Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 19. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 19. Ayet

    وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velehu men fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) vemen ‘indehu lâ yestekbirûne ‘an ‘ibâdetihi velâ yestahsirûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Göklerde ve yerde olanlar hep O’na aittir. O’nun huzurunda bulunanlar, O’na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar.”

      Göklerde ve yerde olanlar hep O’na aittir. Allah Teâlâ sanki bu cümleyi onların sözlerine bir cevap ve zatını nitelemelerine karşı bir reddiye olarak zikretmekte ve Göklerde ve yerde olanlar hep O’na aittir demektedir. Yani göklerde ve yerde olanların tümü O’na aittir. Bunların tümü gerek erkek, gerek kadın O’nun kullarıdır demiş olmaktadır Dünya hayatında hiçbir kimse köleleri ve cariyeleri arasından kendisine çocuk edinmez. Böyle bir durumu gururunuza yediremediğiniz ve hoşlanmadığınız için insanlar hakkında uygun görmüyorsunuz da Allah hakkında nasıl söyleyebiliyor ve O’na yakıştırıyorsunuz? Ya da Cenâb-ı Hak göklerde ve yerde olanların tümünün kendisine ait olduğunu belirterek mahlûkatına muhtaç olmadığını haber veriyor da olabilir. Dünya hayatında çocuk, mevcut bir ihtiyaç için edinilir. Allah Teâlâ belirtilen şeylere sahip olduğu için zatı hiçbir şeye muhtaç olmayınca çocuk ihtiyacı da olmayacaktır. Allah, zâlimlerin söylediği sözlerden münezzehtir ve çok çok yücedir.

      O’nun huzurunda bulunanlar, O’na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar. Cenâb-ı Hak bu cümleyi, onların “melekler Allah’ın kızlarıdır” demeleri üzerine zikrediyor gibidir. Onlar böyle deyince Allah Teâlâ da şunu söylüyor: Onlar sizin anlattığınız gibi değillerdir, fakat benim kullarımdır, bana ibadetten yorulmazlar ve gevşeklik göstermezler. Ya da yüce Allah bu ifadeyi meleklere tapan ve kendisini bırakıp onları tanrılar edinenlere söylemekte ve şunu bildirmektedir: Melekler bana ibadet etmekte böbürlenmezler, gevşeklik de göstermezler. Onlar kendileri için ilâhlık iddiasında bulunmadıklarına göre nasıl olur da sizler onlara ilâhlık nispet eder ve beni bırakıp onlara taparsınız? Bir başka ihtimale göre yüce Allah şöyle demektedir: Sizler bana ibadet etmekte büyüklenirseniz sizden makamca daha büyük değerce daha yüksek olanlar bu konuda büyüklenmezler.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        ve lehu (وَلَهُ)

        Bağlaç olan "vav" harfi, mülkiyet ve aidiyet bildiren "lam" (li) harf-i ceri ve "O'na, O'nun" anlamındaki "-hu" muttasıl zamirinin birleşmesinden oluşur. İbn Fâris, "lam" harfinin ismin başına geldiğinde mutlak bir ihtisas (özgüleme) ve mülkiyet anlamı kattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki tahsisin (lehu) sıradan bir sahiplik olmadığını, yaratılmış olan her şeyin ontolojik olarak sadece ve sadece Allah'a ait olduğu gerçeğini vurguladığını aktarır. Ayetteki "lehu" (O'nundur) vurgusu, cümlenin en başında yer alarak bir "hasr" (sınırlama) sanatı oluşturur.

        Bu dilbilgisel tahsisin Mekke dönemindeki teolojik karşılığını analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin göklerdeki veya yerdeki bazı varlıklara (meleklere, cinlere veya putlara) tanrısal bir yetki veya bağımsız bir mülkiyet atfetmelerine karşı, Kur'an'ın bu "ve lehu" başlangıcıyla mülkü ve otoriteyi tamamen tek bir merkezde (Allah'ta) topladığını belirtir. Mülk sadece O'nundur; geri kalan her şey mülktür.

        men (مَنْ)

        Arapçada "kim, o kimseler ki" anlamlarına gelen ve genellikle akıl sahibi/şuurlu varlıklar (insanlar, melekler, cinler) için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. Râgıb el-İsfahânî, akılsız varlıklar ve nesneler için kullanılan "mâ" edatından farklı olarak, "men" edatının zikredilmesinin, göklerde ve yerde irade ve bilinç sahibi varlıkların mevcudiyetine, özellikle de ayetin devamında zikredilecek olan meleklere işaret ettiğini aktarır.

        fis-semâvâti (فِي السَّمَاوَاتِ)

        Zarfiyet (içindelik) bildiren "fî" harf-i ceri ile s-m-v (sin-mim-vav) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan "semâ" kelimesinin çoğul (cem-i müennes sâlim) formundan oluşur. İbn Fâris, bu kökün "yukarıda olmak, yücelik ve yüksek bir konuma sahip olmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çoğul yapıda (semâvât) kullanılmasının, fiziksel evrenin veya ilahi alemin tek boyutlu olmadığını, farklı katmanlara ve aşkın boyutlara sahip olduğunu ifade ettiğini aktarır.

        Sami dil ailesindeki etimolojik geçişleri inceleyen Arthur Jeffery, bu kelimenin Süryanice ve Aramicede "šmayyā" (gökler) şeklinde daima çoğul formuyla kullanıldığını ve kadim vahiy kültüründe meleklerin/ruhani varlıkların ikametgahı olarak tanımlandığını tespit eder.

        vel-ardı (وَالْأَرْضِ)

        Bağlaç olan "vav" (ve) harfi ile e-r-d (elif-ra-dad) kökünden türeyen "arz" kelimesinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün "aşağıda olan, taban, yer ve zemin" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın biyolojik varlık alanını temsil ettiğini aktarır.

        Bu eşleşmeyi Kur'an'ın anlambilimsel haritasında değerlendiren Toshihiko Izutsu, "semâvât ve arz" ikilisinin, aralarındaki her şeyi kapsayan mutlak bir bütünü (merizm) ifade ettiğini belirtir. Bu kullanım, uluhiyetin sınırlarının sadece aşkın bir gökyüzüyle sınırlı olmadığını, insanın bastığı toprağı da kapsayan kuşatıcı bir ontolojik hükümranlık olduğunu gösterir.

        ve men (وَمَنْ)

        Bağlaç olan "vav" ile akıllı varlıkları işaret eden "men" ilgi zamirinden oluşur. Ayetin akışı içinde "ve O'nun katında olanlar (melekler)" anlamını oluşturarak, göklerde ve yerde olan genel şuurlu varlıklar kümesi içinden, Allah'a ontolojik olarak en yakın olan hususi bir grubu ayırıp öne çıkarır.

        ındehu (عِنْدَهُ)

        a-n-d (ayn-nun-dal) kökünden türeyen ve "yanında, katında" anlamlarına gelen mekan/durum zarfı ile "-hu" (O'nun) zamirinin birleşimidir. İbn Fâris, "ınde" kelimesinin etimolojik olarak bir şeyin mevcudiyetini, hazıroluşunu ve yakınlığını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu zarfın kullanımının sadece fiziksel ve mekansal bir yakınlık (mesafe) olmadığını, aynı zamanda değer, şeref ve manevi rütbe bakımından bir yakınlığı da (kurbiyet) temsil ettiğini aktarır.

        Bu kelimenin ayetteki teolojik derinliğini analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, "O'nun katında olanlar" ifadesinin melekleri nitelediğini belirtir. Kılıç'a göre Allah mekandan münezzeh olduğu için buradaki "ındehu" (O'nun yanı) ifadesi, coğrafi bir lokasyon değil; meleklerin ilahi iradeye olan mutlak itaatlerini, günahsızlıklarını ve ilahi huzurdaki varoluşsal statülerini tanımlayan ontolojik bir makamdır.

        lâ yestekbirûn (لَا يَسْتَكْبِرُونَ)

        Olumsuzluk edatı "lâ" ile k-b-r (kef-be-ra) kökünden istif'âl babında türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), cemi müzekker (eril çoğul) bir fiildir. "Büyüklenmezler, kibirlenmezler" anlamına gelir. İbn Fâris, "k-b-r" kökünün "hacimce, yaşça veya makamca büyük olmak, küçüklüğün zıttı" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin istif'âl babında gelmesine (istikbar) dikkat çeker. Bu bab, eyleme bir "talep" veya "yapaylık" anlamı katar; dolayısıyla istikbar, kişinin aslında sahip olmadığı bir büyüklüğü varmış gibi göstermeye çalışması, sahte bir ontolojik üstünlük taslamasıdır.

        Kavramın Kur'an'daki ahlaki karşılığını detaylandıran Toshihiko Izutsu, "istikbar" eyleminin İslam öncesi Cahiliye zihniyetinin en belirgin psikolojik vasfı olduğunu analiz eder. İnsan (veya şeytan) kendi yaratılmışlığını ve sınırlarını unutup ilahi otoriteye karşı bağımsızlık ilan ettiğinde istikbar (kibir) ortaya çıkar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu fiilin ayette melekler için olumsuzlanmasının, onların fıtratlarında bu sahte büyüklük iddiasının zerresini taşımadıklarını, tam bir ontolojik şeffaflık ve teslimiyet içinde olduklarını teolojik olarak tescillediğini aktarır.

        an (عَنْ)

        Arapçada ayrılma, uzaklaşma, geçiş (mücâveze) veya bir şeyden yüz çevirme anlamı katan harf-i cerdir. Bu ayette kendinden önceki fiil (istikbar) ile kendinden sonraki isim (ibadet) arasında bir köprü kurarak, "kibirlenip de o eylemden (ibadetten) uzaklaşmazlar, yüz çevirmezler" anlamını oluşturur.

        ibâdetihî (عِبَادَتِهِ)

        a-b-d (ayn-be-dal) kökünden türeyen bir isimdir ve sonuna "-hi" (O'na) zamiri eklenmiştir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "boyun eğmek, yumuşamak ve direnci kırmak" olduğunu belirtir. Dilde, ayak basılarak düzleştirilmiş, pürüzleri giderilmiş ve üzerinde yürünmeye elverişli hale getirilmiş yola "tarîk-i mu'abbed" denilmesi bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, ibadet kavramının itaatin ve boyun eğişin (tezellül) ulaşılabilecek en uç, en derin ve mutlak noktası olduğunu ifade eder.

        Kavramı varoluşsal bir boyutta analiz eden Dücane Cündioğlu, "ibadet" eyleminin sadece belirli ritüelleri yerine getirmek olmadığını vurgular. Cündioğlu'na göre a-b-d kökü, varlığın kendi hiçliğini (yaratılmışlığını) mutlak varlık (yaratan) karşısında şartsız bir şekilde kabul etmesidir. Meleklerin "ibadetten kibirlenmemeleri", onların bu fıtri boyun eğişi (mu'abbed yol gibi pürüzsüz bir teslimiyeti) hiçbir ego veya otonomi iddiası taşımadan kesintisiz olarak sürdürmeleridir.

        ve lâ (وَلَا)

        Bağlaç olan "vav" ile eylemi olumsuzlayan "lâ" edatından oluşur; "ve ... -mezler" anlamına gelerek önceki olumsuz durumu (kibirlenmemeyi) yeni bir olumsuz eyleme bağlar.

        yestahsirûn (يَسْتَحْسِرُونَ)

        h-s-r (ha-sin-ra) kökünden istif'âl babında türeyen muzari, cemi müzekker (eril çoğul) bir fiildir. "Yorulmazlar, bıkkınlık duymazlar, bitkin düşmezler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin üzerindeki örtüyü kaldırmak, açığa çıkarmak, soymak ve fiziksel veya ruhsal olarak tükenmek" olduğunu belirtir. Dilde, bir binek hayvanının (örneğin devenin) yolculuk sırasında tüm gücünü harcayarak adım atamayacak kadar tükenmesine, takatinin sıfırlanmasına "hasr/hasir" denilmiştir; çünkü gücü adeta soyulup alınmıştır. Râgıb el-İsfahânî, "istihsâr" kelimesinin bedensel takatsizliği, zihinsel yorgunluğu ve bir işe devam etme enerjisinin (şevkin) tamamen bitmesini ifade ettiğini aktarır.

        Bu fiilin ayetteki kullanımını meleklerin ontolojik yapısı üzerinden değerlendiren Prof. Dr. Hidayet Aydar, insanın fiziksel doğasının (cesed) yeme, içme, dinlenme gibi biyolojik sınırlılıklara (önceki ayetlerdeki ta'âm ve yerkudûn gibi fiziksel eylemlere) tabi olduğunu, bu yüzden insanın ibadetinin kesintili ve yorgunluğa (hasr) açık olduğunu belirtir. Ancak melekler "yestahsirûn" fiilinden münezzehtirler; çünkü onların fıtratında biyolojik bir tükenmişlik, psikolojik bir usanma veya enerjinin sıfırlanması durumu yoktur. Etimolojik kökündeki "devenin çökmesi" gibi bir varoluşsal yorgunluk, ilahi huzurda (ındehu) bulunan bu varlıklar için imkansızdır. Müşriklerin inandığı aciz ve yorulan putların aksine, Allah'ın gerçek kulları mutlak ve kesintisiz bir enerjiyle O'na yönelmişlerdir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X