سَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَٓا اَشْرَكْنَا وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬نَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ شَيْءٍۜ كَذٰلِكَ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ حَتّٰى ذَاقُوا بَأْسَنَاۜ قُلْ هَلْ عِنْدَكُمْ مِنْ عِلْمٍ فَتُخْرِجُوهُ لَنَاۜ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَخْرُصُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 148. Ayet
Daralt
X
-
Putperestler diyecekler ki: 'Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram saymazdık.' Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi mi var? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece temelsiz bir tahminde bulunuyorsunuz.
Putperestler diyecekler ki: Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram saymazdık. Bu ayetin Arap müşrikleri hakkında geldiği söylenmiştir. Onlar haram kıldıkları şeylerin haramlığı konusunda çelişkiye düştüklerinde ve delilleri bitirildiğinde böyle söylemişler ve işi Allah'a nispet etmişlerdi. Bu ayet, "Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş ... De ki: 'O, bunlardan iki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerindeki yavrularını mı haram kıldı? Eğer doğruysanız bana bilerek söyleyin: Ve deveden iki, sığırdan iki ... De ki: O, bunlardan iki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerindeki yavruları mı haram kıldı? Yoksa Allah'ın size böyle buyurduğuna şahit mi oldunuz?" mealindeki ayetin sılasıdır. Çelişkileri ortaya çıkıp delilleri de bitirilince korktular ve hemen şöyle dediler: Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram saymazdık. Cenab-ı Hak da Peygamberine şöyle buyurdu: Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar, yani daha önce geçen ümmetler de peygamberlerini aynı şekilde yalanladılar, onlar da peygamberlerine, ümmetinin sana söylediklerini söylüyorlardı. Allah dileseydi ortak koşmazdık ...
Allah dileseydi ortak koşmazdık. Bu beyanın işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Hasan-ı Basri ve Esam şöyle dedi: "Meşiet" (dilemek) lafzı burada rıza anlamına gelir. Dediler ki: Allah bizim yaptıklarımızdan razı olmuştur, çünkü atalarımız da bizim yaptıklarımızı yapmışlardı. Allah onlarla yaptıkları arasına bir engel koymadı, onların ellerini tutmadı, onların bu işleri yapmalarına engel olmadı; eğer onların yaptıklarından razı olmasaydı, onlara engel olur ve yasaklardı. Onlar ancak kendilerinin yapmış olduğu şeyleri yapan atalarını da peygamberlerin helake ve azaba uğramalarından korkuttuklarını, fakat sonra onların bu halde öldüklerini ve azaba uğramadıklarını gördükleri için bunu Allahın rızasına ve içinde bulundukları hale izin verdiğine hamletmişler, onlara azabın ertelendiğini, çünkü Allah'ın yapılanlardan razı olduğunu düşünmüşlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Bu ayetin zahiri ile Mutezile arasında küçük bir alaka vardır. Onlar şöyle diyorlar: Cenab-ı Hak, Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar mealindeki ayetiyle onların sözlerini reddetmiş, bu sözden dolayı kendilerini azarlamış ve onları şiddetli bir şekilde korkutmuştu. Eğer bu konuda sizin yaptığınız gibi meşieti Allah'a nispet etmek caiz olsaydı, onları reddetmez, azarlamaz ve böyle şiddetli bir şekilde korkutmazdı. Bu durum, böyle denilmesinin ve meşieti Allah'a nispet etmenin caiz olmadığını gösterir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Biz deriz ki: Meşietin burada farklı anlamlara gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Hasan-ı Basri'nin ve Esam'ın söylediği rıza anlamındadır, onlar, Allah bundan razıdır demişlerdi.
İkincisi, emir ve davet anlamına gelmesidir, derler ki: Allah onlara bunu emretti ve kendilerini buna davet etti.
Üçüncüsü, onlar bunu hakikat anlamında değil alay etmek için ve ironi olsun diye söylüyorlardı. Mecûsiler'in durumu da böyledir, onlara, neden iman etmiyor ve İslamı kabul etmiyorsunuz? denildiğinde, aynen bunların söylediklerini söylüyorlardı: Eğer Allah dileseydi biz de iman ederdik ve O'na asla ortak koşmazdık. Onlara yapılan bu azarlama ve korkutma, o sözleri alay etmek için söylemiş olduklarından ve Allah'a iftira ederek O'nun böyle emrettiğini, buna davet ettiğini ve bunlardan razı olduğunu iddia etmelerinden dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, meşiet burada Mûtezile'nin söylediği gibi değil, bu üç şekilde anlaşılmalıdır. Nitekim başka bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "İnsan, 'Ben öldükten bir süre sonra sahiden yeniden hayata döndürülecek miyim?' diyor". Aslında bu, hak bir kelamdır, fakat insan onu alay ve istihza için söylemektedir, bundan dolayı ona ceza hak olmuştur.
De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi mi var? Yani size Allah'tan gelen ve bize açıklayacağınız bir delil, bir beyan mı var? Allah'ın size öyle emrettiğine ve sizi ona davet ettiğine yahut azap etmek için size mühlet vermek değil de yaptıklarınızdan razı olduğu için sizi o halde bıraktığına dair elinizde bir kanıt mı var? Size muhalif olanları da kendi hallerinde bırakmadı mı ? Onları kendi hallerinde bırakması, kendilerinden razı olduğunun delili midir? Allah şöyle buyuruyor: Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz, yani bu konuda sizler zandan başka bir şeye uymuyorsunuz. Siz sadece temelsiz bir tahminde bulunuyorsunuz. Yani onlar bu konuda sadece temelsiz bir tahminde bulunuyor ve yalan söylüyorlardı. İddia ettikleri gibi Allah'ın öyle emrettiğine, herkesi ona davet ettiğine ve onların yaptıklarından razı olduğu için kendilerini o halde bıraktığına dair ellerinde hiçbir delil ve beyan bulunmamaktadır.
Yorum
-
Seyekûlü (سَيَقُولُ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "k-v-l" kökünün sözlükte bir düşünceyi veya meramı sözlü olarak açığa vurmak, seslendirmek ve iddia etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki "sin" (se) harfinin yakın geleceği bildiren bir edat olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eylemini sıradan bir konuşmadan ayırarak; bunun üzerinde önceden düşünülmüş, zihinde tasarlanmış ve kasıtlı olarak üretilmiş (sistematik) bir argümanı dillendirmek olduğunu açıklar. Ayetin "Diyecekler ki" kurgusuyla başlamasının, pagan aklının ilahi argümanlar karşısında köşeye sıkıştığında üreteceği o "kurtarıcı/hazır felsefi bahaneyi" Kur'an'ın önceden deşifre eden mucizevi bir psikolojik öngörü olduğunu ifade eder.
Eşrakû (أَشْرَكُوا)
İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün temelinde iki veya daha fazla şeyin mülkiyette, haklarda ve otoritede birbirine karışması, saf ve tek olanın bozulması anlamlarının yattığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "şirk koşanlar" (ellezîne eşrakû) tamlamasının buradaki kullanımını teolojik bir ikiyüzlülük (pragmatizm) üzerinden inceler. Pagan elitlerin normalde "kendi atalarının onuru" ve "kendi tercihleri" olarak savundukları şirki; ilahi yargı (veya akli bir mağlubiyet) söz konusu olduğunda aniden sorumluluğunu üstlenmekten kaçarak onu "kaderin/Allah'ın onlara yüklediği bir zorunluluk" gibi sunma çelişkilerini detaylandırır.
Şâellâhü (شَاءَ اللَّهُ)
İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün sözlükte bir şeyi kastetmek, istemek, irade etmek ve dilediğini varlık sahasına çıkarmak anlamlarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Eğer Allah dileseydi" (lev şâellâhü) şeklindeki bu devasa pagan savunmasını kelamî bir boyutta (kaderiye/cebriye tartışmaları ekseninde) tahlil eder. Müşriklerin kendi hür iradeleriyle inşa ettikleri sömürü düzenini, çocuk cinayetlerini ve putperestliği meşrulaştırmak için doğrudan "Allah'ın mutlak iradesini" (meşietini) bir zırh olarak kullandıklarını; "Allah izin vermeseydi biz bunu yapamazdık, demek ki O da halimizden razı" şeklindeki o hastalıklı, determinist ve faturayı Tanrı'ya kesen varoluşsal kibri deşifre ettiğini vurgular.
Harramnâ (حَرَّمْنَا)
İbn Fâris, "h-r-m" kökünün etimolojik tabanında yasaklamak, engellemek ve bir şeyi başkalarının kullanımına mutlak surette kapatmak anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Hiçbir şeyi de haram kılmazdık" (ve lâ harramnâ min şey'in) kurgusunu önceki ayetlerdeki diyet ve rızık tabularıyla bağdaştırarak değerlendirir. Kendi menfaatleri için ekinleri ve hayvanları (sahte tanrılar adına) kitlelere "haram" kılan elitlerin; bu cürümlerini "Allah'ın takdiri" (kader) olarak pazarlayarak, aslında doğrudan kendi ürettikleri o adaletsiz "yasama/şeriat" tekellerini ilahi bir dokunulmazlıkla korumaya çalıştıklarını aktarır.
Kezzebe (كَذَّبَ)
İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte bir şeyin gerçekliğe uymaması, asılsız olması ve bir iddiayı yalanlamak anlamlarına geldiğini kaydeder. Angelika Neuwirth, "Onlardan öncekiler de işte böyle yalanlamışlardı" (kezâlike kezzebellezîne min kablihim) şeklindeki tarihsel atıfı felsefi bir boyutta okur. Kur'an'ın bu "tekzib" eylemiyle; kaderi (Allah'ın dilemesini) kendi günahlarına kılıf yapma argümanının Mekkelilere has orijinal bir fikir olmadığını, tarih boyunca statükosunu korumak isteyen tüm kibirli toplumların peygamberler karşısında ürettikleri o bayat, tekrarlanan ve evrensel bir "suçluluk/inkar psikolojisi" olduğunu ilan ettiğini ifade eder.
Zâkû (ذَاقُوا)
İbn Fâris, "z-v-k" kökünün temelinde bir yiyeceğin veya içeceğin tadını dille algılamak, doğrudan tecrübe etmek ve bizzat sınamak anlamlarının yattığını aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), eylemin mecazi kullanımını analiz eder. İlahi azabın sadece uzaktan "görülmesi" veya "duyulması" değil de bizzat "tadılması" (zâkû) kelimesiyle ifade edilmesinin; yıkımın ne kadar sarsıcı, bedeni ve ruhu doğrudan paramparça eden, insanın en içsel sinir uçlarına kadar hissedeceği kaçınılamaz ontolojik bir felaket olduğunu resmeden kusursuz bir edebi dehşet tasviri olduğunu vurgular.
Be'senâ (بَأْسَنَا)
İbn Fâris, "b-e-s" kökünün asıl anlamının şiddet, zorluk, bükülmezlik, korkunç savaş ve acı veren azap olduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, "Bizim şiddetli azabımızı (be'simizi) tadıncaya kadar" kurgusunun taşıdığı teolojik meydan okumayı değerlendirir. Paganların "Kaderimiz böyleydi, biz masumuz" şeklindeki o sahte felsefi oyunlarının ve retorik kibrinin; ilahi nizamın o çıplak ve mutlak "şiddeti/azabı" (be's) gerçeğiyle yüzleştikleri an nasıl tuzla buz olduğunu, şirkin ürettiği hiçbir argümanın ilahi adaleti durduramayacağını tahlil eder.
İlmin (عِلْمٍ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte bir şeyin hakikatini, özünü bilmek ve o nesneyi kesin bir işaretle şüpheye yer bırakmayacak şekilde kavramak anlamına geldiğini belirtir. Patricia Crone, "Yanınızda bize çıkarıp göstereceğiniz bir ilim var mı?" (hel ındeküm min ılmin fe tuhricûhü lenâ) sorusunu Geç Antik Çağ'ın epistemolojisi ekseninde inceler. Müşriklerin inançlarının (ve kaderci savunmalarının) temelinde hiçbir okunan vahyin, yazılı şeriatın veya rasyonel belgenin (ilmin) bulunmadığını; Kur'an'ın bu taleple şirkin tamamen atalar taklidine ve mitolojik varsayımlara dayanan ontolojik kofluğunu (bilgisizliğini) ifşa ettiğini ifade eder.
Tuhricûhü (فَتُخْرِجُوهُ)
İbn Fâris, "h-r-c" kökünün sözlükte bir yerden dışarı çıkmak, darlıktan genişliğe ulaşmak ve gizli olanın belirginleşmesi/açığa çıkması anlamlarına geldiğini kaydeder. Eylemin buradaki kullanımının; soyut bir iddiayı somut bir delil olarak "ortaya koymak", ispatlamak ve mahkemeye belge sunmak şeklinde hukuki bir ağırlık taşıdığını tespit eder.
Ez-Zanne (الظَّنَّ)
İbn Fâris, "z-n-n" kökünün temelinde kesinlik (yakîn) bildirmeyen bir tahminde bulunmak, şüphe ile karışık bir sanıya kapılmak ve ihtimal üzerinden hüküm vermek anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zan" kavramını, gerçeği temsil eden "ilim" kavramının mutlak ontolojik zıddı olarak tanımlar; hiçbir felsefi dayanağı olmayan hastalıklı bir epistemolojik körlüktür. Toshihiko Izutsu, ayetteki "Siz ancak zanna uyuyorsunuz" (in tettebi'ûne illez zanne) hükmünü Kur'an semantiğindeki yeriyle değerlendirir. Şirkin en büyük açmazının bu olduğunu; devasa inanç sistemlerini, tapınakları ve yasakları asla kesinleşmeyecek, sadece insan egosunun ürettiği o zavallı "varsayımlar/sanılar" (zan) üzerine inşa ettiklerini aktarır.
Tahrusûn (تَخْرُصُونَ)
İbn Fâris, "h-r-s" kökünün sözlükte ağaçtaki meyvenin ağırlığını/miktarını göz kararıyla tahmin etmek, atmak, yalan söylemek ve asılsız kurgular uydurmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "Siz sadece yalan/tahmin uyduruyorsunuz" (ve in entüm illâ tahrusûn) şeklindeki o tokat gibi kapanışını (fasıla) analiz eder. Kelimenin kökenindeki o "göz kararı meyve tahmini" (hars) eylemine dikkat çekerek; putperestlerin teolojik savunmalarının, tıpkı meyve miktarını uyduran tüccar gibi tamamen spekülatif, ciddiyetsiz ve kâr/zarar hesabına dayanan bir "kurgusal yalan" (tahrusûn) olduğunu, dolayısıyla ilahi mahkemede bu yalanların hiçbir felsefi değerinin olmadığını sabitleyen eşsiz bir mühür olduğunu vurgular.
Yorum
Yorum