Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 73. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 73. Ayet

    وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ وَيَوْمَ يَقُولُ كُنْ فَيَكُونُۜ قَوْلُهُ الْحَقُّۜ وَلَهُ الْمُلْكُ يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِۜ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vehuve-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i)(s) veyevme yekûlu kun feyekûn(u)(c) kavluhu-lhakk(u)(c) velehu-lmulku yevme yunfeḣu fî-ssûr(i)(c) ‘âlimu-lġaybi ve-şşehâde(ti)(c) vehuve-lhakîmu-lḣabîr(u)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile yaratandır. 'Ol!' dediği gün her şey oluverir. O'nun sözü gerçektir. Sura üflendiği gün de hükümranlık O'nundur. Gizliyi ve açığı bilendir ve O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır!

      O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile yaratandır. Buradaki hak kelimesine, gökleri ve yeri boş yere değil, hak olarak yaratmıştır, diye anlam verilmiştir. Nitekim başka bir ayet-i kerimede Allah şöyle buyurmaktadır: "Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık". Buna, onları boş yere yaratmadı, bilakis hak olarak yarattı diye de anlam verilmiştir. Bunun daha başka anlamlara gelme ihtimali vardır. Şöyle de söylenmiştir: Allah göğü ve yeri nihai akıbet için yaratmıştır, zira akıbeti olmayan her şey boşunadır, hak değildir. Binaenaleyh Allah gökleri, yeri ve arasındakileri ancak nihai akıbet için yaratmıştır. Bu ise büyük bir şeydir, nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onlar, o büyük günde alemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar". Ayetteki hak kelimesine, Allah yeri ve gökleri, orada yaşayanları imtihan etmek, sakinlerini sınamak için yaratmış, başka bir şey için yaratmamıştır, anlamı da verilmiştir. Şöyle denilmiştir: Hak ile, yani Allah onları hikmet ile yarattı, binaenaleyh onlara bakıp düşünen, onların bir yaratıcısının ve idarecisinin var olduğunu ve bu yaratıcı ve idarecinin de tek olduğunu anlar. Böyle olunca Allanın gerçekten onları hak olarak, yani hikmet ve ilim ile yarattığı ortaya çıkar.

      Ol, dediği gün her şey oluverir. Buradaki "ol" (كُنْ) sözcüğünün Arap dilinde kullanılan en kısa kelime olduğunu daha önce söylemiştik. Bundan da lafızda geçen "kaf" (ك) veya "nun" (ن) harfinin Allah'tan gelmediği anlaşılır. [Birincisi] , en doğrusunu Allah bilir ya, O bu kelimeyi, insan öldükten sonra onu yeniden diriltme ve yaratmanın Allah için bir zorluk ifade etmediğini insanlar bilsinler diye kullanmaktadır, nitekim yaratıkların sizlerle konuşmalarında da bir zorluk yoktur, bu onlara hiç zor gelmez. Buna göre ölümden sonra insanları diriltmek de Allah için zor ve külfetli bir iş değildir. İkincisi, Cenab-ı Hak bunu, ölümden sonraki dirilme olayını ne kadar süratli bir şekilde gerçekleştireceğini ifade için belirtmiştir. Nitekim O "Sizin hepinizin yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de sadece bir tek kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir" buyurmaktadır. Allah burada insanların tümünün yaratılmasının ve yeniden diriltilmesinin, ancak tek bir kişinin yaratılması ve tek bir kişinin diriltilmesi gibi olduğunu haber vermektedir. Başka bir ayet-i kerimede de "Kıyamet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır" buyurmaktadır. Bununla kıyametin ve insanları yeniden diriltmenin ne kadar süratle gerçekleşeceğini haber vermektedir. İnsan gözlerini hiç farkında olmadan kırpmaktadır. Buna göre de kıyamet, insanlar farkına varmayacak kadar kısa bir zaman diliminde kopacaktır. Üçüncüsü, en doğrusunu Allah bilir ya, ölümden sonra insanları diriltmesi ve hayata döndürmesi ve her şeyi yeniden var etmesi, size göre onları ilk defa yaratmasından daha kolay olduğunu belirtmek için bunu ifade etmiştir. Bu durumda "Bu O'nun için pek kolaydır" mealindeki ayet-i kerime, size göre bu O'na çok kolaydır anlamına gelir.

      O'nun sözü gerçektir. Yani Cenab-ı Hakk'ın haber vermiş olduğu, ölümden sonra dirilmek haktır. Yahut O'ndan gelen bu söz haktır ve söylediği gibi olacaktır, anlamına da gelebilir.

      Hükümranlık O'nundur. O günün hükümranlığı O'na aittir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır!" "O gün hükümranlık yalnız Allah'ındır". Cenab-ı Hak ayetteki o cümleyi, en doğrusunu Allah bilir ya, o gün hükümranlık konusunda kimsenin O'nunla tartışamayacağı için zikretmiştir. Halbuki ceberut zalimler dünyada uluhiyyete ve hükümranlık hakkına sahip olmadıkları halde, hükümranlık konusunda O'nunla kavgaya girişebiliyorlardı. Hükümranlık O'nundur mealindeki cümlenin, bütün alemlerin hükümranlığının hakikatte sadece O'na ait olduğu anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Ey mülkün gerçek sahibi olan Allahım! Mülkü dilediğine verirsin".

      Sura Üflemek

      Sur'a üflendiği gün. Bu beyan konusunda bazıları şöyle demişlerdir: Üflenen şey ruhtur, rûh da rîh'den, yani rüzgardan gelir. Cenab-ı Hak "Biz ona ruhumuzdan üfledik" mealindeki ayette buyurduğu üzere, ruh ancak üflemekle bir yere girer. Bazıları da şöyle dediler: Burada gerçek anlamda bir üfleme söz konusu değildir, ama sura üflemekten söz etmesi, kıyametin süratle kopacağını ifade etmektir. Nitekim insan hiç farkında olmadan nefes alıp vermektedir, işte ayetteki bu ifadeyi de kıyametin kopuşunun süratle gerçekleşeceği için belirtmiştir. Çünkü rüzgardan daha çabuk giden ve hedefe daha hızlı ulaşan hiçbir şey yoktur. Bazıları ise, o gerçek bir üflemedir, demişlerdir. Bu meselenin aslı bizim belirttiğimiz gibidir.

      Ayetteki sur kelimesine bazıları, yaratıkların suretleri anlamını vermiş, bazıları da boynuzdur, İsrafil onunla üfler anlamını vermişlerdir. Onun mahiyeti tarafımızdan bilinmemektedir, kaldı ki bilmeye ihtiyacımız da yoktur. Belirttiğimiz gibi sadece ölümden sonra dirilmenin ne kadar süratle gerçekleştiğini anlamalıyız.

      O, gizliyi bilendir. Yani yaratıkların birbirlerinden gizlemiş oldukları şeyleri bilendir. O açığı bilendir; yani insanların birbirlerine haber verdikleri şeyleri de bilmektedir. O, gizliyi bilendir mealindeki cümlenin, olan bir şeyin nasıl ve ne zaman olacağını bilendir anlamına gelmesi de muhtemeldir. Buna göre O açığı bilendir mealindeki cümle de var olan ve görünen şeyleri bilendir anlamına gelir. Burada Cenab-ı Hak hiçbir şeyin kendisine gizli kalamadığını ve olaylardan habersiz olmadığını bildirmektedir. O, hikmet sahibidir; gökleri, yeri ve onlardaki varlıkları yaratmakta hikmet sahibidir. Onları ölümden sonra diriltmekte hikmet sahibidir. Hakim, nesneleri ait olduğu yere koyandır. O her şeyden haberdardır; her şeyi bilmektedir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Haleka (خَلَقَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "h-l-k" kökünün sözlükte iki temel anlama geldiğini belirtir: Birincisi bir şeyin ölçüsünü, miktarını ve biçimini hassas bir şekilde belirlemek (takdir etmek); ikincisi ise bir şeyi daha önce hiçbir örneği, maddesi veya modeli yokken yokluktan (hiçlikten) varlık sahasına çıkarmaktır. Râgıb el-İsfahânî, "halk" eylemini mutlak anlamda sadece Allah'a tahsis eder; insanın yaptığı üretimlerin bir dönüştürme (suni) olduğunu, ilahi yaratmanın ise evreni kendi özgün tasarımıyla ve yepyeni bir formda inşa etmesi olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin "gökler ve yer" (es-semâvâti vel ard) nesneleriyle kullanılmasının felsefi ağırlığını inceler. Evrenin var oluşunun kör bir tesadüf, kaotik bir patlama veya mitolojik bir savaşın (pagan mitlerindeki gibi) sonucu olmadığını; mutlak irade ve ilim sahibi bir failin (yaratıcının) bilinçli, ölçülü ve kudretli bir "inşa" eylemi olduğunu tahlil eder.

        Bil-Hakkı (بِالْحَقِّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün etimolojik tabanında değişmezlik, sabitlik, kesinlik ve bir şeyin yalanlanamayacak kadar sağlam bir şekilde yerli yerine oturması anlamlarının yattığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramını, batılın (sahte, uçucu, boş ve temelsiz olanın) mutlak zıddı olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde (varlık felsefesinde) yaratılışın "hak ile" (bil-hakkı) gerçekleşmesinin taşıdığı devrimsel manayı analiz eder. Pagan aklının evreni anlamsız, döngüsel ve amacı olmayan bir oyun alanı olarak görmesine karşılık; bu ifadenin kozmosa derin bir ahlaki gaye (teleoloji) yüklediğini, evrendeki her zerrenin ciddi bir amaca ve ilahi adalete hizmet etmek üzere var edildiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin başındaki "bi" (ile) edatının işlevini değerlendirir. Yaratılış eylemine doğrudan "hakikati ve amacı" bitiştiren bu kurgunun, insanın dünyadaki varoluşsal sorumluluğunu (hesap verme zorunluluğunu) evrenin varoluş yasasıyla eşitlediğini vurgular.

        Kün (كُنْ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün temelinde bir şeyin meydana gelmesi, vücut bulması ve oluşması anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ol" (kün) kelimesini, Allah'ın yaratma iradesinin eşyaya taalluk ettiği (yansıdığı) o mutlak emrin ve ilahi sözün (kelamın) simgesi olarak açıklar. Angelika Neuwirth, bu "yaratıcı söz/emir" motifini Geç Antik Çağ monoteizmi üzerinden okur. O dönemin pagan inançlarında tanrılar fiziksel bir yorgunlukla veya maddeyle temas ederek yaratırken; Kur'an'ın yaratılışı sadece yüce bir kelama ("Ol" emrine / Logos'a) bağlamasının, Allah'ın maddeden münezzeh (aşkın) mutlak otoritesini ilan eden ortak ve sarsıcı bir teolojik manifesto olduğunu ifade eder.

        Feyekûn (فَيَكُونُ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünden türeyen bu muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin, verilen emrin anında gerçekleştiğini veya gerçekleşme sürecine girdiğini ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Ol!" emri ile "oluverir" (kün fe yekûn) fiili arasındaki o kısacık "fe" (o halde, hemen, peşinden) bağlacının taşıdığı kozmolojik hızı tahlil eder. Bu bağlacın, ilahi irade ile nesnenin varoluşu arasında hiçbir zaman boşluğunun, hiçbir mekansal direncin veya maddenin karşı koyuşunun bulunmadığını; evrenin mutlak otorite karşısındaki o kusursuz itaatini (boyun eğişini) resmeden eşsiz bir edebi ve felsefi kurgu olduğunu vurgular.

        El-Mülkü (الْمُلْكُ)

        İbn Fâris, "m-l-k" kökünün sözlükte bir şeyi sıkıca tutmak, ona mutlak surette sahip olmak, güç yetirmek ve onun üzerinde otorite kurmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, mülk kavramını sıradan bir mal sahipliğinden (mülkiyet) ayırır; ona göre mülk, bir alan üzerinde hem sahip olma hem de orada kanun koyma, yönetme, emretme ve yasaklama (egemenlik) yetkilerinin tümünü barındıran mutlak iktidardır. Patricia Crone, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın ve cahiliye toplumunun sosyo-politik yapısı üzerinden değerlendirir. Dünyadaki kralların, kabile reislerinin ve imparatorların kendilerine atfettikleri sahte ve geçici "mülk/iktidar" illüzyonunun, kıyamet anında çökeceğini; "O gün mülk sadece O'nundur" vurgusunun, insanlık tarihindeki tüm hiyerarşileri sıfırlayan radikal bir eskatolojik (ahiret eksenli) eşitlik ve ilahi egemenlik ilkesi olduğunu belirtir.

        Yünfehu (يُنْفَخُ)

        İbn Fâris, "n-f-h" kökünün sözlükte ağızla veya bir aletle hava üflemek, soluk vermek ve rüzgarın esmesi anlamlarına geldiğini tespit eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin edilgen (meçhul) yapısıyla (yünfehu / üflenir) kullanılmasının taşıdığı korkutucu ve dramatik edebi atmosferi inceler. Failin gizlenerek eylemin büyüklüğüne odaklanılmasının; bu üflemenin sıradan bir ses değil, mevcut fizik yasalarını parçalayarak evrenin ölümünü ve ardından yeni bir ontolojik dirilişi başlatan sarsıcı, kozmik ve mutlak bir frekans olduğunu resmettiğini tahlil eder.

        Es-Sûri (الصُّورِ)

        İbn Fâris, kelimenin boynuz, boru veya ses çıkaran üflemeli bir alet anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, etimolojik ve teolojik bir analiz yapar. Bu kelimenin Süryanice ve Aramicedeki "şîfûrâ" (İbranicede shofar / koç boynuzu boru) sözcüğüyle doğrudan akraba olduğunu; Ortadoğu'nun kadim monoteistik (tek tanrılı) inanç havzasında ölülerin dirilişini ve ilahi mahkemenin kuruluşunu ilan eden ortak bir apokaliptik (kıyamet) motifi olduğunu kanıtlarıyla sunar. Gabriel Said Reynolds, "sûr" kavramını eskatolojik bir dönüm noktası olarak okur. Evrenin "hak ile yaratılmasıyla" (başlangıç) açılan ayetin, "sûra üflenmesiyle" (son/kıyamet) devam etmesinin; varlığın Alfa'dan Omega'ya (yaratılıştan yargıya) kadar ilahi bir plan dahilinde işlediğini gösteren kusursuz bir teolojik bütünlük kurgusu olduğunu vurgular.

        Âlimü (عَالِمُ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün temelinde bir şeyin hakikatini, özünü bilmek ve onu diğerlerinden ayıran alameti (işareti) kavramak anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, Allah'a nispet edilen ilim sıfatını, eşyayı yüzeysel değil, varoluşundan önceki plan aşamasından yok oluşuna kadar tüm nedensellik bağlarıyla birlikte, mutlak ve kuşatıcı bir şeffaflıkla idrak etmek olarak tanımlar.

        El-Ğaybi (الْغَيْبِ)

        İbn Fâris, "ğ-y-b" kökünün sözlükte gözden kaybolmak, algı alanından çıkmak ve duyularla ulaşılamayan gizli alan anlamına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi felsefesinde (epistemoloji) gayb kavramını ontolojik bir sınır olarak inceler. İnsanın ampirik (deneyimsel) bilgi araçlarıyla asla erişemeyeceği; melekler, kıyametin zamanı, ruhun mahiyeti ve evrenin mutlak kaderi gibi makro-kozmik alanların "gayb" çatısı altında sadece ilahi zihnin tekeline alındığını detaylandırır.

        Veş-Şehâdeti (وَالشَّهَادَةِ)

        İbn Fâris, "ş-h-d" kökünün gaybın mutlak zıddı olarak, bir şeye bizzat hazır bulunmak, gözle görmek, şahit olmak ve algılanabilir nesnel gerçeklik anlamına geldiğini tespit eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette "Gaybın ve şehadetin bileni" (âlimül ğaybi veş şehâdeh) tamlamasının zıtlık (tıbak) sanatıyla oluşturduğu makro kuşatmayı değerlendirir. Yaratıcının bilgisinin, insan aklının sınırları dışında kalan görünmez alemleri (gaybı) milimetrik olarak bildiği gibi; insanın kendi gözü önünde cereyan eden, fiziksel evrendeki, tarihteki ve toplumdaki (şehadet) her hücreyi de aynı netlikte bildiğini; varlığı "görünen ve görünmeyen" diye ikiye ayıran sınırın sadece insan için geçerli olduğunu, ilahi ilim için her şeyin şeffaf (şehadet) olduğunu vurgular.

        El-Hakîmü (الْحَكِيمُ)

        İbn Fâris, "h-k-m" kökünün sözlükte engellemek, fesadı/bozulmayı durdurmak, her şeyi düzeltmek ve sağlamlaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Hakîm" ismini, evrendeki her varlığı asıl amacına uygun yaratan, fiillerinde hiçbir abes/boşluk bulunmayan ve her hükmünü kusursuz bir adalet/hikmet terazisiyle veren mutlak akıl ve yasa koyucu olarak açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki "bil-hakkı" (hak ve amaç ile) yaratılış vurgusunun, ayetin sonundaki bu "Hakîm" sıfatıyla teolojik olarak mühürlendiğini; ancak Hakim (hikmet sahibi) olan bir yaratıcının evreni böylesine ciddiyetle (hak ile) tasarlayabileceğini belirten kusursuz bir anlamsal simetri olduğunu tahlil eder.

        El-Habîru (الْخَبِيرُ)

        İbn Fâris, "h-b-r" kökünün temelinde bir şeyin sadece dış yüzeyini değil, en gizli, en içsel ve mikro boyutlu hakikatlerini, gizemlerini (haberini) bilmek anlamının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "Âlim" ile "Habîr" isimleri arasındaki ince felsefi farka dikkat çeker; Âlim mutlak ve genel bir bilmeyi ifade ederken, Habîr olayların arkasındaki gizli niyetleri, eşyanın en mikro biyolojik/fiziksel özünü ve saklanan sırları nüfuz ederek bilmeyi (ekspertiz/derin vukufiyet) ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "O, Hakîm'dir, Habîr'dir" şeklindeki kapanışını (fasıla) değerlendirir. Yaratıcının hikmetle (Hakîm) mükemmel yasalar koyabilmesi ve adaletle hükmedebilmesi için, evrendeki en küçük zerrelerin bile titreşiminden haberdar (Habîr) olması gerektiğini; bu iki sıfatın yan yana gelişinin, eksiksiz bir ilahi egemenlik ve güven tablosu çizdiğini vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X