Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 70. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 70. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِمَنْ ف۪ٓي اَيْد۪يكُمْ مِنَ الْاَسْرٰٓىۙ اِنْ يَعْلَمِ اللّٰهُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ خَيْراً يُؤْتِكُمْ خَيْراً مِمَّٓا اُخِذَ مِنْكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-nnebiyyu kul limen fî eydîkum mine-l-esrâ in ya’lemi(A)llâhu fî kulûbikum ḣayran yu/tikum ḣayran mimmâ uḣiże minkum veyaġfir lekum(k) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey peygamber! Elinizdeki esirlere şöyle de: 'Eğer Allah sizin kalplerinizde bir düzelme görürse sizden alınandan daha iyisini size verir ve sizi bağışlar.' Allah engin rahmet ve mağfıret sahibidir.

      Ey peygamber! Elinizdeki esirlere şöyle de: Eğer Allah sizin kalplerinizde bir düzelme görürse sizden alınandan daha iyisini size verir. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Ayet Abbas b. Abdülmuttalib ve arkadaşları hakkında inmiştir. İbn Abbas da aynen şöyle diyor: Hz. Peygamber'e dediler ki: Senin getirdiğine iman ettik ve senin Allanın elçisi olduğuna şahitlik ederiz. Bunun üzerine eğer Allah sizin kalplerinizde bir düzelme görürse mealindeki ayet inmiştir. Yani eğer Allah sizin kalplerinizde imana dair bir inanç (إيمانا) ve elçisini tasdik fiili görürse. Sizden alınandan daha iyisini size verir. Yani iman ve tasdik. Dolayısıyla Cenab-ı Hak sizin başınıza gelenin yerine bunun daha iyisini verir. Fakat bunda ve başka ayetlerde şu durum vardır ki bir fiilin benzerini yapanlar bu konuda eşittirler. Söz konusu kişi için gerçekleşeceği bildirilen vad yerine gelecektir. Eğer Allah sizin kalplerinizde bir düzelme görürse. Bu, Cenab-ı Hakk'ın onların kalplerinde inanacaklarına dair görmüş olduğu imandır. Sizden alınandan daha iyisini size verir. Yani size daha iyisini verdi. Bu imandır. Kıssada belirtilmiş olan sizden alınan mallardan daha iyisi. "fe'ale" (فعل) yerine "yefalü" (يفعل) kalıbı kullanılabilir. Tıpkı "iz yekülü'l-munafiküne" (إذ يقول المنافقون) beyanı gibi. Yani "iz kale'l-munafıküne" (إذ قال المنافقون). Bu kullanım Kur'an'da çoktur. Buna göre daha iyisini size verir mealindeki beyan, "daha iyisini size vermiştir" anlamındadır. Yine size verir mealindeki ayetin şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani sizden alınandan daha iyisini ahirette size verir ve sizi mükafatlandırır. En doğrusunu Allah bilir.

      Sizi bağışlar. Allah engin mağfiret sahibidir. Yani şirk döneminde yaptığınız günahlarınızı bağışlar. Tıpkı "eğer onlar vazgeçerlerse, artık Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir" mealindeki beyanda bildirildiği gibi. Yani günahları bağışlayıcıdır. O, affedicidir. Rahmet sahibidir. Onlara müslüman oldukları dönemde merhamet eder. Yine sizden alınandan daha iyisini size verir mealindeki beyan şu anlama da gelebilir: Yani sizden alınan fidyeler. Yahut Mekke'de onlardan alınanlar. Cenab-ı Hak onlara dünyada mal ve bunun dışındaki şeyler arasından kendilerinden alınandan daha iyisini vereceğini bildirmiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        en-Nebiyyu (النَّبِيُّ)

        Kelimenin kökü n-b-e harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "önemli ve büyük bir haber (nebe'), yüksek bir yer ve tümsek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebî" kavramını, Allah'tan akıl sahibi varlıklara dünya ve ahiret faydası sağlamak üzere o büyük ve önemli haberi (vahyi) getiren, manevi olarak yüksek (mürtefi) şahsiyet olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu ayette Hz. Muhammed'e "Nebî" unvanıyla hitap etmesinin stratejik ve psikolojik anlamına dikkat çeker. Esirlerle (yani mağlup olmuş düşman askerleriyle) konuşma görevi sıradan bir devlet başkanına veya ordu komutanına değil, ilahi nizamın temsilcisi olan "Nebî'ye" verilmiştir. Bu kullanım, düşmana karşı yürütülen siyasetin intikam veya kabilevi bir kibir üzerinden değil, doğrudan vahyin rehberliğindeki o "yüce/yüksek" ahlaki ve teolojik otorite üzerinden kurulduğunu gösterir.

        el-Esrâ (الْأَسْرَىٰ)

        Kelimenin kökü e-s-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi deri bir kayışla (isâr) sıkıca bağlamak, hapsetmek ve tutmak" olduğunu belirtir. Savaşta yakalanan kişiye "esir" denmesinin sebebi, kaçmaması için fiziki olarak bağlanmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "esîr" (çoğulu esrâ) kelimesini, savaşta canlı olarak ele geçirilip bağlanan ve hürriyeti elinden alınan kişi olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Bedir savaşındaki esirlerin sosyolojik durumunu ve ayetin bu kelime üzerinden kurduğu tarihi bağlamı inceler. Öztürk'e göre bu esirler (esrâ) arasında Hz. Peygamber'in amcası Abbas gibi kendi yakın akrabaları ve Mekke'nin aristokratik elitleri de bulunmaktaydı. Ayet, esirleri köleleştirilecek bir eşya (ganimet) gibi görmez; onlara hitap ederek (muhatap alarak), kendi elleriyle ödedikleri fidyenin ardındaki o büyük teolojik ve ahlaki kırılmayı (islam'a geçiş ihtimalini) onlara sunar.

        Ya'lemi (يَعْلَمِ)

        Kelimenin kökü a-l-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin izini sürmek, işaretini kavramak ve onun hakikatine mutlak surette vakıf olmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ilim eylemini "bir durumu hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın, olduğu gibi, tüm içyüzüyle kavramak" olarak açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Eğer Allah bilirse..." (in ya'lemillâhu) ifadesindeki ilahi idrakin mahiyetini vurgular. Aydar'a göre Allah, esirlerin dilleriyle söyledikleri diplomatik yalanları veya sadece canlarını kurtarmak için takındıkları sahte tavırları değil; doğrudan doğruya onların ruhlarındaki o en gizli, henüz eyleme dökülmemiş potansiyel niyeti "bilir". Bu bilgi (ilim), yeryüzündeki hiçbir sorgu melekesinin veya istihbaratın ulaşamayacağı kadar derin bir şeffaflık testidir.

        Kulûbikum (قُلُوبِكُمْ)

        Kelimenin kökü k-l-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi çevirmek, döndürmek, altüst etmek ve bir halden başka bir hale geçmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kalb kavramını; inancın, kararların, sevginin ve düşmanlığın üretildiği o metafiziksel ve psikolojik merkez olarak açıklar. Duygular sürekli değiştiği ve halden hale geçtiği için bu merkeze kalb (çevrilen/dönen) denmiştir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "kalplerinizde" (fî kulûbikum) kelimesinin kökenindeki "altüst olma/inkılap" mefhumuna dikkat çeker. Mekke ordusunun aristokratları Bedir'de esir düşerek, hayatlarında ilk defa o devasa kabile kibrinin yenilgisiyle yüzleşmişler ve derin bir sarsıntı yaşamışlardır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, bu esirlerin kalpleri bizzat yenilginin travmasıyla "altüst olmuş" (k-l-b), katı inatları kırılmış ve içlerinde yeni bir inancın/farkındalığın filizlenmesine elverişli, sürülmüş bir toprak haline gelmiştir.

        Hayran (خَيْرًا)

        Kelimenin kökü h-y-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "seçmek, meyletmek, şerrin/kötülüğün zıddı ve üstün/faydalı olan" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kavramını, bütün insanların fıtraten arzuladığı akıl, adalet, fazilet ve faydalı nesneler olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "hayr" kelimesinin üst üste iki kez farklı bağlamlarda kullanılmasının (kalplerinizde bir hayır bilirse, size alınanlardan daha hayırlısını verir) yarattığı muazzam semantik simetriyi analiz eder. Kılıç'a göre ilk "hayır", esirlerin kalbindeki hidayet arzusu, tevhid eğilimi ve kibirden arınma niyetidir. İkinci "hayır" ise, Allah'ın onlara esaretten kurtulmak için ödedikleri dünyevi paradan (fidyeden) çok daha değerli olan bir şeyi (imanı, ahiret kurtuluşunu ve İslam devletindeki onurlu yurttaşlığı) lütfetmesidir. Manevi hayır, maddi kaybı fazlasıyla telafi edecek olan mutlak bir zenginliktir.

        Uhize (أُخِذَ)

        Kelimenin kökü e-h-z harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi avuçlamak, tutmak, sarmak, kavramak ve ele geçirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eylemini, bir şeyi zor kullanarak veya rıza ile kendi mülkiyetine/tasarrufuna almak olarak tanımlar.

        Gabriel Said Reynolds, eylemin edilgen (meçhul) formda, "sizden alınan" (mimmâ uhize minkum) şeklinde kullanılmasının inceliğine dikkat çeker. Esirler fidyelerini kendi elleriyle ödemiş ve Müslümanlar bu malları tahsil etmiştir. Ancak Kur'an, özneyi gizleyerek (edilgen yapı kullanarak), bu tahsilatın kılıç hakkı veya sıradan bir savaş ganimeti gibi görünmesinden ziyade; bunun teo-politik bir bedel (şirk sistemine verilen desteğin faturası) olduğunu vurgular. Alınan mal (fidye) fiziksel bir eksilme olsa da, ayet bu eksiği ilahi bir vaatle kapatır.

        Yağfir (وَيَغْفِرْ)

        Kelimenin kökü ğ-f-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, saklamak ve kirlenmekten korumak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, mağfiret kavramını, Allah'ın kulunun işlediği kusurların, inkarın ve günahların üzerini örtmesi, kulu dünyada ve ahirette bu suçların utancından ve cezasından koruması olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, İslam öncesi yıllarca Müslümanlara işkence etmiş, Kâbe'yi putlarla doldurmuş ve Bedir'de İslam'ı yok etmek için kılıç çekmiş (en ağır suçları işlemiş) bu esirlere yönelik "Sizi bağışlar / günahlarınızı örter" (yağfir lekum) vaadinin, İbrahimi merhamet teolojisindeki devrimci karakterini inceler. Izutsu'ya göre, insanın geçmişindeki günah arşivi (şirk ve cinayet) ne kadar devasa olursa olsun; kalpteki o saf ve samimi niyetin (hayrın) tek bir kıvılcımı, Allah'ın "Ğafûr" sıfatını harekete geçirmeye ve tüm o karanlık geçmişin üzerini ebediyen "örtmeye" (ğ-f-r) yeterlidir. Bu, İslam ahlakının düşmanı dahi dönüştüren o mutlak kapsayıcılığıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X