Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 29. Ayet

    وَقَالُٓوا اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوث۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû in hiye illâ hayâtunâ-ddunyâ vemâ nahnu bimeb’ûśîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlar, 'Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdan ibarettir; biz bir daha diriltilecek değiliz' demişlerdi.

      Buradaki "hiye" (هي) zamiri dünya hayatını işaret etmiş olabileceği gibi dünyayı da işaret etmiş olabilir. Sonra bu sözün Dehrîler tarafından söylenmiş olması muhtemeldir. Çünkü onlar tekrar dirilmeyi ve ölümden sonraki hayatı inkâr ediyorlardı. Şöyle diyorlardı: Bu yaratıklar, yerden bitip de sonra yok olan bitkiler gibidir; yaratılanlar da ölürler, toprak olurlar, sonra dünyada tekrar hayat bulurlar. Nitekim Cenâb-ı Hak "Ölürüz, yaşarız. Bizi öldüren ise zamandan başkası değildir" meâlindeki âyetle onların bu düşüncelerini açıklamaktadır. Bu sözün Arap müşrikleri tarafından söylenmiş olması da muhtemeldir, zira onlar sadece zamanı kabul ediyor, ondan başka bir şey düşünmüyorlardı, dolayısıyla kendilerini dünyanın, üzerinde döndüğü zamandan başka bir şeyin öldürmediğini zannediyorlardı.

      Bu sözü şayet Arap müşrikleri söylemişler ise, onların öldükten sonra dirilmek konusunda bilgi sahibi olan büyükleri ve reisleri tarafından söylenmiş olmalıdır. Bu tür sözlerle onlar, kendilerine daha sıkı bağlansın ve daha çok boyun eğsin diye avam kesiminin ve halkın akıllarını karıştırıyorlardı; çünkü halka şayet ölümden sonra dirilmenin var olduğunu söyleselerdi, halk âhiret hayatına hazırlanmak ve ona uygun işler yapmak için uğraşacaklarından dolayı kendilerine itâat etmeyi ve uymayı terk edebilirlerdi.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قالوا)

        İbn Fâris, kelimenin "k-v-l" kök harflerinden türediğini; temel anlamının ağzı açmak, ses çıkarmak ve söz söylemek şeklindeki fiziksel eylemi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramını bağlamsal olarak analiz eder; eylemin burada basit bir iletişim veya sıradan bir cümle kurmaktan ziyade, müşriklerin kendi inanç sistemlerini, hayat felsefelerini ve itirazlarını kesin bir dogma (akide) olarak seslendirmelerini temsil ettiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın edebi kurgusundaki rolünü inceler. Vahyin karşısındaki inkarcı cephenin varoluşsal itirazının bu fiille başlatılmasının, onların ahirete yönelik retlerini bir manifesto kesinliğinde ve cüretkar bir ses tonuyla dile getirdiklerini resmettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin taşıdığı psikolojik ağırlığa dikkat çeker; bu "söylem", müşriklerin zihnindeki anlık bir şüphenin değil, nesiller boyu aktarılan, kurumsallaşmış ve toplumda genel kabul görmüş katı bir materyalist geleneğin söze dökülmüş halidir.

        Hayâtünâ (حياتنا)

        İbn Fâris, kelimenin "h-y-y" kökünden geldiğini ve asıl anlamının ölümün, durgunluğun ve hareketsizliğin mutlak zıddı olarak canlanmak, büyümek, hareket etmek ve var olmak olduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "hayat" kavramını ontolojik katmanlara ayırır. İnsanın biyolojik yaşantısının ötesinde bir de ebedi (uhrevi) hayat boyutu bulunduğunu; ancak ayette müşriklerin "bizim hayatımız" diyerek varoluşu sadece bitkisel/hayvansal bir canlılığa ve yeryüzündeki sınırlı süreye indirgediklerini ifade eder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap toplumunun (cahiliye) hayat tasavvurunu derinlemesine analiz eder. Bedevi zihniyetinde hayat, sadece fiziksel güç, kabilevi şan ve dünyevi zevklerden ibaretti; bu biyolojik serüven, kör ve sağır bir kader (dehr) tarafından kesilip atılana kadar yaşanması gereken anlık bir süreçti ve ötesi yoktu. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin sonundaki "nâ" (bizim) aidiyet zamirinin taşıdığı kibre dikkat çeker. Müşriklerin "bizim hayatımız" vurgusuyla, kendi varlıkları üzerinde mutlak bir otonomi (özerklik) ilan ettiklerini; hayatı ilahi bir lütuf veya emanet olarak değil, kendi kontrollerindeki kapalı ve dünyevi bir mülkiyet olarak algıladıklarını tahlil eder.

        Ed-Dünyâ (الدنيا)

        İbn Fâris, "d-n-v" kökünün etimolojik tabanında yakınlık, mesafenin kısalığı ve aynı zamanda bir şeyin alçak, bayağı ve değersiz olması anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "ednâ" (en yakın/en aşağı) sıfatının müennes (dişil) formu olduğunu belirtir. Bu kelimenin yaşanılan hayata isim olarak verilmesinin sebebi, bu hayatın hem zaman olarak insana "en yakın" hem de ebedi ahiret yurduna kıyasla ontolojik olarak "daha alt/bayağı" bir mertebede bulunmasıdır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, bu "yakınlık ve alçaklık" anlamının bölge dillerinde ortak olduğunu; ancak Kur'an'ın bu kelimeyi sürekli "ahiret" (sonraki/uzak) kavramıyla diyalektik bir çift (zeyl) olarak kurgulayarak yepyeni bir ahlaki dünya görüşü inşa ettiğini kanıtlarıyla sunar. Toshihiko Izutsu, cahiliye döneminde "dünya" kavramının bir zıddının olmadığını, çünkü onlara göre var olan tek gerçekliğin zaten bu mevcut alan olduğunu belirtir. Ayetteki "bu sadece bizim dünya hayatımızdır" ifadesi, tam da Kur'an'ın getirdiği "ahiret" ihtimaline karşı cahiliye zihniyetinin kendi kapalı, tek boyutlu ve materyalist sınırlarına şiddetle geri çekilme refleksidir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin epistemolojik sınırlandırıcı işlevini inceler. Gerçekliği sadece gözle görülen ve "en yakın" olana (dünya) hapsetmek, insan aklını fiziksel evrenin ötesindeki hiçbir metafizik işareti okuyamayacak kadar körleştiren felsefi bir intihardır.

        Meb'ûsîn (مبعوثين)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "b-a-s" harflerinin temelinde uyuyan birini uyandırmak, hareketsiz bir şeyi deşmek, dürtmek, birini bir yere göndermek ve diriltmek anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ba's kavramını bağlamsal olarak analiz eder; ölüp toprağa karışmış olan bedenin ve ruhun, ilahi bir iradeyle uykudan veya yokluktan sarsılarak uyandırılması, ayağa kaldırılıp hesap için sevk edilmesi eylemi olarak tanımlar. Theodor Nöldeke, İslam öncesi dönemin edebi ve sosyolojik yapısı bağlamında, bedensel diriliş (ba's) fikrinin pagan Arap aklına ne kadar yabancı ve kabul edilemez bir konsept olduğunu aktarır; onlara göre çürüyüp kemik haline gelmiş bir bedenin yeniden inşası felsefi bir absürtlükten ibarettir. Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın teolojik tartışmaları zemininde okur. Kur'an'ın muhatabı olan müşriklerin bu kesin inkar cümlesinin, onları bölgedeki diriliş inancına sahip Yahudi ve Hristiyan geleneklerinden tamamen ayıran ve saf bir "Arap paganizmi" kimliğini temsil eden kilit bir argüman olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette kelimenin isim cümlesi formunda ve "bi" pekiştirme edatıyla (mâ nahnü bi-meb'ûsîn / biz kesinlikle diriltilecek değiliz) kullanılmasının retorik ve psikolojik boyutunu tahlil eder. Bu dilsel yapı, onların diriliş konusundaki şüphelerini veya bilgisizliklerini değil, peygamberin mesajına karşı gösterdikleri kategorik, alaycı ve sarsılmaz inkar inatlarını ifade eden son derece aktif bir başkaldırı formülüdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X