اِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ غَرَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ د۪ينُهُمْۜ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enfâl Sûresi, 49. Ayet
Daralt
X
-
O sırada münafıklar ve kalpleri çürük olanlar, "Bunları dinleri aldattı" diyorlardı. Oysa her kim Allah'a güvenir ve dayanırsa bilir ki O izzet ve hikmet sahibidir.
o sırada münafıklar ve kalpleri çürük olanlar diyorlardı ki. Bazıları şöyle demiştir: Kalpleri çürük olanlar, müşriklerdir. Bunları dinleri aldattı. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: O sırada münafıklar ve kalpleri çürük olanlar diyorlardı ki. Bunlar Bedir günü savaşa katılmamış bir topluluktur, dolayısıyla münafık olarak nitelenmişlerdir. Müfessirlerin bir kısmı ise şöyle demiştir: Bunlar Mekke'de müslüman olmuş bir topluluktu, orada müşriklerle birlikte kalmışlar ve Medine'ye hicret etmemişlerdi. Mekke'nin kafirleri Bedir savaşına çıktıklarında, bunlar da onlarla birlikte çıkmışlardır. Bunlar müminlerin sayıca azlığını ve zayıflığını görünce dinlerinde şüpheye düşmüş ve kuşku duymuşlar ve bunları dinleri aldattı demişlerdir. Onlar bununla Hz. Muhammed'in (s.a.) ashabını kastetmişlerdir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Oysa her kim Allah'a güvenir ve dayanırsa, dolayısıyla Bedir'de yardım konusunda O'nun vadine güvenirse -çünkü onlar "Bunları dinleri aldattı" diyorlardı- bilir ki O izzet sahibidir. Hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz. Bunları dinleri aldattı. Çünkü bunların bir hazırlığı bulunmadığı gibi silah ve benzeri savaş teçhizatı da yoktu. Dolayısıyla bunlar sadece dinlerinin gücü aracılığıyla savaşmaktaydılar.
o sırada münafıklar ve kalpleri çürük olanlar, "Bunları dinleri aldattı" diyorlardı. Eğer bize denilirse ki: Kur'an'da münafıkların sözünden bahsedilmesinin hikmeti nedir? Ta ki biz namazda bunu okuyoruz. Buna şöyle cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, bu söz, bizim, dinin onların kalbindeki konumunun yüceliği ve değerinin önemini bilmemiz için bildirilmiştir. Burada müminlerin kalplerini kastediyorum. Nitekim onlar zayıflıklarına, sayıca az olmalarına ve düşmanlarının da çokluğuna ve kuvvetlerine rağmen düşmanlarına karşı savaşa çıkmakla kendilerini ölüme atmışlardır. Onlar bunları dinlerinin selametini umarak yapmışlardır. Dolayısıyla Cenab-ı Hak bunu bize onların kalplerinde dinin konumunun yüceliğini bilmemiz için bildirmektedir ki bizim kalbimizde de dinin konumu onların kalbindeki değerinin benzeri olsun. O sırada münafıklar ve kalpleri çürük olanlar, "Bunları dinleri aldattı" diyorlardı mealindeki beyanda Hz. Muhammed'in (s.a.) nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü onlar bunu kendi aralarında sır olarak söylemişlerdi. Cenab-ı Hak resulüne bunu bildirdi ki onun, bunu Allah katından öğrendiği bilinsin.
Yine kalpleri çürük olanlar mealindeki beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar müşriklerdir. Münafıklar ve müşrikler müminlere bunları dinleri aldattı demişlerdir. Bazıları da şöyle demiştir: Bunlar müslüman olmuş bir topluluktur. Bunlar müslümanlıkta ve din e itaatte zayıf kimselerdi. Bedir'e savaşa çıkıp Resulullah'ın ashabının zayıf olduklarını, öteki topluluğun ise kuvvetini görünce dediler ki bunları dinleri aldattı. Bazı kıssalarda rivayet edildiğine göre bir topluluk Mekke'de müslüman olmuştu, daha sonra bunlar müşriklerle birlikte ikamet etmişler, Medine'ye hicret etmemişlerdi. Mekke kafirleri Bedir savaşına çıktıklarında bunlar da onlarla birlikte çıkmışlardır. Burada müslümanların azlığını görünce dinlerinde şüpheye düşmüş ve kuşku duymuşlardır. Dolayısıyla münafıklarla birlikte bunları dinleri aldattı demişlerdir. Bunlar, bu sözleriyle Reso.lullah'ın ashabını kastetmişlerdir. Cenab-ı Hak ise şöyle buyurmuştur: Müminlerden her kim Allah'a güvenir ve dayanırsa, dolayısıyla da Bedir'de yardım konusunda O'na güvenirse. Çünkü onlar bunları dinleri aldattı demişlerdir.
O sırada münafıklar ve kalpleri çürük olanlar diyorlardı ki. Başka bir ayette Cenab-ı Hakk'ın açıkladığına göre bunların münafıklar olması uygundur. Eğer buna göre yorumlanırsa ayet, "vav" (و) harfinin düşürülmesi şeklinde olur. Cenab-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Kalpleri çürük olan münafıklar diyorlardı ki. Yoksa şöyle denilir: Münafıklar gerçekte küfrü gizleyen kimselerdir. Kalpleri çürük olanlar, küfrü gizlemeyen kimselerdir. Fakat bunlar şüpheye düşmüşlerdir. Yine bunlar vadedilen şeyin geciktiğini gördükten sonra kendilerinde şüphe ortaya çıkmaz.
Bunları dinleri aldattı. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Onlar dediler ki: Resôlullah'ın (s.a.) onlara vadettiği dünyadaki fetihler ve yardım gibi hususlar, bunları aldattı. Diyorlar ki: Fetih ve yardım gibi vadedilen hususlar bunları aldattı. İkinci olarak onlar diyorlar ki: Devamlı nimet ve eb edi hayat gibi ahiret için vadedilen hususlar, bunları aldattı. Dolayısıyla bu iki yorumdan biri ahiret hayatında vadedilen hususlar hakkındadır. Bu da İslam'la olmaktadır. İkincisi dünyada vadedilen hususlar hakkındadır. Bu da belirtmiş olduğumuz fetih ve yardımdır. Bunları dinleri aldattı. Çünkü bunlar dinlerinin selameti için atalarını, evlatlarını ve bütün arzularını terketmiş, canlarını savaş için ortaya atmışlardır. Bundan dolayı dediler ki: Bunları dinleri aldattı. Çünkü bunların canlarını savaş için ortaya atmaları ve savaşa çıkmaları ancak dinlerine ilişkin şefkatleri ve korkularıdır. Bir diğer husus da bunların, canlarını ortaya atmakla ahiretteki ebedi hayatı talep etmeleridir. Dolayısıyla dediler ki: Bunları dinleri aldattı. En doğrusunu Allah bilir.
Oysa her kim Allah'a güvenir ve dayanırsa. Yani -müfessirlerin belirttiği üzere- Bedir savaşı ve bundaki yardım hakkında Allah'a güvenirse. Bilir ki O izzet sahibidir. Hiçbir şey onu aciz bırakamaz. O, dilediğini yardım etmek suretiyle aziz kılar; dilediğini ise öldürme ve hezimet ile zelil kılar. Diğer bir yorum da şudur: Her kim bütün işlerinde Allah'a güven ir ve dayanırsa ve işlerini ona havale ederse. En doğrusunu Allah bilir. O izzet ve hikmet sahibidir. Bu bağlarndaki "Aziz", üstün anlamındadır. Öldürme emri vermek suretiyle hikmet sahibidir.
Yorum
-
el-Munâfikûn (الْمُنَافِقُونَ)
Kelimenin kökü n-f-k harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin tükenmesi, elden çıkması" olduğunu, ancak "nifak" kelimesinin etimolojik olarak çöl faresinin (köstebeğin) yuvasındaki "iki çıkış deliği" (nâfika) eyleminden türediğini belirtir. Köstebek tehlike anında bir delikten girer, diğerinden çıkar. Bu nedenle bir inanca veya duruma bir kapıdan girip diğerinden sinsice çıkma eylemine nifak denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "münafık" kavramını şeriat (din) kapısından dille ve görünüşte girip, kalple ve niyetle o kapıdan (veya başka bir kapıdan) çıkıp giden, içteki inkarını dıştaki İslam kisvesiyle örten kişi olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, münafık kavramının Kur'an'daki sosyolojik serüvenini inceler. Izutsu'ya göre Mekke döneminde toplum sadece "mümin" ve "kâfir" olarak iki net kampa ayrılmışken; İslam'ın Medine'de siyasi bir otorite olmasıyla birlikte bu "üçüncü" grup ortaya çıkmıştır. Münafıklar, teolojik bir inançsızlıktan ziyade, Medine'deki yeni nizamın içinde kendi menfaatlerini korumak için İslam'a giren ama kriz (savaş) anlarında asıl kimlikleri ortaya çıkan "iç muhalefet ve beşinci kol" failleridir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Bedir savaşı bağlamında bu kelimenin tarihsel öznesini tanımlar. Öztürk'e göre ayetteki münafıklar, Abdullah b. Übeyy b. Selûl ve onun etrafındaki Medineli gruptur. Onlar açıkça kılıç çekmeyen, ancak sürekli olarak İslam toplumunun içine şüphe tohumları eken, sayısal azlık üzerinden psikolojik savaş yürüten pragmatist siyasi figürlerdir.
Meradun (مَّرَضٌ)
Kelimenin kökü m-r-d harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "doğal dengenin bozulması, sınırın aşılması, zayıflık ve fesat" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "maraz" kelimesini, insanın fiziksel bedeninin veya ruhsal durumunun doğal sağlık (sıhhat) halinden çıkarak bozulması olarak tanımlar. Cehalet, kötü ahlak, şüphe, nifak ve korku, kalbin (ruhun) marazlarıdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "kalplerinde hastalık bulunanlar" (fî kulûbihim meradun) tabirinin Kur'an'daki edebi ve psikolojik derinliğini analiz eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre bu grup, tam anlamıyla örgütlü münafıklar (el-Munâfikûn) ile aynı değildir; nitekim ayette iki grup ayrı ayrı (vav atıf harfiyle) zikredilmiştir. Kalbi hastalıklı olanlar; imanı zayıf, teolojik bir tercih yapmaktan korkan, sürekli menfaat hesapları yapan ve kriz anında (Bedir'e giden o az sayıdaki mümini gördüklerinde) cesaretleri kırılan psikolojik kurbanlardır (veya nevrotiklerdir).
Ğarra (غَرَّ)
Kelimenin kökü ğ-r-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "gaflet, tecrübesizlik, bir şeyin dış görünüşüne aldanmak" olduğunu belirtir. Atın alnındaki parlak beyaz lekeye (ğurra) bu ismin verilmesi, insanın gözünü alan ve dikkatini dağıtan o görünür parlaklıktandır.
Râgıb el-İsfahânî, "ğurûr" eylemini, zararlı ve çirkin bir şeyi, süslü ve faydalı göstererek bir kimseyi kandırmak, onun aklını çelmek ve onu asılsız bir kibre/özgüvene sürüklemek olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, münafıkların bu eylemi (ğarra - aldattı) kullanmalarındaki materyalist mantığa dikkat çeker. Münafıkların rasyonel (dünyevi) hesaplarına göre; silahı ve sayısı yetersiz bir avuç Müslümanın, Kureyş'in o devasa, donanımlı ve tecrübeli ordusuna karşı yürümeye cesaret etmesi ancak bir "akıl tutulması" veya "ölümcül bir yanılsama" (ğurûr) ile açıklanabilir. Onlara göre Müslümanları bu intihar yürüyüşüne sürükleyen (aldatan) şey bizzat onların inandıkları dindir.
Dînuhum (دِينُهُمْ)
Kelimenin kökü d-y-n harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "itaat etmek, boyun eğmek, borçlanmak ve bir eyleme karşılık/bedel vermek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, din kavramını, kulun yaratıcıya karşı gösterdiği mutlak itaat ve benimsediği o bağlayıcı sistem/hukuk olarak tanımlar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, münafıkların "Bunları dinleri aldattı/kandırdı" şeklindeki ifadelerindeki sosyolojik ironiyi vurgular. Münafıklar için "din", sadece toplumsal bir kimlik veya menfaat aracıdır; onun uğruna ölüme gidilecek mutlak bir hakikat değildir. Müslümanların ise "din" (tevhid) uğruna her türlü dünyevi mantığı (sayı ve güç dengesini) hiçe sayarak Bedir'e gitmeleri, münafıklar tarafından anlaşılmaz bir radikalizm ve bir "aldanmışlık" (illüzyon) olarak yaftalanmıştır.
Yetevekkel (يَتَوَكَّلْ)
Kelimenin kökü v-k-l harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir işi başkasına havale etmek, ona güvenmek ve onu o işin sorumlusu/vekili kılmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, tevekkül eylemini, insanın kendi acziyetini veya yetersizliğini idrak ederek, işini gücü daha fazla olan (veya mutlak güce sahip olan) bir otoriteye teslim etmesi olarak açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "tevekkül" kavramının ayetteki teolojik işlevini inceler. Münafıkların kılıçlara, sayılara ve develere dayalı o materyalist matematiğine (kibrine) karşı Kur'an, "tevekkül" kavramını bir panzehir olarak sunar. Kılıç'a göre tevekkül, pasif bir kadercilik değil; insanın elinden geleni (kılıcını kuşanıp Bedir'e gitmeyi) yaptıktan sonra, zaferin sonucunu o fiziksel araçlara değil, o araçları yaratan mutlak fâile (Allah'a) bağlamasıdır. Matematiksel "azlığı", teolojik bir "yenilmezliğe" dönüştüren eylem tevekküldür.
Azîz (عَزِيزٌ)
Kelimenin kökü a-z-z harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "şiddet, güç, yenilmezlik ve bir şeyin ender/nadir bulunması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, aziz kavramını, "hiçbir gücün onu alt edemediği, ona ulaşamadığı mutlak üstünlüğe ve kahredici kuvvete sahip olan" olarak tanımlar.
Hakîm (حَكِيمٌ)
Kelimenin kökü h-k-m harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "menetmek, engellemek, düzeltmek ve bozulmayı önlemek" olduğunu belirtir. Devenin ağzına takılan ve onu yoldan çıkmaktan alıkoyan geme "hakeme" denir.
Râgıb el-İsfahânî, hikmet kavramını, eşyayı yerli yerine koymak, adaleti tesis etmek ve doğru bilgiyle kusursuz eylemi birleştirmek olarak açıklar.
Gabriel Said Reynolds, ayetin sonundaki "Azîz ve Hakîm" (mutlak güç sahibi ve tam hüküm/hikmet sahibi) ikilisinin (fasılanın), münafıkların alaylarına verilmiş kusursuz bir teolojik cevap olduğunu belirtir. Münafıkların "Müslümanlar güçsüzdür" iddiasına Allah, kendi "Azîz" (yenilmez güç) sıfatıyla; "Müslümanlar akılsızca/aldanarak bu işe girdiler" iddiasına ise Allah, kendi "Hakîm" (her şeyi kusursuz bir plan ve hikmetle yöneten) sıfatıyla karşılık verir. Bedir'deki zafer, o az sayıdaki müslümanın deliliğinden değil, Allah'ın o sarsılmaz kudretinden ve hikmetinden doğmuştur.
Yorum
Yorum