Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 84. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 84. Ayet

    وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ كُلاًّ هَدَيْنَاۚ وَنُوحاً هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ وَمِنْ ذُرِّيَّتِه۪ دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vevehebnâ lehu ishâka veya’kûb(e)(c) kullen hedeynâ(c) venûhan hedeynâ min kabl(u)(s) vemin żurriyyetihi dâvûde vesuleymâne veeyyûbe veyûsufe vemûsâ vehârûn(e)(c) vekeżâlike neczî-lmuhsinîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      84. Biz ona İshak ve Yâkub'u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musayı ve Harun'u doğru yola iletmiştik. Biz, iyileri böyle ödüllendiririz.

      85. Zekeriyya, Yahya, Îsa ve İlyas'ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi.

      86. İsmail, Elyesa', Yunus ve Lut'u da (hidayete erdirdik). Hepsini alemlere üstün kıldık.


      Biz ona İshak ve Yakub'u da armağan ettik. Belirttiğimiz yüksek derecelerin, Cenab-ı Hakk'ın armağan ettiğini söylediği kişiler olması muhtemeldir. Bunda kendisine çocuklar armağan etmesinin onun için Allah'ın lütfu olduğuna delil vardır; bu, çocuklarının çocukları için de ilahi bir lütuftur.

      Hidayetin Çeşitleri

      Hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nuh'u doğru yola iletmiştik. Hidayet iki çeşittir; biri hakkı bulma hidayeti, diğeri hakkı bilme hidayeti, bu ikincisi açıklama hidayetidir. Bu hidayette müslüman ve kafir hepsi müşterektir. Hakkı bulma hidayeti ise, resullere, nebilere ve bütün müslümanlara mahsustur. Hidayet burada hakkı bulmaktır, hakkı bilmek değil. Çünkü hakkı bilmekte müslüman ve kafir hepsi ortaktır.

      Onun soyundan Davôd'u da doğru yola iletmiştik. Denildi ki: O, Hz. İbrahim'in (s.a.) neslidir. Hz. Nuh'un (s.a.) nesli olduğu da söylenmiştir. Onların hepsi, yani İbrahim ve adı geçen peygamberler, Nuh'un neslidirler.

      Biz, iyileri böyle ödüllendiririz. Yani biz iyileri kıyamet gününe kadar böyle şanla, şerefle ve güzel övgülerle ödüllendiririz. Tıpkı o peygamberlerin insan meclislerinde şanla, şerefle ve güzel övgülerle ödüllendirildiği gibi. Onların yeryüzünde yaratılanların meclislerinde anıldıkları gibi, meleklerin meclislerinde anılmış olmaları da muhtemeldir. Biz, iyileri böyle ödüllendiririz. Bu beyanın, 'onları ahirette sevapla, üstün derecelerle ve bol mükafatla ödüllendiririz' anlamına gelmesi de muhtemeldir.

      Sonra Cenab-ı Hak bir grubu Biz, iyileri böyle ödüllendiririz diye, başka bir grubu Hepsi de iyilerden idi diye, bir başka grubu da Hepsini alemlere üstün kıldık diye anmıştır. En doğrusunu Allah bilir ya bu, belirttiği her grubun arkasından gelen niteleme sadece o gruba özel değildi, onların hepsi içindi, yani onların hepsi iyi kişilerdi, salih insanlardı ve alemlere üstün kılınan şahsiyetlerdi.

      Sonra onların peygamber olmakla üstün kılınmış olmaları muhtemeldir, onlar alemlere peygamberlikle üstün kılınmışlardı. Onlar için risalet ve nübüvvet söz konusu olmasa bile, zaten iyi ve salih kimseler oldukları için alemlere üstün kılınmış olmaları da muhtemeldir. Sonra Allah onlara iyiler anlamına gelen "muhsinin" (مُحْسِنِينَ) ismini, risalete ve nübüvvete layık olan hali tercih etmeleri sebebiyle vermiş olması da muhtemeldir; eğer böyle ise, onlar zaten hususen peygamberdirler. Onların hidayeti ve hakkı bulma yolunu seçtikleri için iyilerden olmaları da ihtimal dahilindedir; şayet öyle ise peygamberler ve bütün müslümanlar bu vasfa ortaktırlar demektir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Vehebnâ (وَهَبْنَا)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "v-h-b" kökünün sözlükte bir şeyi karşılıksız olarak vermek, hiçbir bedel veya menfaat beklemeksizin hibe etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hibe" kavramını sıradan bir armağandan ayırır; ona göre bu kelime, insanın kendi bedensel çabasıyla veya liyakatiyle elde edemeyeceği, tamamen mutlak iradenin (Allah'ın) saf lütfu ve inayetiyle bahşedilen ontolojik iyilikleri temsil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamsal ve psikolojik ağırlığını değerlendirir. İbrahim'in tevhid uğruna kendi babasını, kavmini ve vatanını terk ederek yaşadığı o muazzam sosyal tecrit ve yalnızlığın ardından bu fiilin gelmesinin; ilahi iradenin onu "karşılıksız bir hediye/hibe" ile (İshak ve Yakub ile) ödüllendirerek ona yepyeni, şirkten arınmış, teolojik ve ahlaki bir "aile/soy" inşa ettiğini tahlil eder.

        İshâk (إِسْحَاقَ)

        Celaleddin el-Suyuti, bu ismin Arapça kökenli olmadığını (a'cemî), kadim dillerden Arapça lügatine geçmiş yabancı bir özel isim olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, ismin filolojik kökenlerine inerek, İbranicedeki "Yitsḥāq" (o güler / gülen) kelimesine dayandığını; aynı zamanda Süryanice ve Aramice monoteistik metinlerde çok yaygın bir "ata" (patriarch) figürü olarak kullanıldığını kanıtlarıyla sunar. Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın teolojik anlatıları ekseninde okur. Kur'an'ın İbrahim'den hemen sonra oğlu İshak'ı ve torunu Yakub'u zikretmesinin; Yahudi-Hristiyan geleneğindeki ahit (covenant) kurgusunu reddetmeden onu yeniden yapılandırdığını, kan bağına dayalı seçilmişliği değil, "hidayet ve tevhid" çizgisindeki teolojik sürekliliği merkeze aldığını ifade eder.

        Ya'kûb (وَيَعْقُوبَ)

        Arthur Jeffery, bu ismin de Arapça olmadığını belirterek Sami dillerindeki köklerini inceler; İbranicedeki "Yaʿaqōv" (topuktan tutan / takip eden) kelimesinden geldiğini ve bölgenin kadim dini lügatinde kurucu bir peygamber figürü olarak sabitlendiğini aktarır. Angelika Neuwirth, ayetteki isimlerin dizilişini (İshak ve peşinden Yakub) yapısal bir edebi kurgu olarak analiz eder. Kur'an'ın bu peygamberleri salt bir kronoloji veya soykütüğü (jenealoji) olarak değil; putperest babanın reddedilmesinin ardından kurulan "tevhid bloku"nun sağlamlığını ve o ilahi hibenin nesiller boyu devam eden (toruna uzanan) bereketini göstermek için bir "erdemler silsilesi" şeklinde kurguladığını vurgular.

        Hedeynâ (هَدَيْنَا)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün etimolojik tabanında öne geçerek yol göstermek, karanlıkta yön bulmayı sağlayan işaret ve birini hedefine nezaketle ulaştırmak anlamlarının yattığını tespit eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç felsefesinde bu fiilin (biz hidayet ettik) taşıdığı ontolojik gücü inceler. Şirkin (dalaletin) insan aklını sürüklediği o kaotik şaşkınlık karşısında; hidayetin bizzat yaratıcı tarafından "aktif bir şekilde verilmesi", insanın kendi başına gerçeği bulma çabasının ilahi bir aydınlanma ile taçlandırılmasıdır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, eylemin ayet içinde hem İbrahim'in soyu hem de Nuh için tekrar edilmesini tahlil eder. Hidayetin (doğru yolun ve peygamberliğin) babadan oğula geçen genetik veya aristokratik bir miras olmadığını; listedeki her bir peygamberin bizzat ve doğrudan "ilahi bir yönlendirmeyle" (hidayetle) o makama eriştiğini bildiren sarsılmaz bir ilke olduğunu aktarır.

        Zürriyyetihî (ذُرِّيَّتِهِ)

        İbn Fâris, "z-r-r" kökünün temelinde dağılmak, saçılmak, tohum ekmek ve yeryüzüne yayılan küçük karıncalar anlamlarının bulunduğunu; insanın yeryüzünde çoğalan ve yayılan nesline de bu kökten dolayı "zürriyet" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kavramı ontolojik bir devamlılık olarak açıklar; varlığın (babanın) kendi özelliklerini, inancını ve misyonunu kendinden sonraki kuşağa tohum gibi ekerek nesiller boyu sürdürmesidir. Patricia Crone, kelimeyi Geç Antik Çağ ve cahiliye Arabistan'ının sosyolojik yapısı (kabile asabiyeti) üzerinden okur. Kur'an'ın bu kavramı kullanarak kan bağına dayalı bedevi kabile anlayışını yıktığını; yerine Nuh'tan İbrahim'e, oradan Davud'a, Musa'ya uzanan, biyolojik olmaktan ziyade "tevhid, vahiy ve hidayet" ekseninde birleşen devasa bir "teolojik kabile/zürriyet" (spiritual lineage) inşa ettiğini ifade eder.

        Neczî (نَجْزِي)

        İbn Fâris, "c-z-y" kökünün sözlükte kifayet etmek (yeterli gelmek), bir borcu ödemek ve yapılan bir eyleme tam olarak kendi cinsinden denk bir karşılık vermek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ceza/mücazat" kavramını felsefi bir zeminde tanımlar; bu eylem sıradan bir ödüllendirme veya cezalandırma değil, insanın dünyada işlediği ahlaki eylemlerin ilahi bir mizan (ölçü) ile tartılarak ontolojik sonucunun (faturasının) şaşmaz bir adaletle kişinin önüne konulmasıdır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), eylemin şimdiki/geniş zaman kipiyle (neczî / mükafatlandırırız) kullanılmasının edebi ve teolojik mesajını analiz eder. Bu zaman kipi; bahsedilen peygamberlerin tarihte kalmış mitolojik figürler olmadığını, Allah'ın iyilik yapanları ödüllendirme yasasının (sünnetullahın) statik değil, sürekli işleyen, dinamik ve kıyamete kadar geçerli olan aktif bir evrensel yasa olduğunu resmeden kusursuz bir gramer tercihidir.

        El-Muhsinîn (الْمُحْسِنِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "h-s-n" kökünün temelinde çirkinliğin zıddı olarak güzellik, iyilik, estetik ve bir şeyi en kusursuz (kamil) şekliyle yapmak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihsan" kavramını adaletin ötesine geçen bir ahlaki zirve olarak açıklar; adalet gerekeni yapmak iken, ihsan fazlasını vermek, eylemi Allah'ı görüyormuşçasına (murakabe bilinciyle) derin bir içsel şuurla ve mükemmel bir kalitede gerçekleştirmektir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kelimeyle (İşte biz muhsinleri böyle mükafatlandırırız) kapanmasının taşıdığı evrensel felsefeyi değerlendirir. Sayılan devasa peygamberlik silsilesinin nihayetinde ulaşılmaz bir ilahi kast (sınıf) olarak bırakılmadığını; aksine, peygamberlerin sahip olduğu o ahlaki duruşun "ihsan" adı altında kavramsallaştırılarak, şartları yerine getiren tüm sıradan insanlara (muhsinlere) açık, evrensel ve demokratik bir "ahlaki liyakat alanı" olarak sunulduğunu tahlil eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X