Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 47. Ayet

    قُلْ اَرَاَيْتَكُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُ اللّٰهِ بَغْتَةً اَوْ جَهْرَةً هَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul eraeytekum in etâkum ‘ażâbu(A)llâhi baġteten ev cehraten hel yuhleku illâ-lkavmu-zzâlimûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: Söyler misiniz; size Allah'ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zâlim toplumdan başkası mı helâk olur?

      En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin anlamı şudur: Onlar, azabın ancak zâlime geleceğini ve ancak zâlimi yakalayacağını düşünüyorlardı, sonra onlar hiçbir fayda ve zarar veremeyeceğini bilmelerine ve Allah'tan başkasına tapmakla zulme düştüklerini de bilmelerine rağmen, "Birisi, hiç kimsenin savamayacağı azabın gelmesini istedi", "Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar" ve "Hesap gününden önce payımıza düşen azabı hemen şimdi ver!" meâlindeki âyetlerde ifade buyurulduğu üzere azabı istiyorlardı.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Etâküm (أتاكم)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün etimolojik tabanında gelmek, yaklaşmak, bir yere ulaşmak ve bir durumu aniden bastırmak anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eylemini, insanın kendi iradesi ve kontrolü dışında gerçekleşen, kaçınılması veya geri çevrilmesi imkansız olan mutlak bir geliş ve ulaşış olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin ayette azap ile ilişkilendirilerek "size gelse" (etâküm) formunda kullanılmasının ontolojik boyutunu değerlendirir. Eylemin failinin doğrudan "azap" olmasının, ilahi cezanın insanın iznine, hazırlığına veya savunmasına ihtiyaç duymaksızın, ezici bir kesinlikle hayatın tam merkezine "geleceğini" bildiren sarsılmaz bir teslim alma beyanı olduğunu analiz eder.

        Azâbüllâhi (عذاب الله)

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün asıl anlamının bir kimseyi arzuladığı şeyden alıkoymak, engellemek, mahrum bırakmak ve ona şiddetli bir acı vermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, azap kavramını insanın maruz kaldığı, ruhsal ve fiziksel tahammül sınırlarını yıkan mutlak ceza durumu olarak açıklar. Azabın "Allah" ismine izafe edilmesinin (tamlanmasının), bu felaketin rastgele bir doğa olayı değil, doğrudan mutlak otoritenin iradi ve bilinçli bir müdahalesi olduğunu gösterdiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine inerek, Süryanice ve Aramicede de ceza, işkence ve mahrumiyet anlamlarında kullanıldığına dikkat çeker; kavramın bölgenin monoteistik inanç havzasında ilahi gazabın tecellisini ifade eden ortak bir teolojik terim olduğunu kanıtlarıyla sunar.

        Bağteten (بغتة)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "b-ğ-t" kökünün, bir olayın hiçbir uyarı, işaret veya ön belirti olmaksızın, tamamen hazırlıksız bir anda aniden gerçekleşmesi anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı insanın zihinsel ve eylemsel olarak en gafil olduğu, tehlikeyi hiç beklemediği ve tedbir alamadığı o savunmasız an olarak açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, azabın "ansızın" gelme ihtimalinin vurgulanmasını psikolojik bir sarsıntı (şok) aracı olarak değerlendirir. Dünyevi zamanı kontrol edebileceğini sanan kibirli insan aklının, ilahi müdahale karşısındaki mutlak acziyetini ve gafil avlanmanın vereceği ontolojik dehşeti ifade ettiğini tahlil eder.

        Cehreten (جهرة)

        İbn Fâris, "c-h-r" kökünün etimolojik tabanında bir şeyin gizlilikten çıkması, gözle açıkça görülür hale gelmesi, örtünün kalkması ve sesin yüksek çıkması (açıktan söylenmesi) anlamlarının yattığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "cehr" kavramını, hem gözün doğrudan algılayabileceği fiziksel bir aleniyet hem de aklın şüphe duymayacağı mutlak bir şeffaflık durumu olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette "bağteten" (ansızın) zarfının tam zıddı olarak kullanılmasının oluşturduğu kuşatıcı mantığı inceler. Azabın ya hiç beklenmedik bir anda kopup geleceğini ya da bağıra bağıra, tüm sarsıcı işaretlerini göstererek göz göre göre (cehreten) yaklaşacağını belirterek; inkarcı aklın saklanabileceği veya kaçabileceği tüm zaman-mekan algılarının ilahi irade tarafından mutlak surette kuşatıldığını vurgular.

        Yühlekü (يهلك)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün sözlükte bir şeyin parçalanması, yapısal bütünlüğünü kaybetmesi ve tükenip yok olması anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, helak kavramını varlığın devamlılığının kopması ve işlevini tamamen yitirerek ontolojik bir hiçliğe sürüklenmesi olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), eylemin meçhul (edilgen) ve soru kalıbıyla ("helak edilir mi?" / hal yühlekü) kullanılmasının taşıdığı retorik (belagat) gücünü analiz eder. Bu dilsel kurgunun, yıkımı gerçekleştiren mutlak faili (Allah'ı) örtük bir heybetle merkeze alırken, muhatabın zihnini doğrudan "kimin cezalandırılacağı" sorusuna ve adalet kavramına odakladığını ifade eder. Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın felaket (eskatoloji) edebiyatı ekseninde okur. Helakin, sıradan bir savaş veya ölüm olmadığını; ilahi yasalara isyan eden toplumların, medeniyetleriyle birlikte tarih sahnesinden kazınmasını ifade eden mutlak bir kozmik temizlik terimi olduğunu belirtir.

        El-Kavm (القوم)

        İbn Fâris, kelimenin "k-v-m" (kalkmak, dikilmek, ayakta durmak) kökünden geldiğini; başlangıçta tehlike anında veya önemli bir iş için birlikte ayağa kalkan erkekler topluluğunu ifade ederken, zamanla aynı aidiyeti ve amacı paylaşan sosyolojik gruba dönüştüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kavm kavramını salt biyolojik bir ırk olarak değil, ortak bir inanç, eylem veya inkar ideolojisi etrafında kenetlenmiş organize bir yapı olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, cahiliye aklının sosyolojisinde kavim aidiyetinin taşıdığı mutlak, sorgulanamaz ve kutsal sadakat (asabiyet) algısını değerlendirir. Kur'an'ın bu ayetle, bedevi zihniyetinin en güvendiği dokunulmaz barınağı olan "kavmini", eğer ahlaki dayanaktan yoksunsa anında çökecek, ilahi azap karşısında hiçbir koruyuculuğu olmayan çürük bir yapı olarak ilan ettiğini detaylandırır.

        Ez-Zâlimûn (الظالمون)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temelinde hakkı olanı eksiltmek, bir şeyi bulunması gereken fıtri ve meşru yerinden başka bir yere koymak ve sınırı aşmak anlamlarının bulunduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, zalimler kavramını, adaletsizliği anlık bir eylem olmaktan çıkarıp bunu sistematik bir zihniyet, bir karakter ve yaşam felsefesi haline getiren gruplar olarak açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "zalimler topluluğundan başkası mı helak edilir?" şeklindeki istisna edatıyla (illâ) kurulmuş kapanışının (fasıla) taşıdığı mutlak adalet manifestosunu tahlil eder. Helakin ve azabın kör bir öfke patlaması olmadığını; tamamen hak edişe, insanın kendi iradesiyle ürettiği kibre ve haksızlığa (zulme) dayalı şaşmaz ve son derece şeffaf bir "ilahi adalet yasası" (sünnetullah) olduğunu bu sıfat üzerinden vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X