Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 90. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 90. Ayet

    اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُ فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْۜ قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراًۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْعَالَم۪ينَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ulâ-ike-lleżîne heda(A)llâh(u)(s) febihudâhumu-ktedih(k) kul lâ es-elukum ‘aleyhi ecrâ(an)(c) in huve illâ żikrâ lil’âlemîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İşte o peygamberler, Allah'ın hidayete erdirdiği kimselerdir. Şu halde onların rehberliğine uy. De ki: Ben, bu görevimden dolayı hiçbir karşılık istemiyorum; bilinsin ki bu, bütün insanlığa bir öğütten ibarettir.

      Bütün Peygamberler Aynı Dini Getirdiler

      İşte o peygamberler, Allah'ın hidayete erdirdiği kimselerdir. Şu halde onların rehberliğine uy. Buradaki Onların rehberliği ibaresi, onların kendi ümmetlerini sevkettikleri hidayetle sen de ümmetini hidayete sevket anlamına gelebilir. Onların rehberliği anlamındaki ifade, onlar hidayeti benimsediler, sen de hidayeti benimse anlamına da gelebilir. Cenab-ı Hak burada efendimize, daha önceki peygamber kardeşlerine uymasını emretmektedir. Hidayet, yapılan işlerin adı değil, uyulan dinin adıdır. Binaenaleyh namazı, zekatı ve orucu terk edene sapık denilmez, ancak hidayetin zıddını din olarak benimseyene sapık denilir. Cenab-ı Hak burada peygamberine daha önceki hidayet rehberlerine uymasını emretmektedir. Bu, bütün nebilerin ve resullerin hep aynı dine mensup olduklarına işaret eder, bu dinin neshedilme ve değişikliğe uğrama ihtimali yoktur. Görmez misin ki Cenab-ı Hak başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "O, Nuh'a buyurduklarını size din kıldı". Burada Cenab-ı Hak bize, Hz. Nuh'a (s.a.) vermiş olduğu dini verdiğini haber vermektedir. Bu ayet de dinin aynı kaldığına ve asla neshedilmediğine, fakat şeriatların (hükümlerin) farklı olduğuna, çünkü onların neshedileceğine işaret etmektedir.

      Din Hizmetinden Ücret Almak

      De ki: Ben, bu görevimden dolayı hiçbir karşılık istemiyorum. Bu ilahi kelama da Cenab-ı Hakk'ın onlara uymayı emrettiği anlamı verilebilir. Yani daha önceki peygamberlerin yoluna uy, onlar risaleti tebliğ için kimseden karşılık istemedikleri gibi sen de tebliğ için kimseden karşılık bekleme. Ben, bu görevimden dolayı hiçbir karşılık istemiyorum mealindeki ilahi beyan, Kur'an ve ilim öğretmek, hadis rivayet etmek ve benzeri ibadetler karşılığında ücret almayı caiz görenlerin reddine de işaret etmektedir. Şu ayet-i kerime de aynı anlamı teyit etmektedir: "(Resulüm!) Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da, onlar bunun ağırlığı altında mı eziliyorlar?" En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak sanki ücret yükü altında ezilen insanları peygambere uymamakta mazur görmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu ayet aynı zamanda Karamita mezhebinin iddialarının reddine işaret etmektedir, çünkü onlar görüşlerini insanlara sunuyorlar, bunun için de onlardan söz alıyorlar ve karşılık bekliyorlardı. Peygamberlerden de söz alınmıştır, ancak onlardan risaleti insanlara tebliğ için söz alınmıştır. Onlar insanların kalplerine dini sevdirmekle emrolunmuşlardı. Onlardan karşılık almak ise, kalplerini ve tabiatlarını ondan nefret ettirir.

      Bilinsin ki bu, bütün insanlığa bir öğütten ibarettir. Yani bu Kur'an-ı Kerim, ancak bir öğüttür ve bütün insanlar için bir yasadır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İktedih (اقْتَدِهْ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "k-d-v" kökünün sözlükte bir şeyin ölçüsüne ve miktarına uymak, birinin izinden gitmek, birini model alarak onun eylemlerini takip etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iktida" kavramını sadece şekilsel ve körü körüne bir taklit (taklid) eyleminden ayırır; ona göre bu kelime, bilinçli ve felsefi bir tercihle, örnek alınan kişinin eylemindeki o ahlaki, rasyonel ve teolojik özü kavrayarak onun yolundan gitmektir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "onların hidayetine uy/izinden git" (fe bi hüdâhümuktedih) emrinin taşıdığı teolojik ve tarihsel sürekliliği inceler. Kur'an'ın bu emirle, kendi getirdiği mesajın sıfırdan, yepyeni ve köksüz (nevzuhur) bir din olmadığını; aksine İbrahim'den İsa'ya kadar uzanan o devasa tevhidi şuurun varisi ve sürdürücüsü olduğunu ilan eden muazzam bir "gelenek inşası" ve tarihsel meşruiyet manifestosu olduğunu vurgular. Angelika Neuwirth, bu fiili Geç Antik Çağ bağlamında değerlendirir. Kendi putperest kavmine karşı entelektüel ve sosyal anlamda tek başına kalmış olan peygambere verilen bu "onları örnek al" talimatının; ona psikolojik bir "tarihsel yoldaşlık", sarsılmaz bir ruhsal dayanak ve teolojik bir otorite sağlayan kusursuz bir ilahi destek stratejisi olduğunu tahlil eder.

        Hüdâhüm (هُدَاهُمُ)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün etimolojik tabanında karanlıkta yön bulmayı sağlayan işaret, rehberlik ve hedefe ulaştıran pusula anlamlarının yattığını aktarır. Toshihiko Izutsu, ayette kurulan "onların hidayetine" (hüdâhüm) tamlamasını Kur'an'ın din felsefesi üzerinden inceler. Ayette peygambere "onların kitaplarına" veya "onların şeriatlarına" uyulmasının emredilmediğine dikkat çeker. Hukuki kuralların, ibadet ritüellerinin ve şeriatların (minhâc) zamana veya sosyolojiye göre değişkenlik gösterebileceğini; ancak peygamberlerin değişmeyen tek, evrensel ve kopyalanması gereken mutlak özünün o sarsılmaz "tevhid bilinci ve ahlaki pusula" (hidayet) olduğunu; Kur'an'ın bu kelime tercihiyle şeriatı değil, evrensel tevhidi (özü) merkeze aldığını detaylandırır.

        Es'elüküm (أَسْأَلُكُمْ)

        İbn Fâris, "s-e-l" kökünün temelinde birinden bir şey istemek, talep etmek, soru sormak ve ihtiyaç arz etmek anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, peygamberlerin tebliğ metodolojisindeki en sarsılmaz ilkenin bu fiille (lâ es'elüküm / sizden istemiyorum) formüle edildiğini değerlendirir. Vahyin veya dini aydınlanmanın hiçbir şekilde dünyevi bir ticaret, şahsi bir statü aracı veya ekonomik bir sömürü mekanizması yapılamayacağını; din dilinin ve tebliğcinin niyetinin her türlü şahsi menfaatten tamamen arındırılması gerektiğini bildiren, güvenilirliği tesis eden mutlak bir ahlak yasası olduğunu tahlil eder.

        Ecran (أَجْرًا)

        İbn Fâris, "e-c-r" kökünün sözlükte yapılan bir işin, bir emeğin karşılığında alınan bedel, ücret ve mecazi olarak kırık bir kemiğin iyileşip yeniden kaynaması (eksikliğin giderilmesi) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ecr" kavramını, dünyevi bağlamda maddi bir beklenti veya menfaat olarak açıklar. Patricia Crone, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın ve özellikle Mekke'nin tüccar toplumu (ticari kapitalizmi) üzerinden okur. Kureyş'in her türlü inancı, Kabe ritüellerini ve putperestliği kabileleri şehre çeken devasa bir "turizm ve ticaret" (panayır/kazanç) sektörü olarak kurguladığını; peygamberin "Ben sizden bu mesaja karşılık hiçbir ücret (ecir) istemiyorum" demesinin, dini kapitalize eden (sermayeye dönüştüren) o pagan elitlerin kurduğu ekonomik teolojiyi temelden çökerten eşsiz, anti-statükocu ve varoluşsal bir başkaldırı olduğunu ifade eder.

        Zikrâ (ذِكْرَىٰ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün etimolojik tabanında bir şeyi zihinde canlı tutmak, unutmamak, hatırlatmak ve aynı zamanda şeref/şan anlamlarının yattığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "zikrâ" kavramını; insanın fıtratında zaten var olan, ancak gaflet, şirk, ön yargı veya dünya telaşıyla üzeri örtülmüş olan o ontolojik hakikati, sarsıcı bir ilahi veya nebevi müdahaleyle yeniden bilince (şuura) çıkarma eylemi olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın kendi mesajını yepyeni, duyulmamış bir felsefi icat (haber) olarak değil, sadece bir "hatırlatma" (zikrâ) olarak kodlamasının taşıdığı psikolojik derinliği inceler. Bu kelimenin, insanın yaratılışındaki o ilk saflığa ve akla duyulan muazzam bir saygıyı resmettiğini; ilahi mesajın amacının insanlara kendi doğalarına yabancı bir şeyi zorla dayatmak değil, unuttukları o asil özü (tevhid fıtratını) içeriden dışarıya doğru nazikçe ve ikna yoluyla "hatırlatmak" olduğunu vurgular.

        Lil-Âlemîn (لِلْعَالَمِينَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte bir şeyin hakikatini bilmek ve onu diğerlerinden ayıran alameti (işareti) kavramak anlamına geldiğini; evrendeki her varlığın kendi varoluşuyla yaratıcısına işaret etmesinden (alamet olmasından) dolayı, idrak sahibi tüm varlıklara "âlem" dendiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "âlemîn" çoğulunu, zaman ve mekan sınırı olmaksızın tüm şuurlu varlıkları, toplumları ve insanlık nesillerini kapsayan mutlak bir evrensellik ifadesi olarak açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "O, alemler için bir hatırlatmadan başka bir şey değildir" (in hüve illâ zikrâ lil âlemîn) şeklindeki sarsıcı kapanışını (fasıla) değerlendirir. Önceki ayetlerde Geç Antik Çağ'da Yahudiliğin ve Hristiyanlığın kendi teolojik ve etnik tekellerine aldıkları (kabileleştirdikleri) o büyük peygamberlerin zikredilmesinin ardından; Kur'an'ın bu peygamberlerin yolunu sürdüren son mesajının, belirli bir ırka, coğrafyaya, seçilmiş bir kasta veya sadece Araplara değil, doğrudan "tüm insanlık idrakine" (alemlere) yöneldiğini ilan eden devasa ve sınırları yıkan bir evrenselcilik (üniversalizm) manifestosu olduğunu tahlil eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X