Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 53. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 53. Ayet

    ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّراً نِعْمَةً اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۙ وَاَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike bi-enna(A)llâhe lem yeku muġayyiran ni’meten en’amehâ ‘alâ kavmin hattâ yuġayyirû mâ bi-enfusihim(ﻻ) veenna(A)llâhe semî’un ‘alîm(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bu böyle olmuştur; çünkü Allah, bir topluluğa lütfettiği nimetini, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez ve Allah her şeyi işitip bilmektedir.

      Bu böyle olmuştur. Yani belirtmiş olduğu bu azap ve ceza. Çünkü Allah, bir topluluğa lütfettiği nimetini, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın onlara bahşettiği nimet, gönderdiği peygamberler ve indirdiği kitaplardır. Allah değiştirmez. Yani bu nimetleri. Onlar kendilerini değiştirmedikçe. Yani yalanlama, reddetme ve kabulden kaçınma gibi davranışlarını. Bu, tıpkı şu ilahi beyanlar gibidir: "Biz bir resul göndermedikçe azap da etmeyiz", "Merkezinde halka ayetlerimizi okuyan bir peygamberi göndermedikçe Rabb'in memleketleri helak etmez". Bazıları da şöyle demiştir: Allah, bir topluluğa lütfettiği nimetini, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez. Yani Allah'ın nimetlerine yönelik şükrü O'nun dışında bir varlığa yöneltmedikçe ve O'ndan başkasına kulluk etmedikçe. Yani onlar kendilerini değiştirmedikçe, dolayısıyla Allah'ın dışında bir varlığa ibadet etmedikçe ve kendilerine nimet bahşedenin dışında birine şükretmedikçe Cenab-ı Hak, onlara lütfettiği nimetleri değiştirmez. Böyle bir durumda ise Allah onlara lütfettiği nimetleri değiştirir. Aynı şekilde İbn Abbas bu beyan hakkında şöyle demiştir: "Nimetlerden bir nimet". Eğer onlar bu nimetin şükründen kaçınırlarsa Allah bunu değiştirir ve onlardan alır. İkincisi, bunun dini nimet olması da mümkündür. Bu, onların doğru yolu herhangi bir ümmetten daha fazla benimseyeceklerine dair yemin etmelerinden sonra peygamberleri yalanlamaları, kitapları reddetmeleri, İslam ve tevhidi bırakıp şirk ve küfrü tercih etmeleridir. Dolayısıyla onlar durumlarını değiştirmeyi tercih ettiklerinde Cenab-ı Hak da onlar hakkındaki muamelesini değiştirmiştir.

      Bu böyle olmuştur; çünkü Allah, bir topluluğa lütfettiği nimetini, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri dünyevi nimettir. Bu, onlar hakkında kendileri değiştirmedikçe değişikliğe uğramaz. Kendilerinin değiştirmesi de ya bu nimete şükrü terketmek veya bunu lütfedenin dışında birine şükrü yöneltmekle olur. Onlar için bu değiştirildiğinde yerine bir şey konularak değiştirilir. Bu durum ise hakikatte değiştirme değildir. Allah her şeyi işitip bilmektedir. Denildi ki: Yani kendisine şükreden ve hamdedenin şükrünü işitendir. Kul şükrettiğinde nimetini arttırmasını bilendir. Bu beyan şu anlama da gelebilir: İşitendir. Yani icabet edendir. Bilendir. Yani onların ihtiyaçlarını ve faydasına olanları. Yine bu beyan şu anlama da gelebilir: O, gizledikleri ve açığa vurdukları sözleri işitendir. Onların gizledikleri fiil ve kötülükleri bilendir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        Kelimenin kökü d-e-l harflerinden oluşur (İşaret ismidir).

        İbn Fâris, bu kelimenin uzağı işaret eden bir edat olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zâlike" işaret isminin yüksek bir makamı veya gerçekleşmiş olan devasa bir hadiseyi (Firavun'un helaki ve Bedir zaferi gibi) vurgulamak için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki kullanımı; azap, değişim ve helak süreçlerinin rastgele olmadığını, bir önceki ayette anlatılan o sarsılmaz ilahi yasaya (sünnetullaha) dayandığını kesin bir dille mühürler.

        Yekun (يَكُ)

        Kelimenin kökü k-v-n harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin var olması, meydana gelmesi ve sabitlik" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ayette "yekûn" kelimesindeki 'n' harfinin düşürülerek "yeku" şeklinde kısaltılmasının, Arap belagatinde eylemin "kesinliğini, süratini ve kolaylığını" ifade ettiğini belirtir. Allah'ın bir nimeti değiştirmemesi veya değiştirmesi, O'nun için hiçbir zorluk barındırmayan, mutlak iradesiyle anında gerçekleşen bir varoluşsal (kevni) durumdur.

        Muğayyiran (مُغَيِّرًا)

        Kelimenin kökü ğ-y-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir durumdan başka bir duruma geçmek, başkalaşmak ve farklılaşmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tağyir" eylemini, bir şeyin özünü veya niteliğini bozarak onu eski halinden saptırmak olarak tanımlar. Allah'ın bir nimeti "değiştirmemesi", O'nun lütfunun sürekliliğini; ancak insanın kendi iç dünyasını bozması durumunda bu nimetin geri alınarak "başkalaştırılacağını" (muğayyir) ifade eder.

        Ni'meten (نِّعْمَةً)

        Kelimenin kökü n-a-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "iyilik, güzellik, rahatlık, yumuşaklık ve zorluğun zıddı" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ni'met" kavramını, insanın yaşamını kolaylaştıran, ona mutluluk ve esenlik veren her türlü ilahi bağış olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu, nimet kavramının Kur'an'daki ontolojik işlevini analiz eder. Izutsu'ya göre nimet, sadece maddi bir zenginlik değil; Firavun için Mısır'daki iktidar, Mekke müşrikleri içinse Kâbe'nin muhafızlığı ve ticari prestijdir. Allah bu nimeti başlangıçta karşılıksız bir lütuf olarak vermiş; ancak bu nimet, "şükür" ile korunması gereken bir emanettir. Nimetin elden gitmesi, ilahi bir cimrilik değil, insanın o nimeti taşıma ehliyetini kaybetmesidir.

        En'amehâ (أَنْعَمَهَا)

        Kelimenin kökü n-a-m harflerinden oluşur.

        (Yukarıdaki "Ni'meten" kelimesiyle aynı kökten gelen "if'âl" babında bir fiildir).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin geçmiş zaman kipiyle (en'ame - lütfetti) kullanılmasının önemine değinir. Allah, insanlara hidayeti, gücü ve imkanları "önceden" vermiştir. Bu, ilahi iradenin insana sunduğu bir "kredi" gibidir. Öztürk'e göre bu kelime, Allah'ın insanlığa karşı olan ilk adımının her zaman merhamet ve lütuf (in'am) olduğunu, azabın ise ancak bu lütfa nankörlükten sonra geldiğini kanıtlar.

        Kavmin (عَلَىٰ قَوْمٍ)

        Kelimenin kökü k-v-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ayakta durmak, süreklilik, bir işi üstlenmek ve bir araya gelmiş topluluk" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesini, belirli bir amacı veya kimliği olan, organize bir şekilde hareket eden insan topluluğu olarak tanımlar. Ayette tekil bir şahıstan değil de "kavm"den (toplumdan) bahsedilmesi; nimetlerin ve felaketlerin sosyolojik bir doğaya sahip olduğunu, bir toplumun genel gidişatı (ahlakı) bozulmadıkça o toplumun topluca cezalandırılmayacağını gösteren evrensel bir yasadır.

        Yuğayyirû (يُغَيِّرُوا)

        Kelimenin kökü ğ-y-r harflerinden oluşur.

        (Etimolojik arka planı "muğayyiran" ile aynıdır).

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin ayetteki psikolojik merkez olduğunu belirtir. Kılıç'a göre Allah, dış dünyadaki (sosyal/siyasi) durumu değiştirmeden önce, insanların "kendi içlerindeki" durumu (enfüs) değiştirmelerini şart koşmuştur. Bu, tarihin motorunun insan psikolojisi ve iradesi olduğunu söyleyen muazzam bir sosyo-psikolojik kanundur.

        Enfüsihim (مَا بِأَنفُسِهِمْ)

        Kelimenin kökü n-f-s harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "nefes almak, bir şeyin dışarı çıkması, ruh, can ve bir varlığın özü/kendisi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nefs" (çoğulu enfüs) kavramını, insanın hayvani dürtüleri, iradesi, bilinci ve karakterinin toplamı olan o "içsel merkezi" olarak tanımlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin Kur'an'daki devrimci karakterini inceler. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "enfüsihim" (kendilerindekini/içlerindekini), bir toplumun ahlaki pusulasıdır. Bir toplumda dürüstlük yerini yalana, adalet yerini zulme, tevhid yerini şirke bıraktığında (yani içsel bir değişim/tağyir yaşandığında); Allah'ın onlara sunduğu güvenlik ve zenginlik nimeti de zorunlu olarak elden çıkar. Firavun'un boğulması ve Kureyş'in Bedir'deki mağlubiyeti, aslında çok daha önceden onların "iç dünyalarındaki" (nefslerindeki) o çürüme ve değişimle başlamıştır.

        Semî'un (سَمِيعٌ)

        Kelimenin kökü s-m-a harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "sesi algılamak, kulak vermek, anlamak ve icabet etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Semî'" sıfatını Allah'a nispet edildiğinde; her türlü fısıltıyı, duayı, kibrin sesini ve toplumların içindeki o gizli kırılmaları bütünüyle işiten ve farkında olan mutlak idrak olarak açıklar.

        Alîm (عَلِيمٌ)

        Kelimenin kökü a-l-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin izini sürmek, işaretini kavramak ve onun hakikatine mutlak surette vakıf olmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ilim eylemini "bir durumu hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın, olduğu gibi kavramak" olarak tanımlar.

        Gabriel Said Reynolds, ayetin sonundaki "Semî' ve Alîm" (işiten ve bilen) ikilisinin (fasılasının), "nefslerdeki değişim" yasasıyla olan bağlantısını vurgular. Reynolds'a göre Allah, bir topluma verdiği nimeti geri alırken sadece onların dışarıdan görünen eylemlerine (amellerine) bakmaz; O, bizzat o toplumun içinde yükselen kibrin sesini "Semî'" sıfatıyla işitir ve kalplerindeki (nefslerindeki) o sessiz niyet değişimini "Alîm" sıfatıyla bilir. Bu iki sıfat, ilahi adaletin hiçbir detayı kaçırmayan kusursuz bir denetim mekanizması olduğunu tesciller.

        Yorum

        İşleniyor...
        X