Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Beyyine Sûresi, 8. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Beyyine Sûresi, 8. Ayet

    جَزَٓاؤُ۬هُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Cezâuhum ‘inde rabbihim cennâtu ‘adnin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ ebedâ(n)(s) radiya(A)llâhu ‘anhum ve radû ‘anh(u)(c) żâlike limen ḣaşiye rabbeh(u)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onların Rableri katındaki ödülleri, altından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu ödül, Rabb’ini sayıp O’ndan korkanlar içindir."

      İnsanlar İki Sınıftır: İyiler ve Kötüler

      Onların Rab’leri katındaki ödülleri. Eğer “el-’adn” (العدن) ikamet edilen yer (mukâm) ise cennetlerin hepsi ‘adn’ cennetidir. Cennetlerin hepsi nimettir. Allah Teâlâ insanları iki kısma ayırdı: Bir sınıfı insanların en şerli sınıfı, diğerlerini de insanların en hayırlı sınıfı yaptı. [§]Sonra her sınıfın içinde şerliden daha şerlisi, hayırlıdan da daha hayırlısı bulunur. Allah Teâlâ küfür içinde yetişip de küfür üzerine devam edenle, küfrü âhir ömründe ihtiyar eden arasında cehennemde sürekli ve ebedî kalma arasında eşitleme yapmıştır. Aynı şekilde iman üzere yetişen ve imanında devamlı olan ile sonradan iman eden arasında da eşitleme yapmıştır. Daha öncesinde geçen iman ve küfür için ayrıca bir ceza ya da mükâfattan bahsetmemiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, şunun için böyledir: Bir inancı benimseyen kimse o inancın ebedîliğine itikat eder. Aynı şekilde bir inkârı benimseyen kimse de ebedî olarak inkâra itikat eder. Bir kimse küfürden sonra iman ettiği zaman küfür hayatında iken yaptığı işlerin çirkin ve şer olduğunu da kabul etmiş olur. Ettiği iman ve tevhit gereği yapıp ettiklerinin de güzelliğine itikat eder. İmandan sonra küfrü ihtiyar eden kimse de aynı şekilde imanlı iken yapıp ettiği işlerin yanlışlığını kabul eder. İşte bu yüzden Allah Teâlâ baştan beri mümin olanla sonradan mümin olan, baştan beri küfür üzerinde olanla sonradan kâfir olan arasında sevap ve ceza bakımından bir ayırım yapmamıştır. Aynı durum bir günah işleyip de arkasından tövbe eden kimse hakkında ise geçerli değildir. Çünkü günah işleyen kimse yaptığı şeyin güzel ya da çirkin olduğuna ebedî olarak itikat etmemektedir. Başarıya ulaştıran ancak Allah'tır.

      Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Bu beyanın iki anlama gelmesi ihtimali vardır: Birincisi: Buyuruyor ki: Allah onlardan razı olmuş. Allah Teâlâ onların, dünyada kendileri için yaptıkları salih ameller ve kendileri için koşuşturmaları sebebiyle onlardan hoşnut ve razı oldu. Kendisi için çabalamaları sebebiyle onlardan razı oldu. Onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Yani onlar da Allah’tan hoşnut ve razı oldular. Kendilerine izzet ve ikramda bulunduğu ve dünyada iken kendileri için yaptıkları salih amellere onları muvaffak kıldığı için O’ndan razı oldular. Bu, şu İlâhî beyan gibidir: “Eğer şükrederseniz bu tutumunuzdan hoşnut olur”. Yani eğer onlar kendilerine yaptığı ihsanı kabul ederler ve kendilerine yapılan ihsana karşılık güzel karşılıkta bulunurlarsa bunu onlar için sever. Bu gösteriyor ki onlar, hayır ve şer namına yaptıkları her bir şeyi sadece ve sadece kendileri için yapmaktalar, sonuçta kendilerine dönecek bir yarar ya da kendilerinden savılacak bir zarar için işlemektedirler. İkincisi: Allah onlardan razı olmuştur. Allah onlardan, yaptıkları salih amellerine karşılık vermiş olduğu sevap sebebiyle hoşnut oldu. Onlar da Allah’ın kendilerine ikramda bulunduğu lütuf ve ihsanından dolayı O’ndan hoşnut oldular.

      Allah onlardan razı olmuştur. Burada Allah Teâlâ onlar hakkında rızasından bahsettiği için bu, onlara büyük bir lütuf ve ihsan olmaktadır. Gerçi af ve bağışlama ifadelerini kullansa idi o da hak olurdu. Lâkin bu üslup Allah’ın kullarına olan hoş muamelesinin bir tezahürüdür. Meselâ insanlar kendi ihtiyaç duydukları an için infakta bulunurlar, Allah Teâlâ ona “karz” der, şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Allah’a güzel bir borç verin”. Canlarını ve mallarını ortaya koymalarını Allah kendisine satın alma diye niteler: “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”. Kendileri için yapmış oldukları işlere ceza ve şükür der. Oysa onların malları da canları da hakikatte Allah’ınındır. Lâkin böyle bir isimlendirmede bulunması onlara mahza bir lütuf ve ihsandır. Allah’ın onlardan razı olması da böyle bir yorumun gereğidir. Onlar da Allah’tan razı olmuşlardır ifadesinde de durum aynıdır. Onların O’ndan hoşnut ve razı olmaları gene O’nun lütfü ve keremi sayesindedir, yoksa onlar kim oluyor da Allah Teâlâ'dan razı olmaktan bahsediyorlar!

      Bu bahsettiklerimizin dışında iki yorum daha yapılabilir: Birincisi: Onlar, Allah’ın kendilerini dünyada iken bin bir türlü sıkıntı ile imtihan etmesini -her ne kadar o esnada çok şiddetli olsa ve kendilerine çok ağır da gelse- âhirette Allah Teâlâ’nın onlardan dolayı kendilerine verdiği lütuf ve ihsanı görünce unuturlar, O’ndan razı ve hoşnut olurlar. İkincisi: Onlara cennette vereceği nimetlere karşılık O’ndan hoşnut ve razı olurlar. “îman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, onlar için de konak olarak firdevs cennetleri vardır. Orada ebedî kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler’’. Cennetlikler, onlardan başkasını istemezler, dünyadaki usanç duydukları nimetlerde olduğu gibi oradaki nimetler karşısında usanç duymazlar.

      İşte bu, Rabb’ini sayıp O’ndan korkanlar içindir. Yani karşılık olarak belirttiği nimetler O’nun azabından korkanlar içindir. Yahut nimetlerine karşı nankörlük etmekten endişe edenler içindir. Bunun esası şudur: Günahlardan sakınan ve itaatler yapan kimse aslında bütün bunları Rabb’inden sübhânehû ve Teâlâ’dan haşyet duyduğu için yapar. Şöyle denilir: Kim Rabb’ini en iyi biliyorsa o Rabb’inden en çok korkan oluyor. Kim de en cahil ise O da en cüretkâr oluyor”. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyuruyor: “Kulları içinden ancak bilenler, Allah’ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar”. Hasan-ı Basrî şöyle dedi: “Haşyet” kalpte yer eden ve daim olan endişe halidir. Ya da Rabb’ine muhalefet etmekten ve O’nun nimetlerine karşı nankörlük etmekten korkar. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cezâuhum (جَزَاؤُهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökü olan c-z-y harflerinin "bir şeyin karşılığını tam olarak vermek, yetmek ve mukabelede bulunmak" (kifâyet) anlamına geldiğini belirtir. Yapılan bir eylemin iyi veya kötü olmasına bakılmaksızın, onun tam dengi olan sonucun kişiye dönmesini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, cezanın hem mükafat hem de ceza için kullanıldığını, ancak Kur'an'da genellikle amelin cinsine göre verilen "hak edilmiş karşılık" manasında yoğunlaştığını açıklar. Ayetteki zamirle (hum) birleştiğinde, bu karşılığın doğrudan o müminlerin şahsına ve amellerine tahsis edildiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik kökenlerini analiz ederken Aramice "ceza" ve Süryanice "gzâyâ" (karşılık/ödeme) formlarıyla paralellik kurar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki ceza vurgusunun ilahi adaletin bir tecellisi olduğunu, yapılan hiçbir salih amelin karşılıksız kalmayacağını ve bu karşılığın bir lütuf olduğu kadar bir hak ediş olduğunu da ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin mülkiyet ve aidiyet bildiren bir yapıda gelmesinin, bu ödülün kesinleşmiş ve sahiplerine teslim edilecek bir değer olduğunu nitelediğini belirtir.

        Rabbihim (رَبِّهِمْ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün "bir şeyi ıslah etmek, yönetmek, malik olmak ve kademeli olarak olgunlaştırmak" (terbiye) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kelimesinin bir şeyi durumdan duruma evrilterek mükemmellik noktasına ulaştıran varlık olduğunu, bu ayette ise müminlerin manevi gelişimlerini tamamlayan ve onları en yüce makama kabul eden yaratıcıyı temsil ettiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Fenikece ve Aramice "rabb" (usta, efendi, büyük) kökenlerinden geldiğini, ancak İslamî terminolojide mutlak uluhiyeti niteleyen özel bir mana kazandığını aktarır. Toshihiko Izutsu, kavramın efendi-kul ilişkisindeki "koruyucu ve rızık verici" boyutuna dikkat çekerek, burada müminlerin bağlılık gösterdiği mutlak otoriteyi nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "onların Rabbi" şeklinde gelmesinin, kul ile yaratıcı arasındaki özel sadakat ve yakınlık bağını pekiştirdiğini belirtir.

        Cennâtu (جَنَّاتُ)

        İbn Fâris, c-n-n kökünün temel manasının "bir şeyi örtmek, gizlemek ve duyulardan saklamak" (setr) olduğunu ifade eder. Bahçeye "cennet" denmesi, ağaçlarının sık dalları ve yapraklarıyla yerin üzerini örtmesinden dolayıdır. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin uhrevi alemdeki ebedi mutluluk yurtlarını simgelediğini, çoğul (cennât) olarak gelmesinin ise mükafatın çeşitliliğine ve derecelerine işaret ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "gannathâ" ve İbranice "gannâh" kelimeleriyle akraba olduğunu, bu dillerde de "etrafı çevrili, korunaklı meyve bahçesi" anlamında kullanıldığını aktarır. Angelika Neuwirth, kavramı eskatolojik bir mekan tasarımı olarak ele alır ve bu bahçelerin müminler için "güvenli bir sığınak" ve "ilahi ziyafet alanı" olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, cennetin sadece fiziksel bir mekan değil, ruhun huzura kavuştuğu ve ilahi rızanın somutlaştığı bir varlık alanı olduğunu vurgular.

        Adnin (عَدْنٍ)

        İbn Fâris, a-d-n kökünün "bir yerde ikamet etmek, çakılıp kalmak ve ayrılmamak" (istikrar) anlamına geldiğini belirtir. Maden yatağına "ma’den" denmesi de cevherin orada yerleşik olmasından kaynaklanır. Râgıb el-İsfahânî, "Adn cennetleri" ifadesinin, oraya girenlerin bir daha asla oradan çıkarılmayacağı ve o nimetlerin süreklilik arz edeceği bir "ebedi yerleşim" anlamı taşıdığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Akatça "edinu" (ova/bozkır) ve İbranice "eden" (haz/keyif) kelimeleriyle ilişkili olduğunu, Tevrat'taki "Aden Bahçesi" tasviriyle tarihsel bir süreklilik arz ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökündeki "kararlılık" vurgusuna dikkat çekerek, bu makamın geçici bir ödül değil, varoluşun nihai ve sabit noktası olduğunu belirtir.

        Tecrî (تَجْرِي)

        İbn Fâris, c-r-y kökünün "hızlı hareket etmek, akmak ve bir yöne doğru sürekli ilerlemek" (murur) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin suyun akışı için kullanıldığında canlılığı ve kesintisiz devinimi temsil ettiğini ifade eder. Ayette cennetlerin altından nehirlerin akması tasviri, oradaki hayatın durağan değil, her an yenilenen ve ferahlık veren bir dinamizme sahip olduğunu simgeler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin geniş zaman kipiyle gelmesinin, bu akışın ve dolayısıyla nimetlerin asla durmayacağını ve tükenmeyeceğini nitelediğini belirtir.

        Enhâr (الْأَنْهَارُ)

        İbn Fâris, n-h-r kökünün "genişlemek, bir şeyi yarmak ve suyun yolunu açmak" anlamına geldiğini belirtir. Gündüze de ışığın genişliği ve yayılması sebebiyle "nehâr" denir. Râgıb el-İsfahânî, nehirlerin cennet tasvirindeki yerinin bol rızık, ferahlık ve temizlik olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik dillerdeki (Aramice: nahrâ) yaygınlığına değinerek, kutsal metinlerde nehirlerin ilahi lütuf ve hayatın kaynağı olarak sembolleştiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın cennet coğrafyasında nehirlerin, çöl iklimindeki Arap zihni için en yüksek refah ve estetik haz göstergesi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, nehirlerin burada ilahi feyzin sürekli akışını ve müminlerin ruhlarına sunulan manevi tazeliği temsil ettiğini ifade eder.

        Hâlidîn (خَالِدِينَ)

        İbn Fâris, h-l-d kökünün "sabit kalmak, eskimemek ve uzun süre varlığını korumak" (devam) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ahiret bağlamında kullanıldığında sonu olmayan bir süreyi, yani ebediyeti ifade ettiğini açıklar. İnkârcılar için de kullanılan bu kelimenin müminler için "nimetin içinde sabitlenmek" anlamı taşıdığını söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin zamanın ötesinde bir duruma, yani ölümün ve sonun olmadığı bir varlık boyutuna geçişi nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ebediyetin hem mekanın hem de nimetin kalıcılığını tescil ettiğini belirtir.

        Radıya (رَضِيَ) / Radû (رَضُوا)

        İbn Fâris, r-d-y kökünün "nefsin bir şeyle mutmain olması, onu kabul etmesi ve hoşnutluk duyulması" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın kulundan razı olmasının onun amellerini kabul edip sevaplandırması, kulun Allah'tan razı olmasının ise O'nun takdirine gönülden teslim olup verdiği nimetlerle en üst düzeyde mutlu olması anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu karşılıklı hoşnutluğu (ridvan), İslam dininin ahlaki ve manevi hedefinin zirvesi olarak tanımlar; bunun "korku"dan "sevgi" ve "mutmainlik" aşamasına geçişi temsil ettiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Radıyallâhu anhum ve radû anh" ifadesindeki dengeye dikkat çekerek, ilahi rızanın kulun rızasından önce zikredilmesinin, her türlü mutluluğun asıl kaynağının ilahi tasdik olduğunu vurguladığını söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın kul ile Allah arasındaki ontolojik barışın ve uyumun en yüksek ifadesi olduğunu belirtir.

        Allâh (اللَّهُ)

        İbn Fâris, bu ismin "el-İlâh" kökeninden geldiğini ve her türlü ibadetin, hamdin ve rızanın mutlak mercii olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ayette rızanın sahibi olarak Allah'ın zikredilmesinin, mükafatın en büyüğünün maddesel cennetlerden ziyade "ilahi yakınlık" (ridvan) olduğunu nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Allah isminin burada tüm bu ödül sürecinin tek otoritesi ve garantörü olarak yer aldığını ifade eder.

        Haşiye (خَشِيَ)

        İbn Fâris, h-ş-y kökünün "korku, çekinme ve saygıyla karışık bir ürperti" (havf) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "haşyet"in sıradan bir korkudan (havf) farklı olarak, korkulan varlığın büyüklüğünü ve azametini bilmekten kaynaklanan "saygı dolu bir korku" olduğunu açıklar. Bu yüzden Kur'an'da bu fiilin özellikle ilim sahiplerine atfedildiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, haşyetin müminin Tanrı karşısındaki ahlaki duyarlılığını ve sorumluluk bilincini temsil ettiğini, bu bilincin de kişiyi "hayru'l-beriyye" (yaratılanların en hayırlısı) kılan asıl motivasyon olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, haşyetin bir eziklik değil, aksine ilahi hakikatin görkemi karşısında insanın kendi acziyetini fark ederek o büyük iradeye hayranlıkla boyun eğmesi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu vurgunun, tüm o nimetlerin ve ilahi rızanın anahtarının "takva" ve "Allah bilinci" (haşyet) olduğunu gösterdiğini belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X