وَلَا تَطْرُدِ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 52. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: enam suresi 52. ayet, enam 52, sınıf ayrımı, enam suresi, yöneliş, mümin, rab, hesap, dua
-
Rab'lerinin rızasını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma! Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur ki onları yanından uzaklaştırıp da zâlimlerden olasın.
Rab'lerinin rızasını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma! Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre Resûlullah'ın (s.a.) ashabından bazı kişiler, Hz. Peygamber'in (s.a.) meclisine katılmak için yarışırlar, onun yakınına otururlardı, sonra kabilenin eşrafı ve önderleri gelir, bu yerlerin dolu olduğunu görüp bir kenarda otururlardı. Biz geliyoruz ve bir köşede oturuyoruz öyle mi? diye söylenirlerdi. Sonra bunu Resûlullah'a (s.a.) söylediler: Bizler senin kavminin eşrafı ve önde gelenleriyiz, bize kendi yakınında bir yer ayırsan? Hz. Peygamber (s.a.) bu talebi yerine getirmeyi düşündü, ama Allah bu âyeti göndererek Peygamberini (s.a.) azarladı: Rab'lerinin rızâsını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma! buyurdu. Tefsircilerin hemen tamamı bu görüştedirler. Ama bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü Resûlullah'ın (s.a.) düşmanlarına yakınlaşıp onları meclisinde yanında oturtması, dostlarını ise kendisinden uzak tutması ihtimal dâhilinde değildir. Böyle bir şeyi bütün insanlara Allah tarafından seçilmiş olan bir elçinin yapması veya böyle bir şeyi aklına getirmesi şöyle dursun, ahlâk yoksunu cahilin biri bile bunu yapmaz. Böyle bir şeyi kâfirler bile eleştirirler, derler ki: İnsanları tevhide, imâna ve kendisine tabi olmaya davet ediyor, insanlar daveti kabul edip bunu yaptıklarında da onları kovuyor ve meclisinden uzaklaştırıyor. Hayatıma yemin olsun ki böyle bir şeyi her akıl sahibi insan reddeder. Onlardan böyle bir talebin gelmiş olması, onların mecliste kendilerini yanında oturtup diğerlerini uzak tutmasını istemiş olmaları mümkündür. Fakat Hz. Peygamber'in (s.a.) bunu yapmayı düşünmüş olması veya böyle bir şeyi aklına getirmesi ihtimali asla yoktur.
Bunun Cenâb-ı Hak tarafından verilen âdâbın ve öğretimin başlangıcı olması da mümkündür; elçisine ashabı ile sohbetin ve onlara karşı davranışının âdâbını öğretmektedir. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: "Rızâsını dileyerek sabah akşam Rab'lerine dua edenlerle olmak için elinden gelen çabayı göster". Allah Teâlâ, O insanların yararlandıkları dünyalıklara göz dikmekten kendisini ona yasakladı; "Sakın dünya hayatının çekiciliğine göz dikme!" buyurdu. Müslümanların Allah katındaki değerlerinin büyüklüğünden kendisini haberdar ediyor. Ismet sıfatının yasaklama ve ikaz etmeye engel teşkil etmediğini daha önce söylemiştik, hatta ısmet, yasaklamayı ve engellemeyi daha çok gerektirir. Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'e (s.a.), Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur, diye haber vermektedir, yani senin görevin ancak tebliğ etmektir, onların görevi ise kabul etmektir. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: "Onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir".
Sabah akşam Rab'lerine yalvaranlar. Sanki bazı insanlar her sabah ve akşam Resûlullahın (s.a.) huzurunda toplanıyorlar, onu dinliyorlar ve sonra dağılıyorlardı. Bunu örnek alarak her sabah ve akşam din âlimlerinin ve bilenlerinin huzurunda toplanmak insanların mutadı haline gelmiştir. Buradaki sabah ve akşam kelimelerinin bütün geceden ve bütün gündüzden kinâye olması da mümkündür. Nitekim Cenâb- Hak, "Yemin olsun kuşluk vaktine, kararıp sakinleştiğinde geceye" meâlindeki âyetlerdeki duha (الضحى) kelimesi ile özellikle kuşluk vaktini kastetmiş değildir, bütün gündüz vaktini kastetmiştir. Görmez misin ki, "Kararıp sakinleştiğinde geceye" meâlindeki âyette gece kelimesini kullanmıştır. Bu da, duhâ kelimesinin bütün gündüzden kinâye olduğuna işaret eder. Buna göre sabah ve akşam lafızlarının bütün gece ve gündüzden kinâye olması gerekir. En doğrusunu Allah bilir. Bununla sanatkârlar ve ticaret erbabının kastedilmiş olması da mümkündür, zira onlar Resûlullah'ın (s.a.) yanına gitmeye ve kendisini dinlemeye bütün günlerini ayıramıyorlar, ama sabah ve akşam onun huzurunda toplanıp kendisini dinliyorlardı. Binaenaleyh Allah sabah ve akşam lafızlarını bundan dolayı veya sözünü ettiğimiz sebepten dolayı belirtmiştir. Sabah ve akşam kelimeleri ile sabah namazı ile yatsı namazı da kastedilmiş olabilir, Cenâb-ı Hak Peygamberine (s.a.), bu iki namazda bulunanları kovma diye buyurmaktadır, zira bu iki namaza ancak iman ehli gider, münafıklar ise bu iki namaza gitmezlerdi. Muhtemel olan anlam belirttiğimizdir.
Onları yanından uzaklaştırırsan zâlimlerden olursun. Zulüm kelimesinin küfür zulmü ve şirk zulmü gibi çeşitli anlamları vardır, sadece zulüm ise, birine hakkını vermemek veya haksız yere birinin hakkını üzerine geçirmek demektir. Bütün bunlar zulümdür. En doğrusunu Allah bilir ya, zulüm kelimesi ile burada hikmeti layık olduğu yere koymamak kastedilmiş gibidir. Çünkü daha önce belirtildiği gibi şayet bunların kovulması ve öbürlerinin yaklaştırılması söz konusu olsaydı, onlar hikmet için uygun kimseler değildiler. Burada hikmeti layık olmadığı yere koyanın zulümle nitelenmesi de muhtemeldir. Bir rivayette belirtildiğine göre, hikmeti layık olmadığı kişilere öğreten onlara zulmetmiş olur, onu layık olan kişilere öğretmeyen de bunlara zulmetmiş olur.
Yorumu Yorumla
-
Tadrud (تطرد)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "t-r-d" harflerinin temelinde bir şeyi uzaklaştırmak, kovmak, peş peşe sürüklemek ve yerinden etmek anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tard" eylemini bir kimseyi bulunduğu onurlu makamdan veya topluluktan zorla, hakaretle ya da küçümseyerek uzaklaştırmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, cahiliye toplumunun katı sosyal hiyerarşisi üzerinden bu kelimeyi analiz eder. Mekke aristokrasisinin, İslam'ı kabul eden fakir, köle ve zayıf Müslümanları (Ammâr, Bilâl, Suheyb gibi) kendi meclislerinden ve sosyal statülerinden "kovmak" (tard etmek) istemelerini; peygamberden de bu insanları etrafından uzaklaştırmasını talep etmelerindeki kibri bu fiil üzerinden tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Onları kovma!" (lâ tatrud) nehyinin (yasaklamasının) teolojik ağırlığını inceler. Yaratıcının, peygamberini bu konuda sertçe uyarmasının, İslam'ın inşa ettiği yeni "insan" onurunun maddi zenginlik veya kabilevi asabiyetle değil, sadece ihlas ve takva ile ölçüleceğini bildiren devrimsel bir sosyal adalet beyanı olduğunu vurgular.
Yed'ûne (يدعون)
İbn Fâris, "d-a-v" kökünün sözlükte çağırmak, seslenmek, yardım istemek ve birini kendine meylettirmek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "dua" eylemini bu bağlamda ibadet, zikir ve mutlak bir teslimiyetle Allah'a yönelmek olarak açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, fiilin şimdiki/geniş zaman kipiyle kullanılmasının (yed'ûne / dua ediyorlar) taşıdığı sürekliliği değerlendirir. Kovulmak istenen o zayıf müminlerin, hayatlarının her anını ilahi bir bilinç ve yakarışla ördüklerini; onların bu "kesintisiz dindarlık" hallerinin, müşriklerin sadece kriz anında hatırladıkları sahte dualarından (istiğase) ne kadar üstün olduğunu bu kelime üzerinden tahlil eder.
El-Ğadâti vel-'Aşiyyi (الغداة والعشي)
İbn Fâris, "ğ-d-v" kökünün sabahın ilk saatleri, "a-ş-v" kökünün ise günün sonu, akşam vakti anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu iki vakit diliminin zikredilmesini, zamanın tümünü kapsayan (istiğrak) bir mecaz olarak tanımlar; yani "gece gündüz, her daim" demektir. Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın dinsel ritüelleri (sabah ve akşam duaları) bağlamında okur. Bu ifadenin, müminlerin hayatını belirli saatlere sıkıştırılmış bir törenden çıkarıp, tüm zamanı kuşatan bir "sürekli ibadet/farkındalık" (tefekkür) bilincine dönüştürdüğünü ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, aristokrat müşriklerin boş eğlencelerine ve kibir dolu meclislerine zıt olarak; hor görülen bu insanların sabahın seherinden akşamın karanlığına kadar "Rabblerini arıyor olmalarının" (irâdeten) taşıdığı muazzam manevi disiplini vurgular.
Vechahû (وجهه)
İbn Fâris, "v-c-h" kökünün etimolojik tabanında bir şeyin ön yüzü, yönü, lideri ve aslı anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "vechullah" (Allah'ın yüzü) kavramını cismani bir uzuvdan münezzeh olarak; Allah'ın rızası, O'nun zatı ve müminlerin eylemlerinde hedefledikleri mutlak ilahi onay olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, cahiliye aklının "onur ve şeref" arayışındaki yönelimini (vech) analiz eder. Onların kabile reislerinin yüzüne bakarak onur aradıkları noktada, fakir müminlerin doğrudan "Allah'ın vechini/rızasını" hedeflemelerinin (yürîdûne vechehû); niyetin yönünü (kıblesini) dünyevi çıkarlardan ebedi hakikate çeviren ontolojik bir devrim olduğunu detaylandırır.
Hisâbihim (حسابهم)
İbn Fâris, "h-s-b" kökünün sözlükte saymak, ölçmek, yeterli bulmak ve bir şeyin karşılığını tam olarak belirlemek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "hisap" kavramını, insanın dünyadaki tüm eylemlerinin, niyetlerinin ve gizli hallerinin ilahi bir mizan (ölçü) ile tartılması süreci olarak açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette peygamberin o zayıf müminler üzerindeki sorumluluk sınırının çizilmesini tahlil eder. "Onların hesabı sana, senin hesabın da onlara ait değildir" vurgusunun; her bireyin ilahi mahkemede kendi niyet ve eylemleriyle yapayalnız (bireysel) olarak yargılanacağını, kimsenin kimseyi (sosyal statüsüne bakarak) yargılama veya dışlama yetkisinin olmadığını bildiren sarsılmaz bir epistemolojik ve ahlaki adalet ilkesi olduğunu vurgular.
Fetetkûne (فتكون)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün temelinde bir şeyin meydana gelmesi, oluşması ve bir sıfata bürünmesi anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin buradaki işlevini "sonuç bildirme" (cevap) olarak inceler; yani "eğer onları kovarsan, şu sonuca (sıfata) mahkum olursun" demektir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin peygambere yönelik bir uyarı cümlesinin finalinde yer almasını analiz eder. Peygamber gibi şefkat ve adalet timsali bir şahsiyetin bile, sırf "üst tabaka inansın" diye alt tabakayı feda etmesi durumunda, bu eylemin onu bile ahlaki bir düşüşe sürükleyeceğini bildiren sarsıcı bir "oluş" uyarısıdır.
Ez-Zâlimîn (الظالمين)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temelinde hakkı eksiltmek, bir şeyi bulunması gereken meşru yerinden başka bir yere koymak ve sınırı aşmak anlamlarının bulunduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, zalimler kavramını bu bağlamda, insanların değerini takva ve ihlas yerine maddi zenginlik ve sosyal sınıfa göre belirleyen, yani "ölçüyü bozan" kimseler olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "O zaman zalimlerden olursun" (fetetkûne minez-zâlimîn) şeklindeki sert kapanışını değerlendirir. Yaratıcının, elçisini en hassas olduğu yerden (adalet) uyarması; sınıf ayrımcılığının, yoksulu dışlamanın ve elitizmin İslam terminolojisinde doğrudan "zulüm" (kozmik bir haksızlık) olarak kodlandığını; adaletin zayıfları korumakla kaim olduğunu ilan eden en güçlü ahlaki manifesto olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla