عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Beled Sûresi, 20. Ayet
Daralt
X
-
19. "Âyetlerimizi inkâr edenler ise bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlardır."
20. "Onların hakkı, üzerlerine kapatılmış bir ateştir."
Âyetlerimizi inkâr edenler ise bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlardır. Bunlar kendi özlerine karşı uğursuz Kimselerdir. Günahları işlemişler ve bu nedenle de kendi üzerlerine kapanan ateşi hak etmişlerdir. “İtbâk” yani tabaka halinde kapama bir başka İlâhî beyanda belirtildiği gibidir. O da şudur: “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak’’. Bir başka ilâhî beyanda şöyle buyurulmuştur: “Biz, zâlimler için alevleri kendilerini çepeçevre kuşatan bir ateş hazırladık”. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Nar (نَارٌ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "n-v-r" kökünün temel manasının aydınlık, ışık ve yakıcı sıcaklık olduğunu belirtir. Ateşin hem aydınlatma hem de yakma özelliğinden dolayı bu kökten türediğini, aynı zamanda "n-v-r" kökünün bir şeyin parlaması ve görünür hale gelmesiyle olan bağını vurgular. Râgıb el-İsfahânî, "nâr" kelimesinin hem duyularla algılanan yakıcı ateşi hem de metafizik boyuttaki ilahi azabı temsil ettiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda bu ateşin, inkârcıları kuşatan ve kaçışı imkansız kılan bir "ceza unsuru" olarak nitelendiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "nâr" kavramının sadece fiziksel bir fenomen değil, "cennet" (cenne) kavramının zıt kutbunda yer alan ve insanın dünyevi tercihlerinin uhrevi bir "enerjiye" dönüşmüş hali olan ontolojik bir ceza alanı olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "mü’sadah" sıfatıyla birlikte kullanılmasının, ateşin sadece yakıcılığını değil, aynı zamanda mahpusluğu ve kuşatılmışlığı da içeren mutlak bir hapsolma halini betimlediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "nâr"ı insanın kendi içindeki karanlığın ve nefretin dışsallaşmış bir formu olarak görür; ona göre bu ateş, ilahi nuranilikten mahrum kalmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan varoluşsal bir yanıştır.
Mü’sadetün (مُؤْصَدَةٌ)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "e-s-d" veya "v-s-d" harflerinin; bir şeyi kapatmak, kilit altına almak ve üzerini bir kapakla örtmek anlamına gelen bir asıl olduğunu belirtir. Köpeğin eşikte beklemesini ifade eden "vasiyd" kelimesiyle olan bağına dikkat çekerek, bu kökün bir sınırı kapatma ve içeridekini mahpus tutma manası taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "mü'sade" kelimesinin "itbâk" (örtme/kapatma) manasına geldiğini, yani ateşin kapılarının sıkıca kapatıldığını ve dışarıya hiçbir nefes veya çıkış imkanı bırakılmadığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni üzerine yaptığı tahlillerde, Sâmi dillerindeki (özellikle Akkadca "edu/isdu" ve Aramca "e-s-d") "bağlamak" veya "kapatmak" anlamlarıyla olan paralelliklere değinir. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak azabın kaçışsız doğasını vurguladığını belirtir. Christoph Luxenberg, kelimenin Süryanice/Aramca "e-h-d" köküyle olan fonetik ve semantik benzerliğine işaret ederek, buradaki mananın "kilitli, mühürlü veya geçit vermeyen" bir yapıyı betimlediğini ileri sürer. Angelika Neuwirth, surenin bu son kelimesinin yarattığı ses etkisinin, surenin başındaki kuşatıcı atmosferi tam bir "kapanışla" sona erdirdiğini tahlil eder. Bu sıfatın, inkârcıların içine atıldığı o karanlık boşluğun üzerine çekilen nihai bir perde olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "mü'sadah" kelimesinin ateşin sadece miktarını veya hararetini değil, o mekândaki mutlak izolasyonu ve ümitsizliği simgelediğini; kapıları üzerine kilitlenmiş bir zindan imgesiyle azabın dehşetini pekiştirdiğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin "v-s-d" kökü üzerinden, bir mağaranın veya bir yerin girişinin kapatılmasını andırdığını, dolayısıyla suçluların ilahi merhametin dışına itilerek tamamen mühürlenmiş bir azap alanına hapsedildiklerini belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla