İnsanlar içinde müminlere karşı düşmanlık gösterenlerin en şiddetlisi olarak yahudilerle müşrikleri göreceksin". Bunlardan başka puta tapanlara karşı ileride gelecek bir peygamber sayesinde zafer kazanacaklarını arzu ettikleri ve bunu söyleyip durdukları halde Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme iman etmeyişleri, şiddetli direnişleri ve içlerinde nifak hareketinin baş göstermesi; işte bütün bunlar yüzünden, sapıklık vasfında başkalarıyla beraber bulunmakla birlikte, özel olarak ilâhî gazaba da müstahak olmuşlardır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bu konuda başka bir yorum da söz konusu olup günahları iki gruba ayırmak mümkündür. Bazı günahlar var ki ilâhî gazabı gerektirir; bu, inkâr (كفر) türünü teşkil eder. Bir kısmı da sapıklık (ضلالة) vasfını taşır bu da inkârın dûnunda kalır; Hz. Mûsa'nın (a.s.), "Ben o işin sonunun ne olacağını düşünmeyenlerden (dâllîn) biri durumunda iken yaptım" demesi gibi. Fâtiha sûresinde hidâyetin ehli bulunanlara nisbet edilmesi, her türlü sapıklıktan ve Allah'ın gazabını celbeden bütün davranışlardan O'na sığınılması eyleminde -kurtuluş ve ebedî selâmete eriş ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür- Mu'tezile'nin aslah telakkisinin reddi vardır. Ayrıca Fâtiha'nın ikiye taksim edildiğini haber veren hadiste âlemlerin Rabb'inin, kulun kendisine arzedeceği ihtiyaçları yerine getireceğinin şaşmaz vaadi vardır, çünkü O, kutsî hadisinde şöyle buyurmuştur: "Namazı benimle kulum arasında ikiye ayırdım (kuluma ne isterse verilecektir)."
Şu da var ki Cenâb-ı Hak sözü edilen hadiste sûrenin ikinci yarısını kuluna ait kılmıştır. Fâtiha'nın bu bölümünün muhtevasında mevcut olan unsurlar ihtiyaç içinde bulunulduğunun arzı, dileklerin ulûhiyyet makamına sunuluşu, sûrede bahis konusu edilen iyi vasıflara ulaşma yolunda O'ndan yardım istenmesi ve kötü niteliklerden kendisine sığınılmasından ibarettir. Bütün bu sayılanlar -Mu'tezile'nin ileri sürdüğü gibi- doğuştan kulun taşıyacağı nitelikler değildir. Şu halde kulun, emrettiği hususlarda Rabb'ine icabet etmesinin gerektiği kanıtlanmış oldu. Allah da itaati halinde kuluna söz konusu iyi sonuçları vereceğini vaad etmiştir; şüphe yok ki O, vaadinden caymaz. Allah Teâlâ sûrenin ilk yarısının içerdiği hususları kuluna emrettiği ve kul da bir taraftan kendi nefsini muâheze ederken diğer yönden bütün samimiyetiyle ilâhî emri yerine getirmeye çalıştığı halde nasıl olur da Mu'tezile'nin aslah telakkisi yürürlük kazanabilir? Nasıl olur da lütuf ve ihsan sahibi olan Allah kuluna vaad ettiği şeyi yerine getirmez? Hiçbir zaman bunun olamayacağı açıktır. Üstelik Cenâb-ı Hak, "Bana dua edin, kabul edeyim" buyurmuştur; ayrıca bu âyetten başka, vaadini yerine getireceğini, verdiği sözden asla caymayacağını ifade eden âyetler.
Hz. Peygamber Fâtiha'nın okunmasına dair bir hadisinde bu sûreyi Tevrat ve İncil'in muhtevasından daha üstün bir konumda göstermiş, onu Kur'ân'ın üçte ikisine denk tutmuş, din, beden ve dünya alanında söz konusu olabilecek çeşitli hastalıklardan şifa vesilesi kılmış, ayrıca her türlü sapıklıktan kurtulma ve bütün nimetlere ulaşma vasıtası yapmıştır. Sadece Allah'tan yardım dileriz.
Resûl-i Ekrem Fâtiha'ya nisbet ettiği isimlerle onun İslâm'daki üstün yerini ve paha biçilmez değerini açıklamış, Kur'ân'ın kendisiyle başlaması sebebiyle onu "Fâtihatü'l-Kur'an (فاتحة القرآن)" diye isimlendirmiştir. Yine Resûlullah'tan, (s.a.) namazda Kur'ân okumaya Fâtiha ile başladığı rivayet edilmiştir. Söz konusu sûre, mushafların ve Kur'ân'ın yazılmasında başlangıç teşkil ettiğinden, "Fâtihatü'l-kitâb (فاتحة الكتاب)" namaz içindeki kırâate esas oluşturduğundan "ummul-Kur'ân" (ام القرآن) diye de isimlendirilmiştir. Denildi ki burada umm (أم) "asıl" demektir; bunun mânası Fâtihanın muhtevasından hiçbir şeyin neshe ve hükmünün kaldırılmasına ihtimal taşımamasıdır, bu açıdan sûre asıl olmuştur. Fâtiha namazın rekatlarında tekrar edildiğinden Mesânî (المثاني) diye de adlandırılmıştır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Fâtiha'da Cenâb-ı Hakk'ın "ihdina (اهدنا)" diye başlayıp sonuna kadar devam eden beyanında, şimdiye kadar söylediklerimizden başka iki yorum daha vardır; şu açıdan ki "bize doğru yolu göster" meâlindeki ilâhî kelâm, sûrenin, sonuna kadar içerdiği muhtevanın bir bakıma yerini tutan bir dua cümlesidir, çünkü bu kısımda söz konusu dua cümlesinin açıklamasından başka bir şey yoktur. Birincisi Allah'ın dinini bütün samimiyetiyle benimseyen kimselere O'nun nimetlerinin hatırlatılması, kendilerinin buna muvaffak kılınması ve hak ettikleri bir alacak olmadığı halde Cenâb-ı Hakk'ın onlara lütufta bulunmasıdır, ikincisi de kulların her türlü sapma, ilâhî gazap, dalâlet ve günahtan endişe edip bunlardan kurtulmak için Allah'a sığınmasıdır. Bu da "gazaba uğrayanların ve sapmış olanların yolu değil" meâlindeki ilâhî kelâmın işaret ettiği bir mânadır. Bütün güç ve kudret yüce ve ulu Allah'a aittir.
Yorum
-
Sırat (صِرَاطَ)
Bu ayette "nimet verilenlerin yolu" olarak özelleşen kelimenin etimolojisi, hem Arapçanın ses yapısı hem de dış dillerle olan tarihsel etkileşimi üzerinden tahlil edilir. İbn Fâris, s-r-t kökünün dildeki asıl manasının "yutmak" olduğunu, ana yolun yolcuları adeta içine alıp hızla ilerletmesi sebebiyle bu ismi aldığını belirtir; bu bağlamda nimet verilenlerin yoluna girmenin, o ilahi istikamette kaybolup gitmek ve onun tarafından kuşatılmak anlamına geldiğini sezdirir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "dosdoğru ve geniş yol" manasına dikkat çekerek, bu yolun sadece bir patika değil, üzerinde yürüyenlerin birbirine engel olmadan ilerleyebileceği kadar vasi bir hakikat caddesi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Latince "strata" (taş döşeli ana yol) kelimesinden Yunancaya, oradan Süryaniceye "estrata" olarak geçtiğini ve nihayetinde Arapçaya "sırât" formunda girdiğini detaylıca savunur. Theodor Nöldeke, Roma askeri yollarının etkisiyle Sami dillerine giren bu terimin, Kur'an'da somut bir yol kavramından soyut ve manevi bir hidayet rotasına dönüştürüldüğünü belirtir. Christoph Luxenberg, kelimenin Süryanicedeki "estrata" (yol, yön) kullanımıyla olan doğrudan bağını vurgulayarak, ayetteki "nimet verilenlerin yolu" ifadesinin kadim Ortadoğu monoteist geleneklerindeki "doğru öğreti" algısıyla örtüştüğünü savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Arapçadaki "sin" ve "sad" harfleriyle okunuş varyantlarına değinerek, "sad" harfiyle kullanımın kelimeye kazandırdığı fonetik sertliğin, yolun sarsılmazlığını ve değişmezliğini etimolojik olarak pekiştirdiğini tahlil eder.
En'amte (اَنْعَمْتَ)
İlahi lütfu ifade eden bu eylemin etimolojisi, n-'-m kökünün barındırdığı "yumuşaklık" ve "rahatlık" anlamları çerçevesinde şekillenir. İbn Fâris, n-'-m kökünün dildeki temel anlamının yumuşaklık, pürüzsüzlük ve hayatta sağlanan kolaylık olduğunu belirterek, "nimet" kelimesinin de bu kökten gelerek insanın hayatını zorluktan kurtarıp kolaylaştıran her türlü lütfu temsil ettiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "in'âm" eyleminin sadece bir iyilik yapmak değil, karşıdakine onu mutlu edecek ve hayatını güzelleştirecek bir bağışta bulunmak olduğunu, ayetteki "en'amte" (nimet verdin) ifadesinin ise bu lütfun doğrudan Allah'ın zatından sadır olan ve süreklilik arz eden bir ihsan olduğunu vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin geçmiş zaman kipiyle (en'amte) kullanılmasının, hidayet ve nimetin tarihsel bir gerçeklik olduğunu ve bu nimetin geçmişteki salih kullar üzerinde somutlaştığını, dolayısıyla soyut bir kavramdan ziyade yaşanmış bir hidayet tecrübesine işaret ettiğini tahlil eder. Toshihiko Izutsu, n-'-m kökünün Kur'an semantiğinde "şükür" kavramıyla zıtlık ve bütünlük oluşturduğunu; Allah'ın in'âmına (nimet vermesine) karşılık kulun şükürle mukabele etmesi gerektiğini, bu kelimenin Allah ile kul arasındaki "minnet ve bağlılık" ilişkisinin etimolojik temeli olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, nimetin kapsamının sadece maddi unsurlar olmadığını, etimolojik kökündeki "yumuşaklık" ve "huzur" anlamlarından hareketle, en büyük nimetin kalp huzuru ve hidayet olduğunu belirtir.
el-Mağdûb (الْمَغْضُوبِ)
Gazaba uğramışlık halini niteleyen bu ism-i mefulün etimolojisi, sertlik ve şiddetli tepki anlamlarına dayanır. İbn Fâris, g-d-b kökünün asıl manasının "sertlik ve katılık" olduğunu, hatta Arapların çok sert kaya parçasına ve sağlam kalkanlara bu kökten isimler verdiğini belirterek; gazabın, yumuşaklığın (nimetin) zıddı olarak ilahi bir "katılık ve dışlama" hali olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, gazabı "intikam almak gayesiyle kalpteki kanın kaynaması ve heyecanı" olarak tarif eder; ancak Allah'a nispet edildiğinde bunun beşeri bir duygu değil, kötülüğe karşı gösterilen ilahi bir ceza ve adaletin tecellisi olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin semantik alanını analiz ederken, "gazab"ın Kur'an'da rastgele bir öfke değil, ilahi sözleşmeyi kasten bozanlara karşı gösterilen teolojik bir tepki olduğunu, "el-mağdûb" formunun ise bu durumun o topluluklar üzerinde kalıcı bir nitelik (sıfat) haline geldiğini gösterdiğini tahlil eder. Gabriel Said Reynolds, kelimenin ayetteki bağlamını Geç Antik Çağ dini polemikleriyle ilişkilendirerek, "gazaba uğrayanlar" ifadesinin tarihsel olarak belirli gruplara (özellikle Yahudi geleneklerine) yapılan bir atıf olarak anlaşıldığını, ancak etimolojik olarak hakikati bildiği halde ona karşı çıkan herkesi kapsayan geniş bir anlama sahip olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin meful kalıbında (gazaba uğramış) gelmesinin, bu durumun bir sonuç olduğunu, yani kişinin kendi iradesiyle yaptığı eylemler neticesinde ilahi adaletin bir yansıması olarak bu konuma düştüğünü ifade eder.
ed-Dâllîn (الضَّالّ۪ينَ)
Sapanlar veya yolunu kaybedenler anlamına gelen bu kelimenin etimolojisi, d-l-l kökünün barındırdığı "yoldan çıkma" ve "kaybolma" anlamları üzerinden incelenir. İbn Fâris, d-l-l kökünün asıl manasının bir şeyin kaybolması, izinin silinmesi ve doğru yoldan sapılması olduğunu belirterek; sütün suda kaybolmasına da bu kökten bir kelime kullanıldığını, dolayısıyla dalaletin hakikatin içinde yok olup gitmek veya yolu şaşırmak anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "dalâlet"i doğru yoldan ister kasten ister hataen olsun sapmak şeklinde tanımlar ve bunu ikiye ayırır: Biri mutlak sapıklık, diğeri ise yolunu bulamayıp hayrette kalmaktır; ayetteki kullanımın ise hidayetin zıddı olarak hakikatten tamamen uzaklaşmayı nitelediğini vurgular. Arthur Jeffery, d-l-l kökünün Arapçadaki dini kullanımının, Süryani ve Arami dillerindeki "doğru yoldan sapan, heretik" anlamındaki köklerle paralel bir gelişme gösterdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik evrimini tahlil ederken, başlangıçta çölde yolunu kaybetmek gibi fiziksel bir anlam taşıyan kelimenin, Kur'an'ın nüzulüyle birlikte ahlaki ve teolojik bir sapmayı, yani Allah'ın rehberliğini (hidayeti) reddetmeyi veya görememeyi ifade eden temel bir terime dönüştüğünü belirtir. Gabriel Said Reynolds, "dâllîn" kelimesinin tarihsel tefsir geleneğinde Hristiyanlara işaret eden bir kullanım kazandığını hatırlatmakla birlikte, etimolojik olarak kelimenin bilgisizlik veya yanlış yönlendirme sonucu ana yoldan (sırât) uzaklaşan tüm insanlık durumlarını kapsadığını tahlil eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin çoğul ve süreklilik bildiren yapısının, bu sapmanın bir tercih veya karakteristik bir özellik haline gelmiş olması durumuna işaret ettiğini belirtir.
Yorum
Yorum