قَالَ اَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُكُمْ شَيْـٔاً وَلَا يَضُرُّكُمْۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 66. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zarar, putlar, faydasızlık, enbiya suresi 66. ayet, enbiya suresi, acziyet, enbiya 66, allah, ibadet
-
“İbrahim, ‘Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyen tanrılara mı tapıyorsunuz?’ dedi.”
İbrahim, Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyen tanrılara mı tapıyorsunuz? dedi. Eğer denilirse ki; “Hz. İbrahim onlara Allah’ı bırakıp da konuşamayan bir (puta) nasıl tapıyorsunuz şeklinde delü getirmedi? Sadece ‘Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyen tanrılara mı tapıyorsunuz?’ dedi.”
Buna şöyle cevap verilir: İbrahim (a.s.) onlara bu çeşit bir delü getirmiştir. Çünkü İbrahim, ‘Peki ama dedi, ‘Yalvardığmızda onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı? Sonra İbrahim (a.s.), putların konuşmaktan acizliğini onlara delil olarak sunmuş ve “Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” demiştir. Sonra da burada Allah’ı bırakıp da taptığınız takdirde size hiçbir fayda ve tapmaktan vazgeçtiğinizde de zarar veremeyen tanrılara mı tapıyorsunuz? demiştir.
Yorumu Yorumla
-
kâle (قَالَ)
kaf-vav-lam (ق و ل) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs bir fiildir; "dedi, söyledi" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "içteki bir düşünceyi, tespiti veya hükmü dille, sesli harflerle dışa vurmak ve beyan etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin sadece fizyolojik bir ses çıkarmak olmadığını, arkasında mantıksal bir kurgu veya kesin bir argüman barındıran bilinçli bir söylem üretmek olduğunu ifade eder.
Bu fiilin ayetteki polemik bağlamını ve zamanlamasını analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, İbrahim'in bu konuşmasının (kâle) sıradan bir diyalog devamı olmadığını vurgular. Bir önceki ayette müşrikler kendi iç hesaplaşmalarını yaşayıp "biz zalimmişiz, bunlar konuşamaz" diyerek şirkin mantıksızlığını itiraf ettiklerinde, İbrahim bu itirafı (açığı) yakalar ve konuşmayı (kâle) devralarak putperestliğin tabutuna o son teolojik çiviyi çakmak üzere nihai ve sarsıcı argümanını sunar.
e fe ta'budûne (أَفَتَعْبُدُونَ)
İstifham (soru) edatı olan "hemze" (e), bağlaç olan "fe" harfi ve ayn-be-dal (ع ب د) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), ikinci çoğul şahıs "ta'budûne" fiilinin birleşiminden oluşur. "Öyleyse siz tapıyor musunuz?, O halde kulluk mu ediyorsunuz?" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "boyun eğmek, itaat etmek, yumuşamak ve mutlak bir zillet" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" kavramının sıradan bir itaat olmadığını, insanın özgürlüğünü ve aklını kendisinden üstün gördüğü bir makam karşısında tamamen sıfırladığı en uç itaat (tezellül) noktası olduğunu aktarır.
Bu fiilin başındaki edatların (e fe) mantıksal işlevini analiz eden Dücane Cündioğlu, buradaki kurgunun felsefi bir "kıyas" (dedüksiyon) olduğuna dikkat çeker. İbrahim, "fe" (o halde/madem öyle) bağlacıyla onların az önceki itirafını bir öncül olarak kullanır: "Madem ki bu heykellerin aklı olmadığını, konuşamadığını ve kendilerini bile savunamadığını az önce bizzat kendiniz kabul ettiniz; 'o halde' (fe) hala aklınızı iptal edip (ta'budûne) onlara boyun mu eğiyorsunuz?" Toshihiko Izutsu, İbrahim'in bu sorusunun ibadetin ontolojik yönünü deşifre ettiğini belirtir; şuur sahibi olan insanın, şuurdan yoksun cansız nesnelere tapması (ibadet etmesi) varlık hiyerarşisinin trajik bir şekilde tersyüz edilmesidir.
min dûnillâhi (مِن دُونِ اللَّهِ)
"Den/dan, -in astından" anlamlarındaki "min" harf-i ceri, dal-vav-nun (د و ن) kökünden türeyen "dûn" ismi ve "Allah" lafzının oluşturduğu bir tamlamadır. "Allah'ı bırakıp da, O'nun astından, O'nun dışında" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyin aşağısında olmak, ona göre daha alçak bir konumda bulunmak, eksiklik ve yetersizlik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin Allah'a nispetle kullanıldığında, O'nun dışındaki her şeyin ontolojik olarak değersizliğini, aşağılığını ve yaratılmışlık acziyetini ifade ettiğini aktarır.
Bu tamlamanın ayetteki teolojik derinliğini değerlendiren Prof. Dr. Hidayet Aydar, İbrahim'in bu ifadeyle mekansal ve ontolojik bir uçurumu resmettiğini belirtir. Müşrikler ilah edindiklerinde sadece bir inanç seçimi yapmamışlardır; onlar mutlak kemal (mükemmellik) sahibi olanı, yaratıcıyı (Allah'ı) terk edip, varlık mertebesinde tamamen "aşağıda" (dûn), eksik, yaratılmış ve muhtaç olan nesnelere yönelerek akıl dışı bir ontolojik düşüş yaşamışlardır.
mâ (مَا)
Arapçada ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. "Men" edatının aksine, akıl ve şuur sahibi olmayan varlıklar, cansız nesneler veya hayvanlar için kullanılır; "o şey(ler) ki, şu nesneye ki" anlamına gelir.
Bu gramatikal tercihin Kur'an'ın edebiyatındaki (naratoloji) tahkir (aşağılama) gücünü analiz eden Angelika Neuwirth, İbrahim'in kullandığı dile dikkat çeker. Müşrikler putlarına "ilahlar, rabler" gibi şahıslaştıran ve yücelten sıfatlar yüklerken; İbrahim o heykelleri "mâ" (şey/nesne) zamiriyle işaret ederek onların sözde uluhiyet maskelerini yırtar. Bu zamir, tapınılan heykellerin hiçbir şahsi (personified) iradesi olmayan, bütünüyle cansız, sağır ve dilsiz "eşyalar" olduğu gerçeğini dilbilgisel bir tokat gibi muhatabın yüzüne çarpar.
lâ yenfeukum (لَا يَنفَعُكُمْ)
Olumsuzluk edatı olan "lâ" ile nun-fe-ayn (ن ف ع) kökünden türeyen muzari, üçüncü tekil şahıs "yenfeu" fiili ve "-kum" (size) muttasıl zamirinin birleşiminden oluşur. "Size hiçbir fayda sağlamayan, size yarar getirmeyen" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin iyi bir sonuç doğurması, arzulanan bir hayrı celbetmesi, işe yaraması ve zararın zıttı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, menfaat kavramının, insanın yaşamını sürdürmesine, iyiliğe ulaşmasına ve ihtiyaçlarını gidermesine yardımcı olan her türlü maddi veya manevi destek manasını taşıdığını aktarır.
Bu fiilin politeist din felsefesindeki yerini inceleyen Prof. Dr. Sadık Kılıç, İbrahim'in putperest aklın en temel motivasyonunu bu fiille çökerttiğini belirtir. Kılıç'a göre, şirk sistemindeki inanç temelde "do ut des" (ver ki versinler) şeklindeki ticari ve çıkarcı bir mantığa dayanır. İnsanlar o putlara adaklar sunarlar ki karşılığında yağmur, bereket, zafer veya zenginlik (menfaat) elde etsinler. İbrahim "lâ yenfeukum" (size fayda veremezler) diyerek, bu tapınma ilişkisindeki o "çıkar" beklentisinin (yarar sağlama kapasitesinin) ontolojik olarak tamamen boş (sıfır) olduğunu deşifre eder. O nesneler fayda üretemez.
şey'en (شَيْئًا)
şın-ye-hemze (ش ي أ) kökünden türeyen, nekre (belirsiz) ve mansub formda gelen bir isimdir. "Hiçbir şey, zerre kadar, en ufak bir miktarda" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün "varlığa gelen, meşiet (irade) edilen ve tasavvur edilebilir bir gerçeklik kazanan her şey" olduğunu belirtir.
Bu kelimenin ayetin retoriğindeki işlevini analiz eden Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmi bağlamında "şey" kelimesinin olumsuz bir cümlenin akışında (nefy siyâkında) nekre olarak gelmesinin "mutlak bir hiçlik ve kapsayıcı bir reddiye" (istiğrak) bildirdiğini aktarır. İbrahim "fayda vermez" deyip bırakmamış; "şey'en" (zerre kadar, akla gelebilecek en küçük birimde bile) fayda veremeyeceklerini belirterek, putların kapasitesini mutlak bir sıfıra indirgemiştir.
ve lâ (وَلَا)
Bağlaç olan "vav" ile olumsuzluk edatı olan "lâ" harfinin birleşimidir. Kendisinden sonra gelecek olan muzari fiilin ifade ettiği eylemin gerçekleşmediğini, az önce zikredilen "fayda verememe" durumuna eşdeğer ikinci bir acziyeti ekleyen dilbilgisel bir köprüdür.
yedurrukum (يَضُرُّكُمْ)
dad-ra-ra (ض ر ر) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü tekil şahıs bir fiil ve "-kum" (size) zamirinden oluşur. "Size zarar verir" (önündeki lâ ile: size zarar veremez) anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "faydanın (nef') tam zıttı olarak; bir şeye eksiklik, acı, yıkım, hastalık veya kötü bir durum isabet ettirmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, darr/zarar kavramının, insanın bedenine, malına veya ruhuna dışarıdan gelen ve onun fıtri dengesini bozan her türlü tahribat manasını taşıdığını aktarır.
Bu iki zıt fiilin (nef' ve darr) bir arada kullanımını din psikolojisi ekseninde analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), İbrahim'in burada muazzam bir "yapısöküm" (deconstruction) gerçekleştirdiğine dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre insanoğlunun ilkel dindarlığı ve ibadet etme (ta'budûne) dürtüsü psikolojik olarak iki temel sütun üzerinde yükselir: Bir menfaati ummak (ümit) ve bir felaketten kaçınmak (korku). İbrahim, o cansız nesnelerin size ne bir "hayır" getirebilecek güce ne de kızdıklarında size bir "kötülük" (zarar) dokundurabilecek bir kudrete sahip olmadıklarını haykırarak, putperestliğin dayandığı bu iki psikolojik sütunu da (korku ve ümidi) aynı anda paramparça eder. Kırıntı (cüzâz) halindeki o taşlar, artık ne umut edilecek ne de korkulacak varlıklardır; onlar, sadece kibrin körleştirdiği aklın utanç vesikalarıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla