قُلِ اللّٰهُ يُنَجّ۪يكُمْ مِنْهَا وَمِنْ كُلِّ كَرْبٍ ثُمَّ اَنْتُمْ تُشْرِكُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 64. Ayet
Daralt
X
-
63. De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?" O'na açık gizli yalvararak, 'Eğer bizi bundan kurtarırsa andolsun şükredenlerden olacağız' diye dua edersiniz.
64. De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız.
De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? Bu ifade bir emir değil, delil getirmek anlamındadır. Nitekim başka bir ayette Cenab-ı Hak "De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da öncekilerin akıbeti nice oldu bir bakın!" diye buyurmaktadır. Bu beyan, yeryüzünde yürüyün anlamında bir emir değildir, ama sizden öncekilerin peygamberleri yalanlamaları yüzünden ne hale geldiklerini ve başlarına nelerin geldiğini onların izlerine ve kalıntılarına bakarak ibret alın, anlamına gelir. Buna göre Cenab-ı Hak Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? buyurarak, o insanların taptıkları ilahları hakkında delil getirmelerini istemektedir; sizi bu halden Allah'tan başka taptığınız, ilah ve Rab olmak konusunda Allah'a ortak koştuğunuz tanrılarınız mı, yoksa sizleri yaratan Allah mı kurtaracak? Sonra Allah De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır buyurarak onları, bizi bu sıkıntılardan kurtaracak olan O'dur, demeye zorlamaktadır. Sizi ondan kurtaracak olan taptığınız ilahlarınız değil de Allah olduğuna göre, her türlü sıkıntıdan ve zorluktan sizi kurtaracak olan da O'dur. De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? ilahi kelamı, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kurtaracak hiç kimse yoktur anlamına da gelebilir. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede "Daha zalim kimdir?" buyurmakta, bununla da daha zalim kimse yoktur anlamını kastetmektedir. Sonra siz, kendinizin helak olmasından korktuğunuz gibi ilahlarınızdan da korkuyorsunuz, halbuki sizi ondan ve her türlü sıkıntıdan kurtaracak hiç kimse yoktur. Ebu Bekir el-Keysani şöyle demiştir: Onlar dünyada kendilerini bütün bunlardan kurtaracak olanın, sahip oldukları her şeyi kendilerine verenin Allah olduğunu, getirilen delillerden biliyorlardı. Fakat ahirette Allah'ın kendilerini kurtaracağını ve helak edeceğini anlamıyorlardı. Gerçek olan budur, onlar dünyada Allah'ı biliyorlar, ama ahiret hayatı için O'nu tanımıyorlardı.
Karaların ve Denizlerin Karanlıkları
Sonra karanın ve denizin karanlıklarından maksadın ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demişlerdir: Ayetteki "zulumat" (ظُلُمَات) kelimesi, hayatın seyrinde karada ve denizde karşılaşılan zorluklar ve sıkıntılar anlamına gelir. Bazıları da "zulumat" (ظُلُمَات) karanlıklar demektir, der, çünkü denizlerin ve sahraların bölümleri ancak gökyüzünün yol gösteren alametleriyle kat edilir. Gökyüzü karanlık olunca onlar da şaşar kalırlar, nereye gideceklerini ve hangi yolu takip edeceklerini bilemezler. İşte o zaman açık gizli yalvararak Allah'a dua ederler. Hasan-ı Basri de şöyle der: Bu ayette geçen "tadarrun" (تَضَرُّعًا) kelimesi, yüksek sesle yapılan dua anlamına gelir, "hufye" (خُفْيَةً) kelimesi de gizlice yapılan dua demektir, gizli olmak anlamına gelen "ıhfa' (إِخْفَاء) mastarından gelmektedir. İbn Mesıld'un (r.a.) kıraati "ted'ılnehıl tadarruan ve hifeh" (تدعونه تضرعا وخيفة) şeklindedir, buna göre fiil korku anlamına gelen "havf" (خَوْف) kökünden gelmektedir. Kelbi de şöyle söyler: Allah'a sessiz, sakin ve tazarru ile dua ederler.
Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun şükredenlerden olacağız. Ebıl Bekir şöyle dedi: Şükredenlerden olacağız cümlesi, şükrü senden başkasına yönlendirmeyeceğiz anlamına gelir. Buradaki şükür kelimesi ile de tevhit kastedilmektedir. Yani Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun ki bundan sonra senin birliğini kabul eden muvahhidlerden olacağız. Onlar o sıkıntılı dönemde Allanın birliğini kabul ediyorlar, ama ondan kurtulduklarında ilah olmakta başkalarını Allah'a ortak koşuyorlardı. Görmez misin ki Cenab-ı Hak, De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız, buyurmaktadır?
Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız. Yani taptığınız putların size hiçbir fayda veremediğini ve sizi Allah'a yaklaştırmadığını anladıktan sonra da yine şirke dönersiniz. Allah burada kendilerine hiçbir fayda veremediğini ve hiçbir zararı da defedemediklerini bildikleri putlara tapmak suretiyle onların akılsızca davrandıklarını hatırlatmaktadır.
Yorum
-
Yüneccîküm (يُنَجِّيكُم)
İbn Fâris, kelimenin türediği "n-c-v" kökünün etimolojik olarak bir şeyden sıyrılmak, tehlikeyi ve seli aşmayı sağlayan yüksek tepeye (necve) çıkmak, dar bir alandan genişliğe kavuşmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "necat" eylemini, dar, boğucu ve yok edici bir felaketten sıyrılıp mutlak bir ontolojik güvenliğe ulaşmak olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bir önceki ayette muhatabı köşeye sıkıştırmak için sorulan "Sizi kim kurtarır?" şeklindeki o sarsıcı soruya; doğrudan faili merkezde tutarak "Allah kurtarır" (yüneccîküm) şeklinde verilen bu ilahi cevabın, müşriklerin kriz anında içgüdüsel olarak sığındığı o yegane gerçekliğin bizzat Kur'an tarafından onaylanması ve rasyonel bir argümana dönüştürülmesi anlamına geldiğini tahlil eder.
Kerbin (كَرْبٍ)
İbn Fâris, "k-r-b" kökünün sözlükte toprağı altüst etmek, derinden kazmak ve kökleri dışarı çıkarmak anlamına geldiğini tespit eder. İnsanın iç dünyasını kazan, ruhunu altüst eden ve onu nefessiz bırakan o ağır şiddetli sıkıntıya, boğucu kedere bu yüzden "kerb" denmiştir. Râgıb el-İsfahânî, kerb kavramını insanın tahammül sınırlarını yıkan, aklını ve bedensel gücünü felç eden mutlak varoluşsal daralma ve kriz hali olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın felaket semantiğinde bu kelimenin önemini inceler. Kerb, sıradan bir üzüntü değil, insanın dünyevi konforunun ve sahte iktidarının tamamen bittiği, kibir maskelerinin düştüğü o ölümcül "sınır durum"dur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette "her türlü" (külli) kapsayıcılık edatıyla kullanılmasını değerlendirir. İlahi kurtarıcılığın sadece denizin fırtınasından (bir önceki ayet) ibaret olmadığını; insanın varoluş serüveni boyunca karşılaşacağı psikolojik, ekonomik, sosyal ve fiziksel tüm altüst oluşların (kerbin) tek çözüm merciinin Allah olduğunu belirten muazzam bir teolojik sığınak manifestosu olduğunu vurgular.
Tuşrikûn (تُشْرِكُونَ)
İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün temelinde iki veya daha fazla şeyin değerde, mülkiyette veya hakta birbirine karışması, paydaş olması ve teklik/saflık vasfının bozulması anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, şirk kavramını teolojik bağlamda, Allah'ın mutlak otoritelerine, yasalarına ve kurtarıcı gücüne, felsefi ve nesnel hiçbir gerçekliği olmayan sahte varlıkları veya aracıları ortak koşmak olarak tanımlar. Patricia Crone, kelimeyi cahiliye toplumunun sosyo-politik hiyerarşisi üzerinden okur. Kriz anında fıtri olarak sıfırlanan putların, tehlike geçtikten ve ayağı karaya bastıktan hemen sonra müşrikler tarafından tekrar diriltilmesini (şirk koşulmasını); bedevi aklının mevcut siyasi/ekonomik güç dengelerini (statükoyu) koruma dürtüsünün, o kısacık teolojik uyanışa galip gelmesi olarak tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "Sonra siz yine ortak koşuyorsunuz" (sümme entüm tuşrikûn) şeklindeki kapanışının (fasıla) taşıdığı trajik ironiyi ve psikolojik çöküşü analiz eder. Kurtuluşun hemen ardından ("sümme" edatındaki o zaman atlamasıyla) insanın tekrar şirke dönmesinin; inkar ideolojisinin rasyonel veya akli bir tercih değil, güvende hissedildiğinde nükseden hastalıklı bir amnezi (unutkanlık) ve fıtrata yapılmış ağır bir ihanet olduğunu resmeden kusursuz bir edebi tablodur.
Yorum
Yorum