قُلْ اَنَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُنَا وَلَا يَضُرُّنَا وَنُرَدُّ عَلٰٓى اَعْقَابِنَا بَعْدَ اِذْ هَدٰينَا اللّٰهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاط۪ينُ فِي الْاَرْضِ حَيْرَانَۖ لَهُٓ اَصْحَابٌ يَدْعُونَهُٓ اِلَى الْهُدَى ائْتِنَاۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَاُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 71. Ayet
Daralt
X
-
71. De ki: Allah'ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise 'Bize gel!' diye doğru yola çağırdıkları şaşkın kimse gibi gerisin geri (küfre) mi döndürüleceğiz? De ki: Allah'ın hidayeti doğru yolun ta kendisidir. Bize alemlerin Rabb'ine teslim olmamız emredilmiştir.
72. "Namazı dosdoğru kılın ve Allah'tan korkun! diye de (emrolundu). O, huzuruna varıp toplanacağınız Allah'tır!'
De ki: Allah'ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım? Bu ilahi kelamın çeşitli anlamlara gelmesi muhtemeldir. Burada kastedilen kişilerin, Resıllullah'ı (s.a.) veya müminleri, kendilerinin taptıkları putlara tapmaya çağıran kafirler olması muhtemeldir. İşte o zaman Hz. Peygamber, fayda ve zarar vermeye kadir olan Allah'a taptıktan sonra Allah'ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım? demiştir. Yahut kafirler, bellki verecekleri şeylere tamah ederek veya kendilerinden korkarak Allah'ı bırakıp kendilerinin taptıkları putlara tapmaya gelirler diye Müslümanları davet etmiş olabilirler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Ya Muhammed! De ki: Kendisine taptığımız takdirde bize fayda vermeye ve O'na tapmaktan vazgeçtiğimizde de zarar vermeye kadir olan Allah'ı bırakıp da kendilerine taptığımız takdirde bize hiçbir fayda veremeyecek ve tapmadığımız takdirde de hiçbir zarar veremeyecek olan başka şeylere mi tapalım? Burada geçen De ki: Allah'ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım? mealindeki ilahi kelam hakkında İbn Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu, bir darb-ı meseldir, Allah bu darb-ı meseli, insanların Allah'ı bırakıp da taptıkları putlar ve onlara tapmaya davet eden insanlar, aynı zamanda Allah'a tapmaya ve O'na kulluk yapmaya çağıran kimseler için getirmiştir; tıpkı yolunu kaybeden ve hedefini şaşıran insana bir münadinin; Ey falan oğlu falan, bu tarafa, doğru yola gel diye çağırması gibi.
Gerisin geri mi döndürüleceğiz? Yani küfre ve şirke mi döndürüleceğiz? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri kimse gibi. Süddi şöyle der: İmandan sonra küfredenlerin misali, yolda bir grup insanla beraber olan, ama yolunu kaybeden, şeytanın şaşkın olarak çöle düşürdüğü kimse gibidir, arkadaşları doğru yoldadırlar ve bize gel, biz doğru yoldayız diye kendisini çağırmaktadırlar. Ama onların yanına gitmiyor. İşte bu, Hz. Muhammed'i (as.) tanıdıktan ve Muhammed aleyhisselamın kendisini doğru yola ve hidayete çağırdığını gördükten sonra onlara tabi olan kimsenin misalidir. Bu darb-ı mesele başka bir anlam verilmesi de mümkündür, o da şöyledir: Onların misali, sahralarda ve çöllerde yol alırken bir gulyabaninin gelip kendilerini helake doğru götüren kimseler gibidirler. O daha önce belirtilen anlamdır. İşte Şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise 'Bize gel!' diye doğru yola çağırdıkları şaşkın kimse gibi. .. mealindeki ayet, her müşrik ve müminin kendisini çağıran bir arkadaşının olduğu gibi bir anlama gelmektedir. Müminin arkadaşları meleklerden olur ve onlar kendisini hidayete çağırırlar. Kafirin arkadaşları da şeytanlardandır ve onlar da onu şirke çağırırlar. Aslında bu, daha uygun bir yorum gibi gözükmektedir, fakat tefsircilerin geneli az önce sözünü ettiğimiz yorumu tercih ederler. Katade şöyle der: Bu, bir mücadeledir, Allah onu, Muhammed aleyhisselama öğretmiştir ve o da o bilgi ile müşriklerle mücadele etmiştir. Zaten En'am suresinin çoğunluğu, müşriklere karşı deliller getirmek üzere nazil olmuştur. İbn Abbas (r.a.) ayetteki "istehvethu" (اسْتَهْوَتْهُ) kelimesine, onu saptırır anlamını vermiş, Ebu Avsece de onu götürür demiştir. Bu kelime "ehva' (أَهْوَى) fiili ile aynı anlama gelir ve ikisi de helake sevk etti demektir. Onu saptırdı anlamına gelir diyenler de vardır. Gerisin geri mi döndürüleceğiz? Yani Allah bize hidayet verdikten sonra gerisin geri tekrar şirke mi döndürüleceğiz?
De ki: Allah'ın hidayeti doğru yolun ta kendisidir. Buna, Allah'ın beyanı gerçek olan beyan ve Allah'ın dini anlamları da verilmiştir; doğru yoldan maksat Allah'ın dinidir.
Bize alemlerin Rabb'ine teslim olmamız emredilmiştir. Bu cümle, De ki: Allah'ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım? mealindeki ayetin bağlantısıdır (sıla cümlesi); hayır, namazı kılmamız ve kendisinden sakınmamız için Bize alemlerin Rabb'ine teslim olmamız emredilmiştir. Bazıları bunun sıla değil, başlangıç cümlesi olduğunu söylerler. Bize alemlerin Rabb'ine teslim olmamız emredilmiştir, öyleyse onlara de ki: Namazı dosdoğru kılın ve Allah'tan korkun!
O, huzuruna varıp toplanacağınız Allah'tır mealindeki cümleyi daha önce açıklamıştık.
Yorumu Yorumla
-
Ned'û (نَدْعُوا)
İbn Fâris, kelimenin türediği "d-a-v" kökünün sözlükte birini çağırmak, seslenmek, yardım istemek ve birini kendine meylettirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dua" eylemini teolojik bağlamda açıklar; bu sadece sıradan bir sesleniş değil, mutlak bir teslimiyet, ibadet ve varoluşsal bir sığınma talebiyle (istiane) yönelmektir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Çağırır mıyız/Yalvarır mıyız?" (e ned'û) şeklindeki istifham-ı inkârî (reddedici soru) kalıbının diyalektik gücünü tahlil eder. Müşriklerin eski dinlerine dönme tekliflerine karşı peygamberin ve müminlerin verdiği bu cevabın; sahte ilahlara yönelmeyi akli, mantıki ve ontolojik olarak tamamen sıfırlayan, tavizsiz bir tevhid manifestosu olduğunu vurgular.
Yenfeunâ (يَنْفَعُنَا)
İbn Fâris, "n-f-a" kökünün temelinde zararın zıddı olarak bir şeyden fayda sağlamak, yararlanmak ve iyilik bulmak anlamlarının yattığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, menfaat kavramını insanın doğasına uygun düşen, onu koruyan ve ona ontolojik bir iyilik katan durum olarak tanımlar. Patricia Crone, kelimeyi Geç Antik Çağ ve cahiliye Araplarının "tüccar teolojisi" (transactional theology) üzerinden okur. Bedevi aklının putlara tapma motivasyonunun tamamen pragmatik (fayda-zarar eksenli) olduğunu; Kur'an'ın ise "bize ne fayda ne de zarar verebilecek olan şeylere" tamlamasıyla, bu putların ontolojik acziyetini ifşa ederek o kabilevi/ticari inanç sistemini kökünden çürüttüğünü ifade eder.
Yadurrunâ (يَضُرُّنَا)
İbn Fâris, "d-r-r" kökünün sözlükte faydanın mutlak zıddı olarak hasar, sıkıntı, bedensel veya ruhsal kötülük anlamına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette fayda (nef') ve zarar (durr) kavramlarının yan yana getirilerek putlardan nefyedilmesinin (olumsuzlanmasının) felsefi boyutunu inceler. Varlıklara kendi başlarına bağımsız bir etki gücü atfetmenin şirkin temeli olduğunu; evrendeki fayda ve zararın yegane yaratıcısının ve yöneticisinin sadece Allah olduğunu ilan eden bu retoriğin, insanın eşyaya (putlara/tabulara) duyduğu o temelsiz korkuyu bitiren muazzam bir özgürleşme (tevekkül) ilkesi olduğunu tahlil eder.
A'kâbinâ (أَعْقَابِنَا)
İbn Fâris, "a-k-b" kökünün etimolojik tabanında topuk, bir şeyin arkası, peşinden gelmek ve bir durumun sonu anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "topuklarımızın üzerine gerisin geriye dönmek" (nuraddu alâ a'kâbinâ) eylemini mecazi bir boyutta tanımlar; ulaşılan bir hidayetten, aydınlıktan ve ahlaki zirveden sonra, zihinsel ve inançsal olarak tekrar eskiye, yani cahiliyenin karanlığına (irtidad) düşmektir. Toshihiko Izutsu, bu uzamsal (mekansal) metaforun psikolojik dehşetini analiz eder. İslam'ın aydınlattığı bir zihnin tekrar putperestliğe dönmesinin, sadece fikri bir tercih değişikliği değil; insanın ontolojik olarak yüzüstü çakılması, ileriye doğru giden fıtri yürüyüşünü kaybederek "topukları üzerinde gerileyen" bir yozlaşma ve varoluşsal bir çöküş olduğunu aktarır.
İstehvethü (اسْتَهْوَتْهُ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "h-v-y" kökünün yüksekten boşluğa düşmek, uçurum ve esen rüzgar anlamlarını taşıdığını; insanın aklını başından alan asılsız tutkulara (hevâ) da bu kökten isim verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istehvâ" eylemini, şeytanların insanın rasyonel aklını ve iradesini devre dışı bırakarak, onu kendi temelsiz arzularının (hevâsının) peşinde sürüklemesi ve ahlaki bir boşluğa düşürmesi olarak açıklar. Gabriel Said Reynolds, eylemi Geç Antik Çağ'ın demonolojisi (şeytan/cin inancı) ekseninde değerlendirir. Dönemin edebiyatında kötü ruhların, ıssız çöllerde yolcuları kandırıp yollarını kaybettirdiği o "kötücül ayartma ve saptırma" (enticement) motifinin; Kur'an tarafından alınarak, şirkin insan zihninde yarattığı o mutlak yönsüzlüğü ve teolojik kayboluşu anlatan sarsıcı bir psikolojik metafora dönüştürüldüğünü kanıtlarıyla sunar.
Hayrâne (حَيْرَانَ)
İbn Fâris, "h-y-r" kökünün temelinde yolunu şaşırmak, şaşkınlıktan donakalmak, hangi yöne gideceğini bilememek ve baş dönmesi anlamlarının yattığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "hayret/hayranlık" kavramını sıradan bir kararsızlıktan ayırır; ona göre bu durum, hakikatin ışığını kaybeden insanın, zihinsel bir kaosa sürüklenerek entelektüel ve ruhsal pusulasını tamamen yitirmesi halidir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayetteki edebi tasvir gücünü inceler. Şeytanların ayartarak ıssız çöle (boşluğa) sürüklediği o insanın "hayrân" (şaşkın, afallamış ve paralize olmuş) bir halde resmedilmesinin; şirkin ve inkarın insana vaat ettiği o sahte özgürlüğün aslında mutlak bir yalnızlık, panik ve varoluşsal bir delilik (yabancılaşma) olduğunu gösteren eşsiz bir psikolojik betimleme sanatı olduğunu vurgular.
Ashâbun (أَصْحَابٌ)
İbn Fâris, "s-h-b" kökünün asıl anlamının bir şeye eşlik etmek, yan yana bulunmak, ayrılmamak ve yakın dostluk kurmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sahip" kavramını, kişinin hayat yolculuğunda (ister hakta ister batılda olsun) ideolojik ve fiziksel olarak sürekli beraber olduğu yoldaşı olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette kurulan sosyo-psikolojik gerilimi tahlil eder. Bir yanda kişiyi uçuruma çeken "şeytanlar" (istehvethüş şeyâtîn), diğer yanda ona "Bize gel!" ('tinâ) diye seslenen hidayet ehli "arkadaşlar" (ashâbun) kurgusu. İnsanın dünyadaki varoluşunun, bu iki zıt çekim merkezi (hevâ ve hidayet) arasında sıkışıp kalan, aklını (hayrâne) kullanıp tarafını seçmek zorunda olan trajik ve sürekli bir tercih imtihanı olduğunu bu kelimeler üzerinden detaylandırır.
El-Hudâ (الْهُدَى)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün etimolojik tabanında öne geçerek yol göstermek, rehberlik etmek, karanlıkta yön bulmayı sağlayan işaret ve nezaketle hedefe ulaştırmak anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramını, şeytanların saptırdığı o kaotik "hayret" (şaşkınlık) durumunun mutlak ilacı olarak açıklar; aklın ve vahyin ışığında sarsılmaz, doğru, ahlaki güzergahı (merkezi) bulmaktır. Toshihiko Izutsu, ayetteki "Şüphesiz Allah'ın hidayeti, asıl hidayetin ta kendisidir" (inne hudallâhi hüvel hudâ) şeklindeki vurgulu kurguyu (hasr) inceler. İnsanın kendi aklıyla (hevâsıyla) ürettiği felsefelerin veya toplumun sunduğu sahte çıkış yollarının insanı şaşkınlıktan kurtaramayacağını; yegane ontolojik ve şaşmaz pusulanın sadece yaratıcının rehberliği olduğunu sabitleyen mutlak bir epistemolojik beyan olduğunu aktarır.
Nüslime (نُسْلِمَ)
İbn Fâris, "s-l-m" kökünün temelinde her türlü tehlikeden, hastalıktan ve noksanlıktan uzak olmak, barış, güven ve kendini birine tartışmasız teslim etmek anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "islam" eylemini, insanın kendi otonomi (bağımsızlık) kibrini kırarak, iradesini, varlığını ve tüm eylemlerini mutlak olan Allah'a hiçbir direniş göstermeksizin, sevgi ve itaatle (salimen) devretmesi olarak felsefi bir zeminde tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin "Alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk" (ve umirnâ li nüsliime li rabbil âlemîn) şeklindeki kapanışını değerlendirir. Putların acizliğinden (başlangıç) şeytanların ürettiği o şaşkınlık ve kriz haline (gelişme) kadar uzanan bu retorik yolculuğun; insanın tüm dünyevi bağlardan koparak evrenin tek ve mutlak egemenine (Alemlerin Rabbine) şeksiz şüphesiz "teslimiyetini" ilan etmesiyle (sonuç) tamamlandığını, bunun İslam kelamının en sarsılmaz varoluş (ontoloji) duruşu olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla