وَاِذَا رَاَوْا تِجَارَةً اَوْ لَهْواًۨ انْفَضُّٓوا اِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَٓائِماًۜ قُلْ مَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Cum'a Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
Fakat onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde ona yönelip seni ayakta bırakıverdiler. De ki: Allah’ın nezdinde olan, eğlenceden de ticaretten de üstündür. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.
Fakat onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde ona yönelip seni ayakta bırakıverdiler. Ticaret ve eğlence gerçekte görülemezler, görülen sadece eğlenen ve ticaret yapandır. Ancak âyette görme fiili, eğlencenin eğlenen kişiye olan yakınlığından ve ticaretin de tüccara olan yakınlığından dolayı kullanılmıştır. Bu tıpkı “Allah’ın kelâmını duymasına fırsat vermek için” mealindeki âyet ve “ben falanın sözünü işittim” denilmesi gibidir. Hakikatte o, sözü işitmiş değildir; bir kelâm, ancak sayesinde sözün anlaşıldığı bir sesin varlığı ile duyulmuş olur. Ancak burada işitme lafzının mutlak olarak zikredilmesi kelâm ile işitmenin yakınlığından dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra, bu âyetin mânası, -en doğrusunu Allah bilir ya- bizâtihî görmek değildir. Bize göre onun anlamı bilmektir. Sanki Cenâb-ı Hak onlar “bildiklerinde” buyurmuştur. Çünkü onlar bizzat ticaretin kendisini görmüyorlardı, fakat ticaretin varlığına dair haber onlara ulaşmış ve onlar da bunu bilmişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Ona yönelirler. Burada Allah Teâlâ “ona” diye tekil zamiri kullanmış, “o ikisine” diye ikili zamir kullanmamıştır; halbuki âyette eğlence ve ticaret diye iki şey zikretmişti; burada ise her ikisinden kinâye olarak İkincisini katmadan sadece birine işaret buyurmuştur. Aslında ifadelerde böyle şeyler caizdir, nitekim bir âyette, “Altın ve gümüşü biriktirip onu Allah yolunda harcamayanlar” buyurmakta, daha önce zikredileni de içine alan bir kinâye ile yetinmekte ve “o ikisini harcamayanlar” buyurmaktadır. Başka bir âyette de “Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o, Allah’a huşû ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir” buyurmaktadır. Buradaki kinâye ifadesi (zamir), âyette geçen sabır ve namaz İkilisine değil, sadece birine râcidir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Onların camiden çıkmalarından maksatları eğlence değil ticaretti. Fakat onlar, bu “eğlence” ile kendilerine kazandırılacak şeyleri de biliyorlardı. îşte bu anlamda buna eğlence denilmesi caiz olur, fakat asıl maksat ticaretti. “Onu Allah yolunda harcamayanlar” meâlindeki âyet de böyledir. Her ne kadar infaktan maksat altın ve gümüşün her ikisiyse de örfte gümüşün infakı daha kolay ve daha basit olduğu için âyetteki zamir ona atfedilmiştir. İnfaktan asıl maksat fukaraya sarf edilmesidir. Burada da durum öyledir. Bize göre bu âyette zamirin sadece namaza irca edilmesinin anlamı, namazın yahudilere ağır geliyor olmasıydı. Zira başlangıçta kıble Beytülmakdis’ti, sonra Kâbe’ye döndürülünce Kâbe’ye yönelerek namaz kılmak kâfirlere zor geldi. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Bu, onlara elbette ağır gelecektir” Yani Kâbe’ye karşı namaz kılmak ağır gelecektir. En doğrusunu Allah bilir.
Şayet, “Ashâb-ı kiramın, kendi değerinin yüceliğine ve Resûlullah'a saygı göstermelerine rağmen, hutbede iken onu bırakıp eğlenceye ve ticarete gitmeleri nasıl mümkün olur? Diğer bir soru da şudur: Âmâ olan birisi mescide girdiğinde kuyuya düşmüş, ashap da ona gülmüştü [Bu nasıl açıklanır?]”, diye bir soru sorulursa buna şöyle cevap verilir: O günlerde söz konusu insanlar İslâm’la yeni tanışmışlardı, ayrıca onlar halkın ayak takımı ve câhil kesimi idi; hatibin ve kendilerine okunan hutbenin konumunu bilmiyorlardı. Dışarıda ise menfaat bekledikleri bir ticaret vardı, şayet hemen ona gitmezlerse ellerinden kaçabilirdi. Onlar, sadece hutbenin ve hatibin konumunu bilmedikleri için camiden çıkmışlardı. Bir de onlar ashabın önde gelenleri değildi, hatta hutbenin ve hatibin hakkını anlayabilmeleri için İleri gelen ashapla arkadaşlık etmiş de değildiler. Bu yüzden onlardan bu hata ortaya çıktı. Bu seviyede bulunan benzeri insanlardan benzer şeyler nadir görülen hususlar değildir. Allah hepsinden razı olsun, ashabın ileri gelenlerinden ve âlimlerinden ise hiçbir kimse camiden çıkmamıştı. Gülme olayı da bunun gibidir; gülenin câhil ve ayak takımından olması mümkündür. Onlar ashabın ileri gelenleri ve asilleri değildi. O seviyedeki insanların ise buna benzer davranışlar sergilemeleri yadırganmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Hz. Peygamberin (s.a.), onların camiden çıkmalarını engellememesi ise iki şekilde açıklanabilir: Birincisi, hutbe sırasında konuşmak haram kılınmıştı, bundan dolayı onlara engel olamadı. İkincisi, onların çok süratle çıkmış olmaları, Hz. Peygamber’in (s.a.) yasağını duymamış olmaları veya onların duymayacağını bildiği için Resûlullah’ın (s.a.) engel olmaya tevessül etmemesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) namazdan sonra içeride kalanları saydı, onların on iki kişi olduğunu gördü. Bunun üzerine şöyle buyurdu; “Eğer sonuncunuz da öncekilere katılsaydı, vâdiyi -yani Medine’yi- ateş kaplardı”.
Bu rivayet, cuma namazının kırk kişiden daha az cemaatle de kılınması gerektiğini göstermektedir, çünkü Hz. Peygamber (s.a.) on iki kişilik bir cemaate cuma namazı kıldırmıştı. En doğrusunu Allah bilir.
Seni ayakta bırakıverdiler. Bu İfade, hutbenin ayakta okunmasının gerektiğine delildir. De ki: Allah’ın nezdinde olan, eğlenceden de ticaretten de üstündür. Bu İlâhî buyruk olmasa bile Allah’ın yanında bulunan şeyin eğlenceden ve ticaretten daha hayırlı olduğu bilinirdi. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Bütün dünya ticaret alanıdır, orada yaşayan insanlar da, ister dünya ticareti için olsun ister âhiret ticareti için olsun, bir nevi tüccardırlar. Zira itaat ve ibadet de netice itibariyle ticaret gibidir, insan onunla âhiret menfaatini kazanmaktadır. Dünya ticareti ile de dünya menfaatini kazanır. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Kendisine itaat etmek suretiyle Allah’ın yanında elde edilecek olan ticaret ve âhiret menfaatleri eğlenceden ve dünya menfaatlerinin elde edileceği ticaretten daha üstündür. En doğrusunu Allah bilir. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Allah’tan korkun, çünkü siz Allah’tan korktuğunuz zaman, rızık ve diğer menfaatleri kazanırsınız. Dünya ticareti ile sadece dünya menfaatleri elde edilir. Cenâb-ı Hakk’ın “Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir. Ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir” buyurduğunu görmez misin? Başka bir âyette de “Allah onun kötülüklerini örter” buyurmaktadır. Buna göre Allah’a saygısızlıktan sakınıldığında, bundan rızık, işlerde kolaylık ve günahların bağışlanması sağlanır. Ticaretle ise sadece dünya menfaatleri elde edilir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, bu âyette müminleri, bütün menfaatleri elde etmenin yolu olan takvâya teşvik etmekte, bunun için de Hz. Peygamber’in (s.a.) yanında kalmaları gerektiğini buyurarak sizin rağbetiniz, kendinize bütün menfaatleri kazandıracak olan şeylere yönelik olmalıdır. Şayet Allah’tan sakınır ve Hz. Peygamber’in (s.a.) yanında kalırsanız, bu, eğlenceden ve size sadece bir menfaat sağlayacak olan ticaretten daha hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır. Bu beyan, insanlara başka bir rızık veren de vardır, ama onların en hayırlı olanı Allah’tır anlamına gelmez. Fakat bu âyetin ve “Yaratanların en güzeli olan Allah” anlamındaki beyanla “Sen hâkimler hâkimisin” meâlindeki âyetin anlamı şudur: Eğer [faraza] başka bir rızık veren, başka bir yaratan ve başka bir hükmeden olsaydı yine en hayırlı rızık veren, en güzel yaratan ve en âdil hükmeden Allah olurdu. Çünkü O, sadece adaletle hükmeder, her yarattığı şeyde de mutlaka hikmet vardır. İşte Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır meâlindeki cümle de böyledir. Rızık vermek, yaratmak ve hükmetmenin, mecâzen kullara nispet edilmesi de mümkündür. Bundan dolayı sizi rızıklandıranların en hayırlısı Allah’tır, buyurulmuştur. Zira Ondan başka rızık veren ancak Allah’ın yarattığı rızkı verebilir, ancak O’nun hükmüyle âdil olabilir, ancak O’nun muvaffak kılması ve doğru yolu göstermesiyle bir şey yapabilir. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır diye buyurdu, buradaki rızık verenler anlamındaki beyanla, O’nun rızkından insanlara rızıklandıranları işaret etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Re-ev (رَأَوْا)
İbn Fâris, r-e-y kökünün temelinde bir şeyi gözle görmek veya kalp gözüyle, akılla idrak etmek anlamının bulunduğunu belirtir. Bu kök, nesnelerin suretini algılamayı temsil eder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ayetteki bağlamda duyusal bir algıyı ifade ettiğini, muhatapların dikkatlerinin dışsal ve çekici bir uyarıcıya (ticaret veya eğlence) yönelmesini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, görme eyleminin Kur'an'da sadece fiziksel bir bakış olmadığını, bazen kişinin önceliklerini ve değer yargılarını ele veren bir yöneliş olduğunu, burada ise dünyevi olanın cazibesinin manevi olanın önüne geçişini temsil ettiğini belirtir.
Ticâraten (تِجَارَةً)
İbn Fâris, t-c-r kökünün bir malı kazanç elde etmek amacıyla evirip çevirmek, satmak ve kar peşinde koşmak anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ticaretin sermayeyi artırma çabası olduğunu, ayette ise bu kavramın en somut ve dünyevi haliyle, yani maddi bir alışveriş ve kâr imkanı olarak karşımıza çıktığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Aramice "taggaruta" kelimesine dayandığını ve bu terimin o dönem bölgedeki ticari ilişkiler ağıyla birlikte Arapça'ya girdiğini ifade eder. Angelika Neuwirth, ticaret kavramının Medine dönemindeki sosyal ve ekonomik canlılığı yansıtan merkezi bir terim olduğunu analiz eder.
Lehven (لَهْوًا)
İbn Fâris, l-h-v kökünün insanı asıl yapması gereken işten alıkoyan, oyalayan ve vaktini boşa harcatıran her türlü meşguliyet anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, lehv kavramının özellikle ciddi ve önemli olanın (zikir ve ibadet) karşısında yer alan, nefsi eğlendiren ancak ruhsal bir derinliği olmayan geçici hevesleri ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, lehv kelimesini "oyun" (la'ib) kavramıyla birlikte ele alarak, bunun dünya hayatının geçiciliğini ve aldatıcı doğasını niteleyen etik-dini bir terim olduğunu, buradaki bağlamda ise dini bir vecibe sırasında dikkati dağıtan her türlü dünyevi eğlenceyi temsil ettiğini belirtir.
İnfaddû (انفَضُّوا)
İbn Fâris, f-d-d kökünün bir şeyi kırmak, parçalamak ve dağıtmak anlamlarına geldiğini belirtir. Gümüş anlamına gelen "fıdda" kelimesinin de bu kökten gelmesi, onun parçalanabilirliği ile ilgilidir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin bir topluluğun bulunduğu yeri hızla terk ederek farklı yönlere dağılmasını ifade ettiğini kaydeder. Ayetteki kullanımıyla, Müslüman cemaatin bir merkezden (peygamberin huzurundan) dünyevi bir çekim merkezine doğru ani ve kontrolsüz bir şekilde yönelmesini nitelediğini belirtir.
Terakûke (تَرَكُوكَ)
İbn Fâris, t-r-k kökünün bir şeyi arkada bırakmak, ondan vazgeçmek veya bir şeyi olduğu hal üzere bırakıp gitmek anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, terkin bazen bilinçli bir seçim, bazen de bir ihmal sonucu gerçekleştiğini, burada ise peygamberin ve ilahi davetin o anki dünyevi menfaat karşısında yalnız bırakılmasını (ihmalini) nitelediğini belirtir.
Kâimen (قَائِمًا)
İbn Fâris, k-v-m kökünün bir şeyin dik durması, istikrar kazanması ve bir vazifeyi icra etmek üzere ayakta bulunması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ayette peygamberin hutbe esnasındaki fiziksel duruşunu ifade etmekle birlikte, aynı zamanda onun ilahi davetteki sebatını ve sarsılmaz konumunu da simgelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kıyam kavramının Kur'an'da Tanrı'nın (Kayyûm) ve O'nun elçisinin varlık alanındaki merkezi ve otoriter duruşunu temsil eden semantik bir imge olduğunu belirtir.
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün sesin çıkması ve bir fikrin beyan edilmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki emrin yaşanan bir olay üzerine ilahi perspektifi ve nihai hükmü bildirmek üzere geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu hitabın peygamber aracılığıyla müminlerin önceliklerini yeniden belirleyen bir uyarı ve terbiye edici bir beyan olduğunu vurgular.
Allah (اللَّهِ)
Râgıb el-İsfahânî, ism-i celalin her türlü ibadete layık tek varlığı, mutlak kemal ve azamet sahibi olan yaratıcıyı nitelediğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin kökeninin Sami dillerindeki ortak uluhiyet kavramına dayandığını, İslam'da ise tüm sıfatları kendinde toplayan en kapsamlı özel isim haline geldiğini ifade eder.
Hayrun (خَيْرٌ)
İbn Fâris, ha-ye-re kökünün bir şeyi diğerine tercih etmek ve daha üstün, daha faydalı olanı seçmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hayrın mutlak iyi ve kalıcı olan fayda olduğunu, dünyevi ticaret ve eğlencenin geçiciliği karşısında Allah katındaki ödülün ve manevi huzurun gerçek üstünlüğünü ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, hayr kavramının bir değer yargısı olarak geçici menfaatler ile ebedi değerler arasındaki mukayeseyi temsil ettiğini belirtir.
er-Râzikîn (الرَّازِقِينَ)
İbn Fâris, r-z-k kökünün canlıların hayatını sürdürmesi için verilen pay, nasip ve bağış anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rızkın sadece maddi gıdalar değil, aynı zamanda manevi feyz ve bilgiler olduğunu, Allah'ın ise bu rızıkları yaratan ve ulaştıranların en hayırlısı olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, rızık kelimesinin etimolojik olarak Pehlevice "rocik" veya Aramice üzerinden "rizka" (günlük pay) kelimesinden Arapça'ya geçtiğini ve Sami dillerinde ilahi bir bağış anlamı kazandığını savunur. Gabriel Said Reynolds, "Rızık Veren" sıfatının Geç Antik Çağ'daki monoteist dualarda ve litürjilerde Tanrı'nın her canlıya kefil olan merhametini ifade etmek için kullanılan yaygın bir niteleme olduğunu analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla