مَٓا اٰمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَاۚ اَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
“Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir yerin halkı iman etmemişti; şimdi (aynı yolu tutan) bunlar mı iman edecekler?”
Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir yerin halkı iman etmemişti. Yani bunlardan önce inatçılık ve büyüklük taslamak talebiyle mûcize isteyen hiçbir yerin halkı iman etmemişti. Şimdi (aynı yolu tutan) bunlar mı iman edecekler? Yani şimdi bir mûcize gelse de bunlar iman etmeyecekler. Onlar daha öncekiler nasd iman etmemişse onlar da öyle iman etmezler. Çünkü onlar, hidâyete ermek ve doğru yolu bulmak için değil, aksine inatçılık yapmak ve büyüklük taslamak için mûcize talep ediyorlar.
Yorumu Yorumla
-
âmenet (آمَنَتْ)
e-m-n (elif-mim-nun) kökünden if'âl babında türeyen mazi (geçmiş zaman), müennes (dişil) bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "korkunun, endişenin ve hıyanetin zıttı olarak emniyette olmak, güven duymak, kalbin sükûnet bulması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramını kişinin kendi iç dünyasında bir hakikati tasdik etmesi ve bu tasdik neticesinde fıtri bir güven alanına girmesi olarak tanımlar. Ayetin bağlamında fiil, tarihsel bir gerçekliğe işaret ederek, geçmiş toplumların ilahi mesaj karşısında bu güven ve tasdik halini (imanı) inşa edemediklerini bildirir.
Kavramın Kur'an'daki ilişkisel ağını inceleyen Toshihiko Izutsu, imanın tek taraflı pasif bir inanç olmadığını, aksine Allah ile insan arasında kurulan aktif bir sadakat ve güven sözleşmesi olduğunu analiz eder. Izutsu'ya göre, geçmiş helak edilen toplumların temel problemi bu ontolojik sözleşmeyi reddetmeleridir. Dücane Cündioğlu ise iman kelimesini varoluşsal bir "çıpa" veya "zemin" bulma hali olarak yorumlar. Cündioğlu'nun yaklaşımıyla değerlendirildiğinde, "âmenet" fiilinin olumsuz kullanımı, önceki toplumların varlık sahnesinde tutunacakları hakiki bir zemin bulamamalarını ve ontolojik bir boşluğa düşmelerini ifade eder.
kablehum (قَبْلَهُمْ)
k-b-l (kaf-be-lam) kökünden türeyen ve "önce" anlamına gelen zaman zarfına, "-hum" (onlar) muttasıl zamirinin eklenmesiyle oluşmuştur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin yüzü, ön tarafı, yöneldiği cihet ve karşılaşma" olduğunu belirtir. Zaman bağlamında kullanıldığında, şimdiki andan daha geride, geçmişte duran ve yüzleşilen bir zaman dilimini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem mekan (bir nesnenin önü) hem de zaman (bir vaktin evveli) için ortak kullanıldığına dikkat çekerek, burada Mekkeli müşriklerden tarihsel olarak daha evvel yaşamış olan nesillere işaret ettiğini aktarır.
Bu kelimenin Kur'an'ın tarih felsefesindeki yerini inceleyen Angelika Neuwirth, "kabl" (önce) vurgusunun Kur'an'ın retoriğinde çok kritik bir işlevi olduğunu belirtir. Neuwirth'e göre Kur'an, mevcut muhataplarını (Mekkelileri) doğrudan tehdit etmek yerine, sürekli olarak "onlardan öncekiler" tipolojisi üzerinden bir tarihsel hafıza inşa eder. Bu kelime, zaman ekseninde geçmişle bugün arasında değişmeyen bir psikolojik süreklilik ve isyan bağı kurar.
karyetin (قَرْيَةٍ)
k-r-y (kaf-ra-ye) kökünden türeyen bir isimdir. İbn Fâris, kök anlamının "toplamak, bir araya getirmek, cem etmek" olduğunu ifade eder. Etimolojik olarak suyun bir havzada toplanmasına "kary" denildiği gibi, insanların bir coğrafyada toplanıp yerleşik hayata geçtikleri medeniyet merkezlerine, şehirlere veya kasabalara da "karye" adı verilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece binalardan ve sokaklardan oluşan fiziksel mekanı değil, aynı zamanda o mekanda yaşayan insan topluluğunu (ahaliyi) ifade etmek için kullanıldığını, ayette de asıl kastedilenin taştan duvarlar değil, orada toplanmış olan toplumun sosyolojik yapısı olduğunu belirtir.
Kelimenin Sami dillerindeki kökenine inen Arthur Jeffery, sözcüğün Süryanice ve Aramicede de kasaba veya yerleşim yeri anlamına gelen "karyetha" kelimesiyle aynı kökten beslendiğini, bölgenin ortak medeniyet tasavvurunun bir parçası olduğunu aktarır. Kavramı sosyolojik ve teolojik bir düzlemde ele alan Prof. Dr. Sadık Kılıç, karyenin sadece bir iskan yeri olmadığını; ortak değerlerin, pazarın, hukukun ve en önemlisi ortak bir "kolektif bilincin" üretildiği merkezler olduğunu analiz eder. Kılıç'a göre ilahi hitap, bireyleri aşan bu kolektif günah merkezlerini, organize olmuş zulüm yapılarını (karye) muhatap almaktadır.
ehleknâhâ (أَهْلَكْنَاهَا)
h-l-k (he-lam-kef) kökünden if'âl babında türeyen mazi fiil, fiili yapanı bildiren "-nâ" (biz) zamiri ve failden etkilenen nesneyi bildiren "-hâ" (onu) zamirinin birleşmesinden oluşur. İbn Fâris, kökün sözlük anlamının "bir şeyin bozulması, işe yaramaz hale gelmesi, yok olması, ölmesi veya çökmesi" olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, helak kavramının Kur'an'da eşyanın çürümesi, yoksulluk, doğal ölüm veya ilahi azapla yeryüzünden silinmek gibi farklı derecelerde kullanıldığını belirtir. Ayette if'âl babında kullanılması, bu yıkımın kendi kendine olan doğal bir süreç değil, ilahi müdahalenin (azabın) aktif ve şiddetli bir sonucu olduğunu gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "helâk" kavramını Kur'an'ın tarih felsefesi içindeki bir "sünnetullah" (ilahi yasa) olarak tanımlar. Toplumların ahlaki çöküşü ve peygamberleri yalanlamaları belli bir sınırı aştığında, kozmik adalet mekanizması helak formunda devreye girer. Bu fiili Kur'an'ın ahlak sistemi üzerinden okuyan Toshihiko Izutsu, helakin Allah'ın keyfi ve despotik bir cezalandırması olmadığını analiz eder. Izutsu'ya göre toplumlar (karye), kendi kibirleri (istikbar) ve gerçeği inatla reddetmeleri (tekzib) sebebiyle kendi felaketlerini bizzat davet ederler; ilahi helak, bu ahlaki iflasın ontolojik ve zorunlu bir sonucudur.
yu'minûn (يُؤْمِنُونَ)
e-m-n (elif-mim-nun) kökünden if'âl babında türeyen, muzari (şimdiki/gelecek zaman) cemi müzekker (çoğul eril) bir fiildir. Ayetin başında yer alan "âmenet" fiiliyle aynı kökten gelmekle birlikte, bağlamı ve zaman kipi farklıdır. İbn Fâris, emniyet ve tasdik ifade eden bu kökün muzari formda kullanılmasının, gerçekleşmesi beklenen veya süregelen bir eyleme işaret ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, başındaki "e" (soru harfi) ve "fe" (bağlaç) ile birlikte (efe-hum yu'minûn) bu ifadenin bir bilgi alma sorusu değil, bir taaccüp (şaşkınlık) ve istifham-ı inkari (reddedici soru) olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu retorik sorunun Mekkeli müşriklerin taleplerine verilmiş çok sert bir polemik cevabı olduğuna dikkat çeker. Müşrikler, inanmak için Peygamber'den somut mucizeler istemektedirler. Öztürk'ün analizine göre Kur'an, tarihsel determinizmi bir argüman olarak sunar: Geçmişte mucize isteyip de mucizeler geldikten sonra inanmayan tüm toplumlar yıkıma uğramıştır. Kur'an, muhataplarına "Onlar onca somut mucizeye rağmen inanmayıp helak oldular da, şimdi siz mi inanacaksınız?" diyerek onların psikolojik direncini ve mantıksal tutarsızlığını deşifre eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar da bu fiilin kullanımının, inkarın sosyolojik bir kalıtım olduğuna, isimler ve çağlar değişse de hakikate direnen insan zihniyetinin (inanmama ısrarının) hiç değişmediğine yönelik derin bir teolojik tespit olduğunu aktarır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla