Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 1. Ayet

    اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَۜ ثُمَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elhamdu li(A)llâhi-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda vece’ale-zzulumâti ve-nnûr(a)(s) śümme-lleżîne keferû birabbihim ya’dilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve ışığı var eden Allah'a mahsustur. Ama yine de kâfir olanlar (putları) Rab'lerine eş tutuyorlar.

      Hamd, Tesbih, Tehlil ve Tekbir

      Hamd (الحمد) yaratıklarına lütfedip ihsan ettiği hayırlardan dolayı Allah'ı övmek demektir. kelimesinin dünyada "hamd"in zıddı olarak kullanıldığına bakmaz mısın? İyilik yapmasından dolayı kişi övülür ve iyiliğin zıddını, yani kötülük yapması karşısında yerilir. Tahmid (التحميد) insanlara lütfettiği nimetlerden dolayı "el-hamdü lillah" (الحمد لله) demek Rabb'i övmek ve O'na teşekkür etmek demektir. "Tesbih (التسبيح) Rabbi övmek ve çocuk sahibi olduğu gibi sapıklarca ileri sürülen iddialardan Allah'ı tenzih etmek demektir. Tehlil (التهليل) ise Rabbi övmek, O'nun ortakları ve karşıtları bulunduğu iddialarından tenzih etmek, O'nu vahdâniyyetle ve Rab olmakla nitelemektir. Tekbir (التكبير) de Rabbi övmek, O'nu büyük ve yüce olmakla niteleyip çürümüş kemiklerden insanı yaratmaktan âciz ve yetersiz olduğu iddialarından uzak tutmaktır.

      Gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve ışığı var eden Allah... Azîz ve Celîl olan Allah, gökleri ve yeri Cenâb-ı Hakk'ın yarattığını tasdik etmeleri karşısında ve bu ikisini yaratmasında Allah'ın ortakları ve karşıtları bulunduğunu ileri sürenlerin akıllarıyla alay etmiştir. Çünkü onlar, aralarındaki mesafe çok fazla olduğu halde Allah'ın yeryüzündeki menfaatleri gökyüzündeki menfaatlere bağladığını bilmekte, buna rağmen, ibadet yapmak ve Rab olarak kabul etmek konusunda O'na nasıl ortaklar tanırlar?

      Karanlık ve Işık

      Karanlıkları ve ışığı var eden. Hasan-ı Basrî, buradaki karanlıklar ve ışıktan maksadın küfür ve iman olduğunu söyler. O'nun dışındaki diğer tevilciler ise, maksat gece ve gündüzdür, demiştir. Işık (النور) hakikatte gözlerin, yani başta ve kalplerde bulunan gözlerin göremediklerini açığa çıkaran şeydir. Karanlık (الظلمات) ise gözleri yani başta bulunan gözlerini ve kalp gözlerini örtüp kapatan şeydir. Karanlık, her şeyi kapalı hale getirir; ışık ise örtülü olan her şeyi açık hale getirir, alenileştirir. İşte karanlık ve ışığın gerçek tefsiri budur.

      Ama yine de kâfır olanlar (putları) Rab'lerine eş tanıyorlar. Şöyle denilmiştir: Cenâb- Hak onlara Allahın vahdâniyyetine ve Rab oluşuna işaret eden bilgileri açıklamış olmasına rağmen yine de putları Rablerine eş tanıyorlar. Yani onlar, Allah'tan başka taptıkları her şeyi Allah'a denk sayıyorlar, onunla yüce Allah'ın dengi olduğunu iddia ediyorlar. Halbuki Cenâb-ı Hakkın ne dengi vardır, ne benzeri, ne ortağı, ne çocuğu ve ne de eşi! Yüce Allah, zâlimlerin ileri sürdükleri iddialardan çok, hem de pek çok yücedir. Hasan-ı Basrî, Rab'lerine eş tanıyorlar meâlindeki cümleyi yalanlıyorlar diye tefsir etmiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Hamd (الحمد)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "h-m-d" harflerine dayandırır ve etimolojik olarak bir kimseyi iyilikle anmak, onu övmek anlamına geldiğini belirtir. Bu kökün, kınamak ve yermek kavramlarının mutlak zıddı olduğunu vurgular. Râgıb el-İsfahânî ise kavrama iradi bir boyut katarak, bir eylemin övgüye layık olabilmesi için övülen kişinin bu iyiliği kendi özgür iradesiyle yapmış olması gerektiğini ifade eder. Bu bağlamda, cansız bir nesneye duyulan hayranlıktan ayrışır. Toshihiko Izutsu, kelimenin anlamsal gelişimini incelerken, İslam öncesi Arap toplumunda övgünün genellikle kabile kahramanlarına, cömertlik veya savaşçılık gibi eylemlere yönelik olduğunu; bu bağlamdaki kullanımıyla ise kavramın tamamen teolojik bir zemine taşınarak mutlak övgünün yalnızca yaratıcıya ait olduğu yepyeni bir dünya görüşünü yansıttığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin buradaki kullanımının, insanın yaratıcı karşısındaki konumunu kabul etmesi ve varoluşun kaynağına duyulan ontolojik minnettarlığı ifade etmesi bakımından merkezi bir role sahip olduğunu belirtir.

        Allah (الله)

        İbn Fâris, lafzın kökenini "e-l-h" harflerine, kulluk etmek ve ibadet etmek anlamına gelen fiile bağlar. Kelimenin aslının "el-ilah" olduğunu ve zamanla kaynaşarak özel isme dönüştüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu lafzın hiçbir varlığa mecazen dahi verilemeyecek, yaratıcının zâtına has mutlak ve tekil bir isim olduğunu kaydeder. Yabancı kelimeler ve kökenler üzerine çalışan Arthur Jeffery, bu ismin İslam öncesi Arap şiirinde de bilindiğini teyit eder ve etimolojik olarak Süryanice "Alaha" veya Aramice "Elaha" kelimelerinden Arapçaya geçmiş olabileceği görüşünü detaylandırır. Ona göre kelime, bölgedeki monoteistik geleneklerin dilsel etkileşimi sonucunda şekillenmiştir. Theodor Nöldeke de bu tezi destekleyerek, kelimenin Nebati veya Arami yazıtlarındaki ilah tasavvurlarından evrilip Arapçadaki harf-i tarif ile birleşerek bu son halini aldığını savunur. Toshihiko Izutsu, etimolojik kökenden ziyade anlamsal alana odaklanarak, bu kelimenin "yüce bir tanrı" figüründen, "tek ve mutlak yaratıcı" konumuna semantik bir devrimle nasıl yükseltildiğini açıklar.

        Halaka (خلق)

        İbn Fâris, kelimenin temel kök harfleri olan "h-l-k"nin asıl anlamının bir şeyi ölçmek, pürüzsüz hale getirmek ve oranlamak olduğunu tespit eder. Yaratma eyleminin kökeninde gelişigüzellik değil, hassas bir ölçülülük bulunduğunu vurgular. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin etimolojisini incelerken, buradaki bağlamında eylemin daha önce hiçbir örneği, maddesi veya modeli olmaksızın bir şeyi yokluktan varlık alanına çıkarmak anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiilin salt bir fiziksel var ediş değil, aynı zamanda yaratılan şeyin tabiatını, yasalarını ve işleyişini de beraberinde takdir etmek anlamına geldiğini, kelimenin kök anlamındaki ölçme ve biçme vurgusunun tam da evrendeki bu düzene işaret ettiğini analiz eder.

        Es-Semâvât (السماوات)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "s-m-v" olarak ele alır ve bu kökün istisnasız olarak yükseklik, yücelik ve üstte olma anlamlarına geldiğini aktarır. Ona göre isim formundaki sema, kelime anlamı olarak insanın veya yeryüzünün üstünde yer alan her türlü yüksekliği kapsar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenini kabul etmekle birlikte, çoğul formu olan bu kelimenin, Aramice ve Süryanice "şemayya" kelimesiyle olan dilbilimsel akrabalığına ve Sami dillerindeki ortak kullanımına dikkat çeker. Angelika Neuwirth, kelimenin kullanımını Geç Antik Çağ bağlamında ele alarak, sadece fiziksel gökyüzünü değil, aynı zamanda kozmolojik bir hiyerarşiyi ve yaratıcının aşkınlığını sembolize eden çok katmanlı bir kavram olarak kullanıldığını ifade eder.

        Ce'ale (جعل)

        İbn Fâris, "c-e-l" kökünün temel olarak bir şeyi bir yere koymak, bir durumu başka bir duruma dönüştürmek veya atamak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemi hemen öncesinde geçen "halaka" kelimesiyle mukayeseli olarak analiz eder. Ona göre var etmeyi ifade eden fiilden farklı olarak bu eylem, var edilen şeylere belirli bir form vermek, onları bir amaca yönelik düzenlemek anlamına gelir. Karanlıklar ve aydınlığın var edilişinde bu fiilin kullanılmasını, bu kavramların maddi varlıklar olmaktan ziyade, yaratılmış olan evrenin birer durumu veya niteliği olmasıyla açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ayrımın metnin edebi dilindeki hassasiyeti gösterdiğini, yaratılışın önce varlık, sonra o varlığa ait niteliklerin kurgulanması şeklindeki aşamalı süreçlerinin bu etimolojik farklılık üzerinden inşa edildiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X