وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُٓ اَبَداً بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Cum'a Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: cuma 7, ölümü istememe, ilahi bilgi, cuma suresi 7. ayet, elleriyle yaptıkları, zalimler, cuma suresi, allah, amel, zulüm, ilim, bilgi
-
Ama onlar daha Önce yapıp ettikleri yüzünden asla ölümü istemeyeceklerdir. Allah zâlimleri çok iyi bilmektedir.
Ama onlar daha önceden yapıp ettikleri yüzünden asla ölümü istemeyeceklerdir. Bu âyet, Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellemin nübüvvetine işaret etmektedir. Çünkü Resûlullah (s.a.) bu sözü kendiliğinden söylemiş olsaydı, onlar onun yalanını meydana çıkarmak için hemen ölümü temenni etmeye koşarlardı. Ama kendilerinin, onu asla temenni etmeyecekleri haber verildiğine ve gerçekten de bunu temenni etmediklerine göre, Hz. Peygamber (s.a.) bu sözü ancak vahye dayanarak söylemiş olmalıdır. Onlar da bu durumu bildikleri için helâk olmaktan korkarak ölümü temenni etmekten kaçınmışlardı, zira temenni edecek olsalar öleceklerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Daha önceden yapıp ettikleri yüzünden. Yani Tevrat’ı ve İncil'i tahrif ettikleri için. Çünkü Hıristiyanların, “biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız” şeklindeki sözleri İncil'de yoktu. Yahudilerin “Yahudiler hariç hiç kimse cennete giremeyecek” şeklindeki sözleri de Tevrat’ta yer almıyordu. Fakat onlar İlâhî kitapları değiştirip tahrif etmişlerdi. İşte onlar daha önce kitabı değiştirip orada tahrifte bulunduklarından ve Hz. Muhammed’in (s.a.) niteliklerine dair belirtilen hususları değiştirmeleri sebebiyle ölümü temenni edemediler. Allah, zâlimleri çok iyi bilmektedir. Yani onların âyetlere karşı yaptıkları haksızlıkları, inatlarını ve büyüklenmelerini çok iyi bilmektedir.
Yorumu Yorumla
-
Yetemennevnehu (يَتَمَنَّوْنَهُ)
İbn Fâris, me-ne-ye kökünün bir şeyi ölçmek, takdir etmek, bir şeyi bir şeye göre belirlemek ve bir arzuyu kalpte şekillendirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ölüm anlamına gelen "meniyye" kelimesinin de bu kökten gelmesi, hayatın süresinin takdir edilmesiyle ilgilidir. Râgıb el-İsfahânî, temenninin bir şeyin suretini ve hayalini zihinde canlandırarak onu istemek olduğunu ifade eder. Ayetteki olumsuz kullanımın, muhatapların dilleriyle iddia ettikleri "Allah'ın dostları olma" vasfının, iç dünyalarındaki ölüm korkusu ve gelecek kaygısıyla çeliştiğini gösterdiğini savunur. Toshihiko Izutsu, bu fiilin sadece basit bir "istek" değil, kişinin ontolojik durumuna dair bir dışavurum olduğunu belirtir. Yahudilerin kendilerine atfettikleri ayrıcalıklı konumun, ölümle yüzleşme söz konusu olduğunda bir irade beyanına (temenni) dönüşememesini, onların dünya hayatına olan derin bağlılıklarının bir işareti olarak analiz eder.
Kaddemet (قَدَّمَتْ)
İbn Fâris, ke-de-me kökünün bir şeyin önü, başlangıcı, öne geçmek ve bir şeyi kendinden önce göndermek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin insanın gelecekte karşılaşacağı sonuçları belirlemek üzere geçmişte yaptığı eylemleri ifade ettiğini kaydeder. Ayetteki "ellerin önden gönderdikleri" ifadesinin, insanın iradesiyle gerçekleştirdiği ve ahiret hayatı için hazırladığı amellerin toplamı olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin Kur'an'ın "sorumluluk" ahlakını yansıtan temel terimlerden biri olduğunu, insanın bugünkü tercihlerinin gelecekteki ontolojik durumunu (ölüm karşısındaki tavrını) doğrudan inşa ettiğini ifade eder.
Eydîhim (أَيْدِيهِمْ)
İbn Fâris, ye-de-ye kökünün temel olarak "el" organını ifade ettiğini, ancak dilsel genişlemeyle "güç", "kuvvet", "nimet" ve "tasarruf yetkisi" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, elin insanın eylemlerini gerçekleştirdiği temel araç olması hasebiyle, burada mecazi olarak tüm fiilleri ve kazanımları temsil ettiğini açıklar. İnsanın elleriyle yaptığı şeylerin, onun karakterinin ve inancının somut bir yansıması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'da "failiyet" (agency) sembolü olduğunu, kişinin kendi elleriyle yaptıklarının (amellerinin) ahiretteki konumunu belirleyen tek gerçeklik olduğunu ve bu yüzden ölümden kaçışın temel sebebinin bu ellerle işlenen cürümler olduğunu analiz eder.
Allah (اللَّهِ)
Râgıb el-İsfahânî, ism-i celalin her türlü ibadete layık olan, varlığı kendinden ve zorunlu olan yüce yaratıcıyı ifade ettiğini belirtir. Bu bağlamda, O'nun kulların iddialarını değil, kalplerindeki gerçek niyeti bilen mutlak otorite olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin kökeninin Sami dillerindeki ortak uluhiyet kavramıyla ilişkili olduğunu, Arapça formunun ise bu kavramın en gelişmiş ve tevhid merkezli halini yansıttığını ifade eder. Theodor Nöldeke, Allah isminin tarihsel gelişiminde el-ilah formunun zamanla bu özel isme dönüştüğünü ve tüm ilahi sıfatları kendinde toplayan en kapsamlı isim olduğunu belirtir.
Alîm (عَلِيمٌ)
İbn Fâris, a-le-me kökünün bir şeyi diğerinden ayıran iz, alamet ve nişan anlamından türediğini, bilginin de eşyanın hakikatini birbirinden ayırarak kavramak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Alîm sıfatının, sadece görüneni değil, gizli olanı, geçmişi, geleceği ve kalplerde saklı tutulan tüm sırları eksiksiz, derinlemesine ve sürekli bir şekilde bilen anlamına geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, bu kelimenin Kur'an'da Tanrı'nın her şeyi kuşatan bilgisi için kullanılan en güçlü sıfatlardan biri olduğunu, mübalağa kalıbıyla ifade edilmesinin ilahi ilmin sınırlandırılamazlığını gösterdiğini belirtir.
ez-Zâlimîn (الظَّالِمِينَ)
İbn Fâris, ze-le-me kökünün "karanlık" (zulmet) ve "bir şeyi kendisine ait olmayan yere koymak" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zulmün adaletin zıttı olduğunu, kişinin ilahi sınırları ihlal ederek hem kendine hem de hakikate karşı haksızlık yapması durumunu ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, zalim tipolojisinin Kur'an'da sadece ahlaki bir kusuru değil, aynı zamanda Allah'ın ayetlerini yalanlayarak varlık düzenine ve fıtrata karşı duran ontolojik bir sapmayı temsil ettiğini analiz eder. Gabriel Said Reynolds, bu terimin muhatapların (bu bağlamda Yahudilerin) kendilerine verilen kutsal emanete ihanet etmeleri ve ilahi mesajı tahrif/inkar etmeleri üzerinden kurulan bir eleştiri olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, zalimlerin ölümden kaçışının temelinde, hakikati bildikleri halde ona aykırı davranmalarının getirdiği derin içsel huzursuzluğun ve ilahi adaletten duydukları korkunun yattığını belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla