Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 76. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 76. Ayet

    فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ رَاٰ كَوْكَباًۚ قَالَ هٰذَا رَبّ۪يۚ فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ cenne ‘aleyhi-lleylu raâ kevkebâ(en)(s) kâle hâżâ rabbî(s) felemmâ efele kâle lâ uhibbu-l-âfilîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      76. Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. 'Rabb'im budur' dedi. Yıldız batınca da 'Batanları Sevmem' dedi.

      77. 'Ayı doğarken görünce, 'Rabb'im budur' dedi. O da batınca, 'Rabb'im bana doğru yolu göstermezse elbette yolunu şaşırmış kimselerden olurum' dedi.

      78. Güneşi doğarken görünce, 'Rabb'im budur; zira bu daha büyük' dedi. O da batınca dedi ki: Ey kavmim! ben, sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.

      79. Ben, O'nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.


      Hz. İbrahim'in Yıldızı Rab Sanması

      Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. Bu beyandan başlayıp bu gruptaki dört ayetin sonuna kadar olan bölüm için üç yorum yapılmıştır.

      Birinci yorum: Ayeti görünen anlamına bağlı olarak yorumlayanlara göre, Hz. İbrahim (s.a.) kendisine rubılbiyyet nispet ettiği şeyler sona erdiğinde anladığı şekliyle Rabb'ini gerçek anlamda bilememişti, buna göre Cenab-ı Hakk'ın gerçek anlamda bilinmesi duyu organlarının algılaması ile değil, ayetler ve aklın verileriyle mümkündür. Sonunda Hz. İbrahim (s.a.) Ben, O'nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim, demişti. Ancak bu görüşü benimseyenler de üçe ayrılırlar:

      a) Birincisi, tefsirlerde rivayet edildiğine göre Hz. İbrahim (s.a.) gizli bir kovukta Allah tarafından besleniyordu, henüz göklerin yaratılması ile ilgili herhangi bir şeye bakmış değildi; gecenin başında kovuğun deliğinden göğe doğru bakınca, parlak ve ışık saçan bir yıldız gördü, kendi kanaatine göre onun Rab olduğunu düşündü, zira o yıldız öyle görünüyordu ki İbrahim (s.a.) ondan daha parlak ve daha aydınlık bir şey görmemişti. Bunun üzerine Rabb'im budur, dedi. Yıldız batınca da, Rabb'in hiç batmayıp hep var olması gerektiği düşüncesine dayanarak, bu Rab değildir anlamında olmak üzere Batanları sevmem, dedi. Tıpkı "Senden başka dostlar edinmek bize yaraşmaz" mealindeki ilahi kelamı böyle bir şey bizim için mümkün değildir anlamına geldiği gibi. Hz. İsa'nın söylediği "Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz" mealindeki ayetin de ben asla böyle bir şey söylemedim anlamına geldiği gibi. Fakat bu görüşü savunan müfessirler, yıldızın batmasını bizatihi yok olmasına hamletmişlerdir. Bize göre ise onun yokluğu, ayın hükümranlığı belirince gerçekleşmektedir, ayın hükümranlığı ortaya çıktığında yıldızın hükümranlığını bastırmaktadır. Halbuki ona göre Rab asla bastırılamaz ve O'nun hükümranlığı yok olmaz. Gece karanlığında ayın ve güneşin durumu da buna göredir. Burada şunu da anlamak gerekir ki, şayet İbrahim'e (s.a.) yıldız görünmeseydi, bu durumda onun Rabb'i olduğunu inkar edecekti, halbuki onun varlığını kabul etmiş, sadece batmasını ve yok olmasını inkar etmişti. İşte bu durum, onun bir halden başka bir hale geçmesini, zeval bulmak diye niteleyenlerin görüşünü geçersiz kılmaktadır.

      b) Bazıları şöyle derler: Bu olay, Hz. İbrahim'in (s.a.) henüz buluğa ermediği bir zamanda vuku bulmuştur. İnsanlardan göklerin ve yerin ve benzeri şeylerin yaratıldığını ve bu yaratma işini de Allah'a nispet ettiklerini duymuştu. Nitekim ayet-i kerimede ifade buyurulduğu üzere bütün müşrikler de böyle derler: "Onlara, 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye soracak olsan, mutlaka '.Allah' diyeceklerdir". "De ki: Biliyorsanız söyleyin, bu dünya kime aittir? ... " mealindeki cümle ile başlayıp "Allah asla çocuk edinmemiştir" anlamındaki cümleye kadar olan bölümde de müşriklerin aynı şeyi söyledikleri ifade edilmektedir. Sonra İbrahim (s.a.) insanların putlara taptıklarını ve onlara ilahlar adını verdiklerini gördü, düşündü, putların duymadığını, görmediğini, kimseye fayda ve zarar veremediğini anladı ve böyle nesnelerin, yukarıda belirtilen şeyleri yaratmasının imkansız olduğu kanaatine vardı. Bunları yapmanın çok büyük ve üstün bir gücü gerektirdiğini; göklerdeki melekleri işiten, yağmuru indiren, karanlığı, aydınlığı ve her türlü bereketi getiren o yüce gücü bulma arzusunun gerekli olduğunu anladı. Halkın kendisine nispet ettiği o arzuyu yönetene yöneldi. Sonra düşünmeye ve araştırmaya başladığında ilk olarak gözüne, belirtilen şeylerden daha güzel ve daha parlak bir şey görünmedi, zannetti ki bu O'dur. Sonra bunları yaratanın asla mağlup edilemeyeceğini bildiği için, onların mağlup edildiğini görünce, aradığı şeyin o olmadığını anladı. Bu sefer onu mağlup edene dönerek, Rabb'inin o olduğunu söyledi. Çünkü gece karanlığı güneşin ışığını mağlup etmiş yahut güneşin hükümranlığının devam etmediğini veya her şeyde emre amadeliğin ve boyun bükmenin izlerini görmüş, ama nesnelerin ve yaratmanın kendisine ait olmanın alametlerini görememişti. İşte o zaman anladı ki, bu yolla Rab bulunamaz, duyu organları vasıtasıyla da bilinemez. Tekrar gökleri ve yeri yaratan fikrine döndü, kendini ona kulluğa yönlendirdi ve onun Rab'lığını kabul etti. Çünkü yaratıklarda bunun izleri vardı, bunun üzerine yaratma fiilinin kendisine ait olduğu zatı Rab ve ilah olarak isimlendirdi ve ona iman etti. Şundan dolayı ki Hz. İbrahim ilk halleri istidlale bağlı bilgilere ve kendisine hitapta bulunulan kimsenin ulaşmak istediği delillere varmasına dayanıyordu. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      c) Bazıları da şöyle derler: Hz. İbrahim (s.a.) kaderin seyrine uyup gitmişti. Ayette zikredilen şeyleri pek çok kez görmüştü. Ama Allah ona hidayete ermesini dileyince kendisine onu ilham etti ve içine yerleştirdi. İnsanın daha önce tamamen gafil olduğu bir şeyden uyanır gibi o da hemen ayıldı ve güneş batarken doğan kırmızı yıldız gördü, kaybolup gidinceye kadar onu takip etti. Allah'a yakınlığı daha çok artmıştı, çünkü Rabb'inin zail olmayacağını ve değişime uğramayacağını biliyordu. Hemen Allah'a sığındı ve Batanları sevmem, dedi. Allah'ı buluncaya kadar ay ve güneş hakkında da aynı şeyleri söyledi. Sonunda insanların ortak koştukları şeylerden kaçınıp tevhide ve O'na kulluğa yöneldi. Bu yorum, Hasan-ı Basri'ye aittir. İlk yorum İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet edilmiştir, ikinci yorum ise kelamcılarındır.

      Biz de onu, kaderin götürdüğü yere giden bir adam diye görerek Allah'a sığınıyoruz. O yıldız, ay veya güneş olaylarını düşününceye kadar Allah'tan gafil idi, sonra bunların hiç yokken ortaya çıktıklarını, sonra yine kaybolup gittiklerini görmüştü. Sonra emre amade olmanın ve yönetimdeki acizliğin izlerini de görmüştü; yıldız, ay ve güneş, rahat ve mutlu bir hayat süren insanın fayda görmesi için çalışıp yoruluyorlardı. Sonra alemde hiçbir şeyi, tedbir ve idarenin kendisine ait olduğuna işaret edecek anlamda görmüyordu. İşte bunun üzerine o söz tahakkuk etti, Allah onu, "O, tertemiz bir kalple Rabb'ine yönelmişti" mealindeki ayetle niteliyor. -Denilmiştir ki: Buradaki "selim" (سَلِيم) kelimesi, şirkten salim olmak demektir, ona şirkten hiçbir şey bulaşmamıştı.- Cenab-ı Hak ayrıca "işte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimizdir" buyurmaktadır. Onların söyledikleri şey ise, ancak onun içine doğmuş olduğudur. Hz. İbrahim (s.a.) şayet amacına ulaşsaydı, o da ilahi mucizelerden gafil ve cahil olmak konusunda kavmine katılmış olurdu. Yine Allah ''.Aynı şekilde biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekfıtunu görüp kavrama imkanı veriyorduk" buyurmaktadır. Malumdur ki bunlar, İbrahim'in (s.a.) görmesi için verilmiş şeyler değildi, çünkü onların hepsi herkes tarafından görülüyordu. Ama açıkladığımız üzere bunlar iki sebepten dolayı söz konusu edilmişti ki bunlarda onun hakikati görülür. "Kesin inananlardan olması için" mealindeki ayet, başlangıçta şüphe ediyordu veya kendisine Allah bilgisi verildiği halde cahil idi anlamına gelmez. Lakin bu takdirde onun yorumu şöyle olur: İbrahim peygamberin kesin inancı, burada duyusal bilgilerin kapsamına girmeyen ve zaruri olarak da bilinmeyen bilgilerle Allah'ın varlığına kesin bir şekilde inanmak anlamına gelir. Bu da ancak evrendeki izlerden istidlal ile üretilen akli bilgiler veya haber yoluyla mümkün olur. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Cenab-ı Hakk'ın "Gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükselten Allah'tır" mealindeki ayeti, Allah gökleri yükseltmeden önce bir yere konulmuş duruyordu anlamına gelmez. ''Allah iman edenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarır" mealindeki ayet de, daha önce insanlar karanlıkta idiler, demek değildir. Keza Hz. Yusuf'un "Ben, Allah'a inanmayan bir kavmin dininden uzaklaşıp geldim" sözü de, onların içinden biri idi anlamına gelmez. İşte iman meselesi de böyledir; kul, her zaman Allah'a ve O'ndan başka ilah olmadığına, her zaman kesin olarak inanması gerekir. Şüphe duyması veya bilmemesi şeklinde bir iman söz konusu olmaz. Bunun örneği, İbrahim aleyhisselamın durumudur.

      İkinci yorum, Hz. İbrahim'in (s.a.) o sırada mümin olduğu ve Rabb'ini gerçek anlamda bildiği, ama kavminin kendisine daha çok güvenecekleri ve daha yaklaşacakları düşüncesiyle onların arzularına tabi imiş gibi göründüğü ve böylece onları tedricen alıştırmaya çalıştığı şeklindeki yorumdur. Bu, delilleri kullanmakta çok beliğ bir yol ve çok latifbir tuzaktır. Böylece onun kavmine ait inançları reddetmeyi ve onlarla inatlaşmayı kastetmediği anlaşılır. Bunun için önce kavminin saygı duyduğu yıldızlara saygı göstermek ve durumlarını bilmekle işe başladı, çünkü onlar yıldızları yüceltiyordu. Kavmi, elinde helak olacağı ve mülkünü de kaybedeceği kişinin dünyaya geldiğini Nemrud'a haber verdi. Nitekim "Sonra yıldızlara şöyle bir baktı" mealindeki ayet-i kerimeden bu durum anlaşılmaktadır, yani İbrahim (s.a.) yıldızların miktarına baktı ve halkın bu konudaki bilgisini düşündü demektir, çünkü yıldızlara bakmış, sonra sözü edilen o hastalık bahanesini ileri sürmüştü, bunu yıldız ilmine dayanarak söylemiş değildi, yıldızların kaybolup gideceği bilgisine dayanarak söylemişti. Yok olup giden kişi hasta da olur. Böylece İbrahim (s.a.) insanların bilgi sahibi olduklarını iddia ettikleri ilimde onlara muvafakat etmiş oluyordu. Bu konuda biz de aynı durumdayız. İnsanların, tapındıkları "Büd" (بُدّ) adlı putun durumu da böyledir; onlara gönderilen havariler puta saygı göstermişlerdi, onlar da bundan tatmin olmuşlar ve karşı bir tedbir almak gereğini duymamışlardı. İnsanlar kendilerini kuşatan bir düşman tehlikesiyle karşı karşıya gelmişlerdi, havari bu tehlikeyi bertaraf etmesi için onları Büd adlı puta dua etmeye çağırdı, zira ancak dua edilmeye layık birine tapınılır, duaya rağmen bir netice elde edemeyen insanlar artık ümitlerini kesmişlerdi ki, onları hemen Allah'a dua etmeye çağırdı ve Allah da o tehlikeyi kaldırdı, bunun üzerine insanlar Allah'a iman ettiler. İşte İbrahim'in (s.a.) durumu da böyledir. Bu yorum İbn Kuteybe'ye aittir. Fakat o, insanların kahinlikle ve yıldızlarla uğraşan kişiler olduklarını belirtmiştir. Hz. İbrahim (s.a.) yıldıza tapmadı ve onu Rab olarak görmedi diyen biri, onun yıldızı Rab diye isimlendirmesini, sonra yıldız kaybolunca bundan vazgeçmesini nasıl açıklar? Eğer öyle olsaydı, ancak yıldızlara, güneşe ve aya tapan bir kavim hakkında olur ve onların kaybolmasıyla da kendilerini ilzam ederdi, çünkü bu durumda bir emre amadelik ve bir hükümranlığın başka bir hükümranlığa galibiyeti söz konusudur.

      Bir şeyi, içinde başka bir anlam gizleyerek yapmayı caiz gören bu yorum, uygun bir izah tarzıdır. Nitekim putlara tapmaya zorlanan biri, Allah'a tapma niyetiyle putlara tapabilir, Muhammed aleyhisselama küfretmeye zorlanan da, hayalinde canlandırdığı başka bir Muhammed niyetiyle küfredebilir. Hz. İbrahim'in (s.a.) söylemiş olduğu "İbrahim, 'Hayır' dedi, bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!" mealindeki ayet de bunu göstermektedir. İbrahim (s.a.) "Hayır, bu işi şu büyükleri yapmıştır" mealindeki cümleyi, içinde şart olarak onların konuşabilmelerine bağlamıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Kahinlikle ve yıldızlarla uğraşan o insanları tedricen hakka yaklaştırmak konusunda, buradaki yorum dikkate alınmadan denilmiştir ki: Hz. İbrahim (s.a.) insanların putlara taptıklarını görünce, benzeri bir şeyle mukabele anlamında onları davet etti, çünkü onlar putların çeşitli zinetlerle süslendiğini, çeşit çeşit mücevherlerle süslenip güzelleştirildiğini gözleriyle görmüşler ve onlara tapmaya meyletmişlerdi, bundan dolayı İbrahim (s.a.) de onlara yıldızlara ve zikredilen diğer şeylere tapmayı göstermiş, onların parlaklık ve aydınlık açısından çok daha güzel ve daha büyük olduklarını söylemişti. Zaten onlar özü ve varlığı itibariyle böyle idiler. İnsanların elleriyle yapıp tapındıkları putlar ise böyle değildiler. Bunu, putlara tapmalarını kendilerine çirkin göstermek ve belirttiğim gibi onları bu alışkanlıklarından kurtarmak için yapmıştı. Sonra henüz kalplerinde ikrar etmeden ve kesin bir kanaate varmadan önce, emre amade olmanın yahut mülkün zevale ermesinin ilah olma niteliğini ortadan kaldırdığını göstererek onların yöneldikleri ve kabul ettikleri şeylerin doğru olmadığını anlamaya zorladı. Yahut Hz. İbrahim (s.a.) onların kalplerine, ibadet sırasında kendisini göremedikleri birine ibadet etme fikrini yerleştiriyor, böylece onları gerçekten kulluk edilmeye layık olana (Allah'a) kulluk etmeye zorluyordu. Veyahut da şöyle diyordu: Parlaklık, aydınlık, yaratıklara fayda sağlamak gibi özelliklere sahip olduğu zikredilen yıldızlar, hepsinin toptan uçup gitmeleri ve emre amade olmaları sebebiyle ilah olmaya layık değil iseler, o insanların tapındıkları ve insan elinin ürünü olan, işitmeyen, görmeyen ve kimseye fayda vermeyen putlar Rab olmaya ve ibadet edilmeye hiç layık değildirler. En doğrusunu Allah bilir. İkna etme yönteminin bu türü, şunu göstermektedir: Şayet onların yıldızları Rab edinmedikleri zahir olsaydı, onlara taparlardı. İbn Kuteybe'nin söylediği de bunun gibidir.

      Ayetin üçüncü yorumu, inkar ve istihza anlamına gelmesidir. Bunda da tedricilik anlamı vardır. Çünkü İbrahim aleyhisselamın yaptığı şey, fark edilmeyen taraftan onlara delille üstün gelmek, yahut içine düştükleri kızgınlık halinde adım adım şüphe sebeplerini geçersiz kılmak; inkar etme sebeplerinin yanlışlığını açıkça gösterip başa dönmek ve maksud olanı kabul etmeye zorlamaktır. Sonra bu yorum hakkında şunlar söylenmiştir: Birincisi, onlar yıldızlara ve ayette zikredilen şeylere tapıyorlar, çocuklarını ve küçükleri de onlara tapmaya çağırıyorlardı. İbrahim (s.a.) de buna çağırılan kişilerden biri idi, yıldızı görünce; bu sizin taptığınız Rabb'im, yani beni kendisine tapmaya çağırdığınız Rabb'im, dedi. Yani beni kendisine tapmaya çağırdığınız Rabb'im budur dedi. Ayın doğduğunu, dolaştığını ve sonra kaybolup gittiğini görünce, onun da emre amade olduğunu anladı ve ben ona tapmayı sevmem, dedi. Ancak insan hazan halkın iddialarına nasıl karşılık vereceğini bilmek ve söyledikleriyle onların kalplerini rahatlatmak için kendisini tapmaya davet ettikleri şey üzerinde düşünür, içinde bulunduğu topluma, beni kendisine tapmaya çağırdığınız anlamındaki cümlesini gizleyerek, Rabb'im budur, sözünü söyler. Onun Rab olamayacağı kendisine malum olmakla birlikte, neticede onları ilzam için böyle der. Bu da gayeye adım adım varmak için uygulanan tedrici bir yoldur. Çünkü İbrahim (s.a.) onlara muvafakat ettiğini gösterdikten sonra kendilerine delile üstün gelmek için böyle diyordu. Bu, beni tapmaya çağırdığınız Rabb'imdir sözünü gizlice söylemiş de olabilir. Onlara muvafık olduğunu göstermekle de ironi yapmıştır. İşin başında istediği neticeyi alamayacağı bir yaklaşımla onları ilzam için kendilerine bu açıklamayı yapıyordu. Zira onları ilzam eden bu mana, işin başında İbrahim'e (s.a.) de, oradaki herkese de malum idi.

      İkincisi, Rabb'im budur mealindeki cümle, "bu, bana bahsettiğiniz kişi midir?" anlamında kullanılmıştır. Yani onun bahsettiğiniz konumda olmadığını ifade etmek için, sözlerini reddetmek anlamında olmak üzere "bu o mu?" demiştir. Yahut kendince malum olanı ikrar etmek için alay etmek amacıyla böyle söylemiştir. Bu iki yorumdan hangisi olursa olsun, İbrahim'in (s.a.) maksadı onlarla alay etmekti; ilk sözünün onlarla alay etmek, iddialarını reddetmek veya sorgulamak anlamı taşıdığını da müteakip cümlesinde ortaya koymaktadır. Bu, Cenab-ı Hakk'ın ''.Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular?" mealindeki ayetine benzemektedir, yani Onlar, Allanın yarattığı gibi bir şey yaratmadılar, demektir. Devamında gelen "De ki: Her şeyi yaratan Allah'tır" anlamındaki beyan bunu açıklamaktadır. İşte açıklamaya çalıştığımız ayetteki Batanları sevmem mealindeki cümle de onu açıklamaktadır. Bunu kalbinde gizleyerek "bu Rab mıdır?" anlamına gelmek üzere Rabb'im budur, demiş olması mümkündür. Ayette belirtilen diğer varlıkların da böyledir. Sonra kararını insanlara bildirmek aşamasında gök cisimlerine dönüyor ve onların, insanların kendilerine yardım ettiklerini zannettikleri Rab olmadıklarını layık olmadığını söylüyor.

      Bunu söylediği sırada onun kafir olmadığının delilini yukarıda belirtmiştik. Peygamberler büyük günah işlemekten masum oldukları sabit iken küfürle nasıl imtihan edilebilirler? Cenab-ı Hak, ''.Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir" buyurmaktadır. Binaenaleyh içinde küfrün bulunması mümkün olan her şey, bunun gibidir, dolayısıyla onu ehline tahsis etmenin gereği yoktur.

      Sonra her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah bütün bunların gerçek mahiyetini açıklamayı dileseydi yahut bu konunun dindeki maksadını, oluş zamanını ve yorumunu bilmeye ihtiyacımız olduğunu düşünseydi, mutlaka onu açıklar veya Resulullah'tan (s.a.) o konuda bir haber gelirdi. Lakin bunların hakikati bilgisi, müşahedeye dayanan bir bilgidir ki o da bizim için söz konusu değildir. Bize düşen, onun hakikatine ulaşmaya çalışmaktır, biz bununla mükellefiz, sözün söylendiği zamanı ve meydana gelen olayları müşahede etmekle mükellef değiliz. Yapılması gereken şey, bu kıssanın ve onda bulunan dini delillerin hikmetini düşünmektir. Bu hikmet de, en doğrusunu Allah bilir ya, on kısımda özetlenebilir. Birincisi, Allah bunu Muhammed aleyhisselamın peygamberliğine delil kılmıştır, çünkü o gayba ait haberlerdendi, Allah'ın elçisi ise Mekke'de yaşamıştı, orada bunu bilen kimse de yoktu. Ayrıca oradan ayrılmamış, peygamberlerin kitaplarını tevarüs ederek bu bilgilere sahip olan birinin yanına da gitmemişti. Resulullah (s.a.) eliyle yazı yazmamış yahut herhangi bir yazılı metni de görmemişti. Bütün bunlar, bu bilgiyi ona Cenab-ı Hakk'ın öğretmiş olduğunu gösterir. Ayrıca bu kıssada tevhide ait deliller, putlara tapmanın reddedildiğine ve bunu yapan insanların akılsızlıklarına da işaretler vardır. İbrahim'in (s.a.) yahudi veya hırıstiyan olduğunu iddia edenler tarafından böyle bir şeyin öğretilmesi ihtimali de yoktur. Sonra onların kitapları Hz. Peygamber'in (s.a.) konuştuğu dille yazılmamıştı. Hülasa başka bir ifadeyle böyle şeylerin, kitabın değiştirilmiş olması ve muhtelif olması sebebiyle, reddi ve inkarı mümkün olan bir kaynağa dayanarak delil gösterilmesi ihtimali de yoktur.

      İkincisi, Resulullah'ın (s.a.) mensubu olduğu millete şefkat gösterilmesi talebidir; onlar Hz. İbrahim'in (s.a.) soyundan idiler ve atalarının dinine sahip olduklarını iddia ediyorlar, atalarının hatıralarını korumaya ve onları taklit etmeye çalıştıklarını söylüyorlardı. Dolayısıyla ataları hakkındaki bu iddia onları, taklit ettiklerinden başka bir sözü kabul etmeyecek derecede kendilerini bağlıyordu. Çünkü bütün müşrikler nazarında Hz. İbrahim (s.a.) kendisine uyulması gereken bir imamdı ve her atadan daha öncelikli olmaya layıktı. Her dünyaya gelen insanın onun dininde yaratıldığı inancı mezkur ve mahfüz idi. Buna muhalefet edenin ismi de namı da yok olup giderdi. İşte peygamberleri taklit etmeye, insanların tabi olduklarını taklitten daha layık olduklarına dair en büyük delillerden biri budur. Bundan dolayı Ehl-i Kitap, Resulullah'ın (s.a.) getirdiği tevhidi ve kendilerine teklif ettiği dinden herhangi bir şeyi kendi kitaplarına aykırı görerek reddetmeden önce Hz. İbrahim'e (s.a.) dostluk konusunda ittifak halinde idiler.

      Üçüncüsü, Hz. İbrahim (s.a.) Rabb'ı bilme yolunu, yaratılışından hareketle göstermeye çalıştı, hak yolunu bulmak için dinini de, babasını veya kavmini taklit etmeksizin mucizeleri düşünme ve araştırma esasına bina etti, bu anlayışın bütün nesline hatıra olarak kalması için tabilerini de bu yola yönlendirdi.

      Dördüncüsü, Hz. İbrahim'in (s.a.) bu durumlardan çıkış yolu ile ilgili olarak belirtilen hususlar, zahirde hoş değilmiş gibi görünmektedir, fakat bunun insan tabiatının nefret etmediği ve aklın da reddetmediği bir yönü vardır; Cenab-ı Hakk'ın kullarını kendisi hakkındaki sözlerle imtihan etmesi ve verdiği emirde durması gerektiğidir.

      Beşincisi, din konusunda akılların taşıyabileceği kadar deliller getirmenin gerekli olduğunun bilinmesidir. Çünkü Hz. İbrahim (s.a.) bu yolla kavmini cevap vermekten aciz bırakmış ve Rabb'inin dinini ortaya koymuştu. Hz. İbrahim'in muhalifleriyle yaptığı bu tartışma sayesinde din konusunda münazara da bulunmayı çirkin gören pek çok müslümanı görüşünün yanı sıra ve dinde üstatları taklit etmek gerektiğini savunanların ve ayrıca doğruyu yanlıştan ayırt etme yeteneğine sahip akılla insanlar nezdinde çelişkili rivayetlerin zahirine uymak gerektiğini düşünenlerin görüşlerinin yanlışlığı ortaya çıkmıştır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      Altıncısı, münazara iki amaçla yapılır: Kendi sözünün doğruluğunu kanıtlamak delilleri ortaya koymak ve mümkün olduğu kadar rakibinin iddiasındaki kusurları göstermek suretiyle o fikrin yanlışlığını ortaya koymak için. Çünkü Hz. İbrahim (s.a.), tanrı diye inanılan nesnelerin tedbir ve idaresinin başkasının elinde olduğunu gösteren izler taşımaları sebebiyle onların ilahlık iddialarını reddetmiştir. Nitekim putlar hakkında şöyle demişti: "Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir puta niçin taparsın?" Başka bir yerde de şöyle söylemişti: "Hem ne diye beni yaratan Allah'a kulluk etmeyeyim ki?" Bir başkasında "Beni yaratana" mealindeki ifadeyi kullanmıştı. Onların sözlerinin gerçekliği iddiasını hazan zıt anlamdaki delillerle iptal ediyordu. Bütün bu hallerde şöyle demesi de caizdir: İlah olduğunu söylediğiniz şeyler hakkındaki iddianızın delili nedir?

      Yedincisi, gerçekte onların inançlarını inkar ve reddetmek kararına sahip olmakla birlikte selamete ermek için kendilerine muvafakat göstermiş olması da mümkündür, Zira insan zahirde böyle bir desteği ortaya koymakla, uygun bir fırsatı ve başarıya ulaşmayı hedeflemiş olabilir. Bu yolla kavmi ile münazara imkanı bulmakta ve "Rabb'im hayat veren ve öldürendir" mealindeki sözle de daha önceki delili terk etmektedir. Hasmı "Hayat veren ve öldüren benim" deyince, İbrahim (s.a.) 'J.llah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir" diyerek, öncekinden daha açık, aklı daha yatkın ve insan tabiatına daha uygun bir delile yöneliyordu.

      Sekizincisi, insanlar şayet düşünürlerse gerçeğe dair yeterli deliller getirmeden Cenab-ı Hakk'ın hiçbir zaman onları kendi hallerine terk etmediğinin bilinmesidir. Ayrıca bunda insanlar şayet düşünüp araştırmaları sonunda, vakıf olunamayan ve kabule uygun görülmeyen bir inancı benimsemedikleri için Allah'ın yaratıkları hiçbir zaman ilzam etmediğini bilmelerine yönelik bir delil vardır. Bundan dolayı Allah, hakkı kabulden yüz çeviren insanın mazeret kapısını kapatmak amacıyla delilleri ortaya koydu, gerekli açıklamaları yaptı ve bu delillerin ardından açıkladığı bütün emirlerini bunlarla irtibatlandırdı.

      Dokuzuncusu, "işte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimizdir" mealindeki ayette buyurulduğu üzere, ancak Allah'ın lütfu ve ihsanı ile diline bunları güzelce açıklama imkanını ve o delilleri ortaya koyma gücünü verdiği kimseden başka birinin bunu yapamayacağının bilinmesidir.

      Onuncusu, din konusunda çeşitli derecelere ulaşmanın, şeref ve fazilet menzillerine yükselmenin ancak Allah'ın lütfu ile mümkün olmasıdır. Nitekim Cenab-ı Hak "Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz" buyurmaktadır. O, ne zaman yükseltmeyi dilerse, mutlaka gerçekleşir. En doğrusunu Allah bilir.

      imamiye mezhebinden bazıları, bu ayetin tefsirini Hz. Ali'nin (r.a.) yaptığı açıklamadan (şerh) aldıklarını iddia ederek şöyle derler: Buradaki yıldızın tevili mezun, ayın tevili la.hık, güneşin tevili de imamdır. Mezuna, Rabb'im budur derken, kendisini eğiteni, onu ilimle yetiştireni kastetmektedir. Yıldız batınca, yani kaybolunca ondan yüz çevirdi ve ben bunu sevmem dedi. Sonra lahıkı gördü, keza arkasından da imamı gördü. Sonra reswden ilim alan sonrakine yöneldi, çünkü onlara göre sonraki, zikredilen şeyleri anlayan idi. Mütemmin derecesini -ki o imamdır- geçince, risa.J.et derecesine ulaştı, bu da hayal ile güçlenen 'nefs-i natıka'dan gelen şeydi ve onlara dini kuralları tasvir eden biriydi. Böylece onlar birçok Rabbe kulluğa mecbur kaldılar ve onların vasıtasıyla bir dereceden başka bir dereceye yükseldiler. Bu, düşünen biri için çelişki dolu bir iddiadır. Çünkü 'mezun'da olan şey kaybolunca 'lahık'a ulaştı, 'mezun' da 'mezun' olarak kaldı. İkincisi, yani nefs-i natıkanın vardığı şey, övgüye ilkinden daha layık değildi, zira o da 'mezun' idi. Şayet orada başka bir derece olsaydı, ya 'mezun'un diğerine kavuştuğu anda ona ulaşır, ya da ulaşmazdı. Şayet ona ulaşamazsa, onun 'mezun'dan daha akılsız olmadığı anlaşılır, çünkü ikinci dereceye çevrilmesine engel olmuştur ve ona başkası ulaşmıştır. Eğer ona ulaşırsa, mütemmim derecesinde onunla beraber olurdu, bu durumda nitelediği şeyi tercih ettiği halde onu sevmem nasıl derdi? Sonra başkasından aldığı yolu takip ederek giden için onu sevmem nasıl derdi? Yahut kendisini yetiştirdikten sonra onun rablığından uzaklaşıp başka Rabb'i tercih ettiğine göre, yetiştirmeden önce nasıl onun Rabb'i olurdu? Öyleyse onun şükrünün akıbeti, Rabb'inin, onun küfre varması için gayret etmesine varmıştır. Böylece adım adım ikinciyi inkar etme noktasına vardı. Sonra akla yöneldi, sonra da alemlerin Rabb'ine ulaştı. O, başta da sonda da Rab idi. O'ndan başka hiç kimse için rablık söz konusu değildir, O ortakları olmaktan çok üstündür. Her işin sonu ve yaratılanların gidecekleri yer de O'nun yanıdır. Her yükselmenin bir sınırı olsaydı, ona başkaları da yükselirdi ve daima bu sınırların sonuna varılırdı. Böylece herkes, sonrakiler veya konuşanlar olur, neticede bütün rehberler, mezunlar ve imamlar batıl olur. Cenab-ı Hak bu türlü hayallerden Hz. Ali'yi (r.a.) uzak tutmuş, Allah onun yüzünü -şerefini artırsın- onu bu tür safsatalardan korumuştur. Allah'a hamdolsun.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Cenne (جَنَّ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün etimolojik tabanında bir şeyi örtmek, gizlemek, duyulardan ve gözden saklamak anlamlarının yattığını belirtir. (Örneğin aklı örten deliliğe cünûn, anne karnında gizlenen yavruya cenin, toprağı ağaçlarıyla örten bahçeye cennet denmesi bu köktendir). Râgıb el-İsfahânî, eylemi bağlamsal olarak açıklar; gecenin "cenne" (örtmesi/karanlığını salması), sadece fiziksel bir ışıksızlık değil, insanın çevresini ve algı ufkunu sınırlayan, onu dünyevi karmaşadan koparıp gökyüzünün sessizliğiyle baş başa bırakan ontolojik bir tecrit durumudur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu eylemin taşıdığı dramatik ve felsefi altyapıyı değerlendirir. Gecenin İbrahim'in üzerine karanlığını çökmesinin; tevhid arayışındaki bir aklın, putperest bir toplumun ürettiği o boğucu teolojik karanlık (cehalet) içindeki yapayalnızlığını simgeleyen muazzam bir doğa-insan (psikoloji) eşleşmesi olduğunu tahlil eder.

        Kevkeben (كَوْكَبًا)

        İbn Fâris, "k-v-k-b" harflerinden oluşan bu kelimenin, parlaklık, şiddetli ışıltı ve göze çarpan nesne anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "kevkeb" kavramını sıradan bir yıldız (necm) olmaktan ayırır; ona göre bu kelime, gökyüzünde diğerlerinden çok daha belirgin, iri ve parlak olan gezegenleri veya ışıldayan gök cisimlerini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, etimolojik ve tarihsel bir tahlil yapar. Kelimenin Akadcadaki "kakkabu" ve Süryanicedeki "kawkbâ" formlarıyla ortak bir köke sahip olduğunu; Mezopotamya ve Ortadoğu'nun kadim "astral (yıldız) kültlerinde" en yüce tanrılara tahsis edilen ortak bir monoteistik/pagan terim olduğunu kanıtlarıyla sunar. Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın pagan teolojisi üzerinden okur. İbrahim'in ilk olarak bu parlak cisme (muhtemelen Venüs'e) yönelmesinin; dönemin en yaygın ve en kudretli sayılan göksel tanrı figürünü seçerek, o mitolojik inancı kendi merkezinden çürütmeye (dekonstrüksiyona) yönelik son derece bilinçli ve rasyonel bir teolojik argümantasyon stratejisi olduğunu vurgular.

        Rabbî (رَبِّي)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün temelinde bir şeyi ıslah etmek, gözetmek, büyütmek ve bir nesne/insan üzerinde mutlak malik (sahip) olmak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kavramını sadece yaratıcı olarak değil; varlığı yokluktan çıkaran, onu aşama aşama terbiye ederek (geliştirerek) kemal noktasına ulaştıran ve üzerindeki egemenliği hiçbir an kesintiye uğramayan mutlak mürebbi/otorite olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, İbrahim'in yıldıza bakarak "Bu benim rabbimdir" (hâzâ rabbî) demesindeki teolojik ironiyi inceler. Kur'an felsefesinde peygamberlerin şirke düşmesi imkansız olduğundan; bu cümlenin bir inanç itirafı değil, aksine kavminin astral (yıldız) inancını onların kendi mantıklarıyla sınamak, o sahte tanrının acziyetini ispatlamak için geçici olarak benimsenmiş (hipotetik) bir "diyalektik tuzak" (tartışma yöntemi) olduğunu tahlil eder.

        Efele (أَفَلَ)

        İbn Fâris, "e-f-l" kökünün sözlükte bir şeyin kaybolması, batması, gözden yitmesi ve geride kalması anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "üfûl" eylemini ontolojik (varoluşsal) bir eksiklik olarak açıklar; var olan, parlayan ve egemen görünen bir nesnenin, zamanın ve mekanın sınırlarına yenik düşerek kendi mevcudiyetini (parlaklığını) koruyamaması ve zorunlu bir "yokluğa/batışa" sürüklenmesidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, yıldızın batması (efele) fiilinin kelam (teoloji) tarihindeki yerini değerlendirir. İbrahim'in aklının (hudûs delili) bu batış eylemini nasıl okuduğunu detaylandırır; doğan, hareket eden ve batan bir cismin "yaratılmış, edilgen ve bir yasaya bağımlı" (hâdis) olduğunu; dolayısıyla kendi hareketine bile hükmedemeyen, zamanla değişime uğrayan (üfûl eden) bir nesnenin evrenin mutlak Rabbi olamayacağını kanıtlayan kusursuz bir rasyonel felsefe olduğunu vurgular.

        Uhıbbü (أُحِبُّ)

        İbn Fâris, "h-b-b" kökünün temelinde meyil, bağlılık, insanın kalbindeki yöneliş ve aynı zamanda bir şeyin özü/tohumu (habbe) anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "muhabbet/sevgi" eylemini, aklın ve ruhun kendisinde eksik gördüğü kemali (mükemmelliği) mutlak bir varlıkta bularak ona ontolojik bir ihtiyaçla bağlanması olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ibadet semantiğinde "sevgi" (hubb) kavramının oynadığı devrimsel rolü inceler. Politeist aklın (putperestliğin) tanrılarla ilişkisi sadece korkuya, ticari bir faydaya (kurban/bedel) veya kabileci bir tapınmaya dayanırken; Kur'an'ın ibadeti (ubudiyeti) doğrudan "mutlak bir sevgi ve güven" ilişkisi olarak kurguladığını; tanrısal otoritenin sadece kudretle değil, kendisine "aşık olunacak/sevilecek" bir kemalle (mükemmellikle) ispatlanabileceğini bu kelime üzerinden aktarır.

        El-Âfilîn (الْآفِلِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin "e-f-l" (batmak/kaybolmak) kökünden türeyen ism-i fâil (etken sıfat) çoğulu olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "Ben batanları sevmem" (lâ uhıbbül âfilîn) şeklindeki kapanışının (fasıla) taşıdığı felsefi manifestoyu tahlil eder. İbrahim'in reddiyesinde "batan yıldızları" değil de doğrudan akıl sahipleri için kullanılan çoğul kalıbıyla "batanları/kaybolanları" kullanmasının; eleştirinin sadece o yıldıza değil, dünyadaki tüm geçici iktidarlara, makamlara, kabile asabiyetine ve insan elinden çıkma tüm sahte tabulara yöneltilmiş evrensel bir dekonstrüksiyon (yapı söküm) olduğunu; "değişen ve kaybolan hiçbir şeyin, insanın kalbindeki o sonsuzluk arzusunu (sevgiyi) hak etmediğini" bildiren muazzam bir ontolojik başkaldırı olduğunu vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X