وَمَا تَأْت۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 4. Ayet
Daralt
X
-
Rab'lerinin âyetlerinden onlara bir âyet gelmeye görsün, ondan ille de yüz çevirirler.
Rab'lerinin âyetlerinden onlara bir âyet. Bu beyan, Allah'ın bir olduğuna dair âyet gelince yahut Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin risâletini ve nübüvvetini ispata dair bir mûcize gelince demektir. Allah insanları topraktan yarattığını ve öldükten sonra onların yine toprağa dönüşeceklerini haber verdiğine göre, bu cümlenin öldükten sonra tekrar dirilmeye ve haşre dair âyet geldiğinde anlamına gelmesi de muhtemeldir. İnsanların ilk yaratılışı topraktan olduğuna ve tekrar yine toprağa döneceklerine göre, Allah onları ikinci defa yaratmaya kādirdir; zira ikinci kez yaratmak, ilk defa yaratmaktan daha zor değildir. Buradaki "ayetler" lafzi ile Kur'ân âyetlerinin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Kur'ân âyetleri dışında Resûlullah'ın (s.a.) getirmiş olduğu mûcizeler de kastedilmiş olabilir. Sonra Cenâb-ı Hak, insanların inatçılıklarını ve kibirlenmelerini haber vermekte, Rab'lerinin âyetlerinden onlara bir âyet gelmeye görsün, ondan ille de yüz çevirirler buyurmaktadır. Bunlardan yüz çevirince de, onlardan yararlanmaları mümkün olmamaktadır; dolayısıyla âyetlerden yararlanmak, onlardan yüz çevirenlerin değil, ancak onları okuyup düşünenler için mümkün olduğu bilinsin diye haber vermektedir.
Sonra Enâm sûresi, müşriklere meydan okumak üzere nâzil olmuştur. Şayet Kur'ân insanlarını benzerini getirmekten aciz oldukları bir kitap olmasaydı bir kitap sayılmasa, sadece Enâm sûresi onları âciz bırakmaya yeterdi. Çünkü bu sûre, tevhit ve ulûhiyyetin sadece Allah'a ait olduğunu beyan edip, öldükten sonra dirilmeyi ispat etmek konusunda müşriklere meydan okumak için gelmiştir. Allah Kur'ân'ı, benzerini meydana getirmekten insanları âciz bırakan mûcize bir kitap kılmışken onun mûcize olmadığı nasıl söylenebilir? O gün Allah'ın birliği ve öldükten sonra dirilme diye bir şey bilinmiyordu, çünkü insanların hepsi kâfirdi ve putlara tapıyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm'in, kendisine Allah tarafından verildiği bilinsin diye Resûlullah'ın (s.a.) onu inşa etmiş olması ve kendisi tarafından vücuda getirmiş olması ihtimali ortadan kaldırılmıştır.
Bu sûrenin tevhit konusunda insanlara meydana okumaya ve bu konuda onlarla münazarada bulunmaya işaret ettiği açıktır; zira sûrenin çoğu âyetleri müşriklere meydan okumaktadır. Müşrikler Allah'a ortak koşuyor, öldükten sonra dirilmeyi ve peygamberliği inkâr ediyorlardı, bu bakımdan sûredeki âyetlerin ekserisi tevhit, öldükten sonra dirilme ve peygamberlik konusunda onlara deliller getirmektedir.
Tartışan taraflardan birinin sözlerinin yanlış olduğu anlaşılınca, diğer tarafın sözünün doğru olduğu ortaya çıkar; Hz. İbrâhim (s.a.) "Yıldızı görünce 'Rabb'im budur' dedi. Yıldız batınca da, 'Batanları sevmem' dedi" meâlindeki âyette söylediği bu sözle, kaybolup giden şeylere kulluk yapanların davalarının yanlış olduğunu ispat etmişti.
Yorum
-
Te'tiy (تأتي)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "e-t-y" harflerine dayandırır ve temel anlamının bir yere varmak, gelmek ve ulaşmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin basit bir yer değiştirme veya fiziksel gelişten ziyade, ilahi mesajın ve mucizelerin insan idrakine kasıtlı ve planlı bir şekilde sunulması anlamını taşıdığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu fiilin geniş/şimdiki zaman kipiyle kullanılmasının, ilahi uyarı ve işaretlerin kesintiye uğramaksızın, tarihsel süreç boyunca sürekli olarak insana ulaştığını; dolayısıyla insanın gerçeği reddetmek için üreteceği epistemolojik mazeret kapılarının kapandığını analiz eder.
Âyet (آية)
İbn Fâris, "e-y-y" kökünden türeyen bu kelimenin sözlük anlamının bir şeyi gösteren açık alamet, iz ve işaret olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kavramı teolojik bir zemine oturtarak, görünmeyen (gayb) bir hakikatin varlığına delalet eden ve insanı o görünmeyen gerçeğe ulaştıran somut göstergeler olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla kadim Sami dillerine dayandığını, Süryanice ve Aramicedeki "âthâ" (mucize, ilahi işaret) kelimesiyle doğrudan akraba olduğunu ve Arapçaya bölgedeki monoteistik dinlerin dilsel etkileşimiyle yerleştiğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal evreninde bu kavramın merkezi bir öneme sahip olduğunu vurgular; ona göre Kur'an, hem doğa olaylarını hem de vahyedilen metinleri birer "ayet" olarak sunarak, evreni okunması ve şifrelerinin çözülmesi gereken semiyotik bir sistem olarak kurgular. Angelika Neuwirth ise Geç Antik Çağ bağlamında, kelimenin sadece edebi bir metin birimi değil, ilahi otoritenin insanlık tarihine müdahalesini simgeleyen canlı bir hitap aracı olarak kullanıldığını ifade eder.
Rabb (رب)
İbn Fâris, kelimenin "r-b-b" kök harflerinden meydana geldiğini; temelinde bir şeyi ıslah etmek, gözetmek, efendilik yapmak ve bir şeyi aşama aşama kemale erdirmek anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı mutlak "yaratma" (halaka) eyleminden ayırır ve onun, var edilen bir varlığı adım adım eğiterek, besleyerek ve geliştirerek nihai olgunluğuna ulaştırma süreci olduğunu belirtir. Theodor Nöldeke, kelimenin İslam öncesi Sami toplumlarındaki kullanımını inceleyerek, kökeninde kabile veya aile reisliği gibi yerel bir otoriteyi ifade ederken, Kur'an'ın bu kavramı evrensel, mutlak ve tekil bir koruyucu/besleyici makamına yükselttiğini analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette doğrudan "Allah" lafzı yerine "Rabbihim" (Onların Rabbi) ifadesinin seçilmesinin taşıdığı teolojik ironiye dikkat çeker: İnsanlar, kendilerini sürekli besleyen, koruyan ve varlıkta tutan yegane otoriteye karşı nankörlük ederek ondan yüz çevirmektedirler.
Mu'ridîn (معرضين)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "a-r-d" harflerine bağlar. Etimolojik olarak bir şeyin enini, genişliğini veya yan tarafını ifade eden bu kökten türeyen eylemin, yüz çevirmek, yan çizmek, sırtını dönmek ve bir şeyden kasıtlı olarak uzaklaşmak anlamına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin bedensel bir dönüşten ziyade, zihinsel ve kalbi bir eylem olduğunu; kişinin hakikati gördüğü halde bilinçli bir inatla onu reddetmesini ve ilgisini kasıtlı olarak başka yöne kaydırmasını ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın inançsızlık (küfür) psikolojisi bağlamında ele alır; "mu'rid" olmanın pasif bir bilgisizlik değil, ilahi işaretler karşısında takınılan kibirli, aktif ve bilinçli bir kayıtsızlık tavrı olduğunu aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette kelimenin isim cümlesi kalıbıyla gelmesinin psikolojik boyutunu analiz eder: Bu dilsel yapı, yüz çevirme eyleminin anlık bir yanılgı olmaktan çıkıp, inkarcıların karakterine işlemiş kalıcı bir varoluş durumuna ve kronik bir zihniyet problemine dönüştüğünü vurgular.
Yorum
Yorum