وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداً سُبْحَانَهُۜ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 26. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: enbiya suresi, enbiya 26, kullar, iftira, enbiya suresi 26. ayet, evlat, melek, rahman, ibadet
-
“Böyle iken (bazıları) ‘Rahman evlat edindi’ dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilakis o evlat dedikleri lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.”
Bilakis o evlat dedikleri lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır meâlindeki cümle, onların Allah Teâlâ’nın çocuğu olduğu ve evlat edindiği şeklindeki ifadelerinin gerçekten çocuk sahibi olma anlamında değil, fakat kendisine nispet ettikleri kişileri seçme mânasında olduğunu göstermektedir. Çünkü yüce Allah îsâ, Üzeyir ve melekler gibi Allah’ın çocuğu dedikleri kimselerin onların dedikleri gibi olmadıklarını, fakat lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullar olduklarını haber vermektedir. Ardından da onları hangi sebeple lütuf ve ihsana mazhar kıldığını beyan etmektedir.
Yorumu Yorumla
-
ve kâlû (وَقَالُوا)
k-v-l (kaf-vav-lam) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) cemi müzekker (eril çoğul) bir fiildir; "ve dediler, söylediler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "sesi harflerle ve hecelerle telaffuz etmek, içteki bir düşünceyi dışsal bir kelama dönüştürmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin sadece fizyolojik bir konuşma olmadığını, insanın iç dünyasındaki inancın ve algının dille kurumsallaşması (doktrinleşmesi) olduğunu aktarır.
Bu fiilin ayetin başındaki işlevini Mekke'nin inanç sosyolojisi üzerinden okuyan Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin uluhiyete yönelik hezeyanlarını sadece bireysel bir zanda (kuruntuda) bırakmadıklarını, bunu açıktan söyleyerek (kâlû) toplumsal ve teolojik bir iddiaya, kurumsal bir şirke dönüştürdüklerini analiz eder. Bu ifade, muhatapların sadece eylemlerinin değil, dille inşa ettikleri o hastalıklı teolojinin (mitolojinin) de eleştiri oklarının hedefinde olduğunu gösterir.
ittehaze (اتَّخَذَ)
e-h-z (elif-hı-zel) kökünden iftiâl babında türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiildir. "Edindi, tuttu" anlamına gelir. İbn Fâris, "ahz" kökünün "bir şeyi avuçlamak, dışarıdan almak ve tutup kendine mal etmek" anlamına geldiğini belirtir. İftiâl babı, bu eyleme bilinçli bir çaba, yönelim ve yapaylık katar. Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" eyleminin, bir nesneye veya varlığa aslında doğasında bulunmayan bir vasfı yapay bir kararla yüklemek olduğunu ifade eder.
Kavramın uluhiyet eksenindeki anlambilimsel derinliğini inceleyen Toshihiko Izutsu, eylemin teolojik ironisine dikkat çeker. Izutsu'ya göre müşrikler veya ehl-i kitap, Allah'ın bir "çocuk" sahibi olduğunu iddia ederken, "doğurdu" (velede) fiilinden ziyade genellikle "edindi" (ittehaze) fiilini kullanırlar. Bu fiil, şirkin ontolojik bir icat (fabrication) olduğunu kanıtlar. İlahın kendisine eş, çocuk veya aracı "edinmesi", evrenin doğal ve fıtri işleyişinde yeri olmayan, tamamen insan zihninin uydurduğu (ittihaz ettiği) zoraki bir kurgudur.
er-rahmânu (الرَّحْمَٰنُ)
r-h-m (ra-ha-mim) kökünden türeyen ve mübalağa (aşırılık/mutlaklık) bildiren fe'lân vezninde bir isimdir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "incelik, acıma, şefkat göstermek ve korumak" olduğunu belirtir; anne rahmine, çocuğu sarmalayıp beslediği için bu kökten isim verilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, Rahman isminin dünyadaki tüm varlıkları, inanan-inanmayan ayrımı yapmaksızın kuşatan mutlak, sınırsız ve özünde var olan bir merhamet kaynağı olduğunu aktarır.
Bu ismin kökenbilimini inceleyen Arthur Jeffery, kelimenin Güney Arabistan yazıtlarında "Rahmânân" ve Süryanicede/Aramicede "Rahmânâ" şeklinde kadim monoteistik tanrı tasavvurunun en temel isimlerinden biri olduğunu tespit eder. Kavramın ayetteki kullanımını kelam ilmi ekseninde analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşriklerin "Allah çocuk edindi" iftirası ile "Rahman" ismi arasındaki devasa teolojik çelişkiye dikkat çeker. Kılıç'a göre insan, kendi doğasının fâni (ölümlü) ve eksik olmasından dolayı merhamet edeceği, koruyacağı veya soyunu devam ettireceği bir "çocuğa" ihtiyaç duyar. Oysa Rahman olan Allah, merhametin bizatihi kaynağı ve sahibidir; O'nun sevgisi ve şefkati tüm evreni kuşatacak kadar mutlaktır, dolayısıyla bu sevgiyi daraltarak tek bir "çocuğa" tahsis etmeye veya bir varoluşsal uzantıya ihtiyaç duymaya (iftikar) tamamen münezzehtir.
veleden (وَلَدًا)
v-l-d (vav-lam-dal) kökünden türeyen bir isimdir; "çocuk, evlat, doğan şey" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün etimolojik olarak "bir şeyin meydana gelmesi, bir canlının kendi türünden bir başkasını doğurması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sadece biyolojik bir nesebi değil, babadan oğula geçen tözsel (türsel) bir aynılığı ifade ettiğini aktarır.
Bu kelimenin ayetteki bağlamını Geç Antik Çağ teolojileri üzerinden okuyan Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki "veled" tartışmalarının çok boyutlu bir reddiye içerdiğini analiz eder. Neuwirth'e göre bu kelime, hem Hristiyanların "İsa Allah'ın oğludur" inancına hem de Mekke müşriklerinin melekleri "Allah'ın kızları" olarak gören panteon yapısına karşı radikal bir ontolojik tasfiyedir. Meseleyi felsefi bir boyutta değerlendiren Dücane Cündioğlu ise, çocuğun (veled) insanın ölümlülüğe karşı geliştirdiği bir devamlılık projesi olduğunu; ancak mutlak, başlangıçsız ve sonsuz olan Allah'ın (Samed) kendi zatından kopan parçalara ayrılamayacağını, bu yüzden "çocuk" isnadının uluhiyeti maddeye ve zamana hapsetmek (antropomorfizm) olduğunu vurgular.
subhânehu (سُبْحَانَهُ)
s-b-h (sin-be-ha) kökünden türeyen tenzihi (arındırıcı) bir mastar/isim ve "-hu" (O) zamirinden oluşur. İbn Fâris, kök anlamının "suda pürüzsüzce yüzmek, uzayda akıp gitmek ve hızla uzaklaşmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "subhân" kelimesinin dini terminolojide, Allah'ı her türlü eksiklikten, acziyetten, beşeri vasıflardan ve iftiralardan "fersah fersah uzaklaştırmak, tenzih etmek ve O'nun aşkınlığını ilan etmek" olduğunu aktarır.
Bu ifadenin ayetin tam ortasındaki retorik gücünü analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Allah çocuk edindi" iftirasının hemen ardından zikredilen "subhânehu" (O bundan münezzehtir) nidasının, uluhiyetin bu iğrenç yakıştırmaya karşı gösterdiği ilahi bir tahammülsüzlük ve ani bir tiksinti refleksi olduğunu belirtir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin İslam teolojisinde Yaratıcı ile yaratılan arasındaki ontolojik sınırı koruyan en kilit "tenzih" (arındırma) ifadesi olduğunu, Allah'ın zatına sürülen her türlü beşeri lekeyi (çocuk, eş, ortak) anında yıkayıp atan bir dilsel kalkan görevi gördüğünü aktarır.
bel (بَلْ)
Arapçada önceki cümleyi, inancı veya iddiayı kesin bir dille iptal edip (idrâb), muhatabın yüzünü tamamen yeni ve mutlak bir hakikate çeviren geçiş edatıdır; "Bilakis, aksine, hayır öyle değil" anlamlarına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın "çocuk edindi" yalanını bıçak gibi keserek, iftiraya konu olan varlıkların (meleklerin veya peygamberlerin) gerçek ontolojik statülerini (kulluklarını) açıklamak üzere sarsıcı bir köprü kurduğunu belirtir.
ibâdun (عِبَادٌ)
ayn-be-dal kökünden türeyen "abd" (kul) kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "boyun eğmek, itaate girmek ve pürüzsüzleşmek" olduğunu belirtir; üzerinde yürüne yürüne düzleşmiş, direncini yitirmiş yola "mu'abbed" denir. Râgıb el-İsfahânî, ubudiyyet (kulluk) kavramının insanın kendi iradesini, varlığını ve bağımsızlık iddiasını mutlak otorite (Allah) karşısında tamamen sıfırlaması, en derin bir boyun eğişle (tezellül) O'na ram olması manasını taşıdığını aktarır.
Kavramın Kur'an'ın varlık hiyerarşisindeki yerini analiz eden Toshihiko Izutsu, ayetteki bu kullanımın devrimsel bir teolojik tasfiye olduğunu vurgular. Müşrikler melekleri veya bazı insanları Allah'ın varoluşsal bir parçası (çocuğu) konumuna yükseltirken, Kur'an "bel ibâdun" (bilakis onlar sadece kullardır) diyerek bu varlıkları ilahlık makamından tek bir kelimeyle indirir ve onları "yaratılmışlar" kategorisine (kulluk statüsüne) dahil eder. Uluhiyet tektir, geri kalan her şey –ne kadar yüce olursa olsun– ontolojik olarak sadece "kul"dur.
mukremûn (مُّكْرَمُونَ)
k-r-m (kef-ra-mim) kökünden if'âl babında ism-i mef'ul (edilgen) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) bir kelimedir; "ikram edilmişler, şereflendirilmişler, değerli kılınmışlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "şeref, yücelik, cömertlik, iyi ve üstün nitelikli olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kerem" kelimesinin bayağılığın (lü'm) zıttı olduğunu, bu kelimenin edilgen (mukrem) formda kullanılmasının, o varlıkların kendi özlerinden gelen tanrısal bir asalete değil, dışarıdan (Allah tarafından) kendilerine lütfedilmiş, ihsan edilmiş bir değere sahip olduklarını ifade ettiğini aktarır.
Bu sıfatın ayetteki dengesini ve psikolojik boyutunu inceleyen Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın muazzam bir hakkaniyet (itidal) dili kullandığına dikkat çeker. Kur'an, melekleri veya Hz. İsa gibi elçileri "Allah'ın çocuğu" olma statüsünden indirip "kul" seviyesine çekerken, onları müşriklerin zannettiği gibi tamamen değersizleştirip sıradanlaştırmaz. Onlar uluhiyetin ortağı değildirler (kuldurlar), ancak Allah'ın katında özel görevlerle, itaatle ve masumiyetle donatılmış, ilahi irade tarafından "şereflendirilmiş" (mukremûn) son derece saygın varlıklardır. Çocuğa duyulan biyolojik sevgi yerine, Kur'an burada liyakate dayanan ontolojik bir "ikram" ilişkisi inşa eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla