Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 286. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 286. Ayet

    لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۜ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْۜ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ وَاعْفُ عَنَّا۠ وَاغْفِرْ لَنَا۠ وَارْحَمْنَا۠ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâ yukellifu(A)llâhu nefsen illâ vus’ahâ(c) lehâ mâ kesebet ve’aleyhâ me-ktesebet(k) rabbenâ lâ tu-âḣiżnâ in nesînâ ev aḣta/nâ(c) rabbenâ velâ tahmil ‘aleynâ isran kemâ hameltehu ‘ale-lleżîne min kablinâ(c) rabbenâ velâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih(i)(s) va’fu ‘annâ vaġfir lenâ verhamnâ(c) ente mevlânâ fensurnâ ‘ale-lkavmi-lkâfirîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü tutmaz. Kişinin yaptığı iyilik kendine, yaptığı kötülük de kendinedir. Rabb'imiz, unutur veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Rabb'imiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Ey Rabb'imiz, bize güç yetiremeyeceğimiz yükleri taşıtma! Günahlarımızı affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim mevlamızsın. İnanmayan topluluğa karşı bize yardım et!

      Allah kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü tutmaz. Bu beyanın anlamı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri "gücü yettiği kadar" anlamına gelen “illa vüs'aha' ifadesini, "helal ve meşru olan" diye tefsir etmişse de bazı alimler, bunun, ayetin amaçlamadığı uzak bir ihtimal olduğunu söylemiştir, çünkü Allah insanı bir şeyle yükümlü tutunca o, helal ve caiz olur. Durum böyle olunca, Hasan-ı Basri'ye ait görüşün bir anlamı kalmaz. Hasan-ı Basri'ye itiraz çerçevesinde şöyle denebilir: Bu türlü bir yorum Cenab-ı Hakk'ın, “İyi ve temiz şeyler size helal kılınmıştır” mealindeki ayette yer alan “tayyibat” kelimesine "helal kılınan şeyler" anlamını vermeye benzer. Halbuki bir şey helal kılındığı zaman tayyib, tayyib kılındığı zaman da helal olur. “illa vüs'aha” ifadesinde de durum aynıdır, orada da aynı konumda bulunan "mükellef tutma" ile "helal olma"yı Hasan-ı Basri bir arada zikretmiş oldu.

      İstitâat'ın Fiille Birlikte Olması

      İkinci bir yoruma göre “illa vüs'aha' demek “illa taketeha' yani gücü yettiğince demektir. Mutezile'nin görüşü de aynı doğrultudadır. Şu kadar var ki istitaatin (kudret) fiilden önce bulunması konusunda onlarla fikir ayrılığına düşmüş bulunmaktayız. Biz istitaatin fiilden önce bulunmasını reddederek fiille beraber olduğunu söyledik, Mutezile ise onun fiilden önce bulunduğunu ileri sürmüştür.

      İstitâatın Mahiyeti

      Bize göre istitaat iki çeşittir: Biri haller ve sebepleri istitaati, diğeri de fiillere ait istitaattir (fiili gerçekleştirecek kişinin ve gerçekleştirme vasıtalarının sağlıklı olması manasındaki istitat). Haller ve sebepler istitaati fiillerden önce bulunur, ilahi hitap da bu anlamdaki istitaate yönelir. Bunun delili aziz ve celil olan Allah'ın şu beyanıdır: “Yoluna gücü yetenlerin Kabe'yi ziyaret etmeleri Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır.”. "Ey Allah'ın Resulü! Gücü yetmek neden ibarettir?" diye sorulmuş, o da, "Azık ve binekten ibarettir" şeklinde cevap vermiştir. Herkesin kabul ettiği bir husustur ki müslüman ülkelerin en uzak yerinde bulunan kimseye de hac farizası gerekli olmaktadır. Yine buradaki istitaatin fiilin gerçekleşmesini sağlayan istitaat konumunda tutulması halinde (bir araz olduğundan) fiillerin bulunacağı zamana kadar devam etmeyeceğini herkes bilmektedir, oysa ki hac kendisine farz olmuş durumdadır. Sonuç olarak şu ortaya çıkmaktadır ki yükümlü tutulmak ve ilahi emre muhatap olmak haller ve sebepler istitaatine bağlıdır. Bütün itaat türlerinde durum bunun gibidir.

      Eğer denilirse ki: Mükellefiyet kişinin hac niyetiyle bulunduğu yerden çıkmasına yönelik olur, fiil de (yola) çıkış kudretinin ardından tahakkuk eder.

      Buna şöyle cevap verilir: Böyle olsaydı kişiye haccın farz oluşu beldesinden çıkmasına bağlı olarak gerçekleşirdi. Aslında insan hac niyetiyle memleketinden ayrılmaya mecbur değildir, çünkü ayrılma eylemini gerçekleştirdiği takdirde hac ibadeti farz konumuna geçer. Sonuç olarak hac kişiye hiçbir zaman farz olmaz. Şu halde dini görev ve sorumlulukların Mutezile'nin ileri sürdüğü tezle gerçekleşmediği kanıtlanmış oldu. Aksine durum bizim alimlerimizin (Allah rahmet eylesin) belirlediği çizgi üzerinde seyreder. Şöyle ki, istitaat hallerin istitaati olup biraz önce değindiğimiz gibi fiilden önce bulunur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Fiil istitaatine gelince, bu tür istitaat fiillerin meydana geliş sırasında oluşur ve fiiller onunla gerçekleşir, tıpkı zaman birimleri gibi ki hiçbir birim ikinci bir zaman dilimi içinde varlığına sahip olamaz. İşte fiil istitaati de ikinci zaman dilimi içinde varlığını sürdüremeyen zaman parçası gibidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Bize, "Güç yetirilemeyen konularda yükümlük mümkün olur mu?" diye sorulacak olursa cevabımız şöyle olacaktır: Gerçekleştirilmesinden alıkonulduğumuz (ve kudretinden yoksun bırakıldığımız) hususlarda mümkün değildir, alıkonulmadığımız fakat başka şeylerle meşgul olup kudretimizi heba ettiğimiz hususlarda ise mümkündür. Kafire gelince, kendisine güç verildiği halde başka şeylerle oyalanmış ve sahip kılındığı kudreti zayi etmiştir. Böylesinin, potansiyelini heba ettiğine göre, imanla yükümlü tutulması güç yetirilemeyen şeyle mükellef olma statüsüne girmez.

      Şimdi de "teklif-i ma la yutak" (güç yetirilemeyecek şeyle yükümlü tutulma) telakkisine hangimizin daha layık ve daha yakın olduğuna bakalım. Mutezile'nin söylemlerinden biri de şöyledir: Fiile ait (önceki) kudret onu bir sonraki zaman dilimi içinde meydana getirebilir. Onlar bu telakkileriyle kişiyi, fiili işlemesi sırasında (müteakip [ikinci) zamanda) önceden bulunan kudretten yoksun bir duruma getirmiş oluyorlar. Ayrıca onu fiili işlememeye muktedir bulunmayan bir pozisyona düşürüyorlar.

      Duyular alemde bilinegelen uygulamaya göre, birine bir şeyi vaktinde yapması emredildiğinde, bu emri işittiği ve bu hitap kulağına ulaştığı zaman birimi içinde onu hemen yerine getiremez, ancak emri takip eden zaman birimi içinde icra edebilir. Halbuki Mutezile telakkisine göre verilen emir, kişinin kudretten yoksun olduğu (ikinci) zaman birimi içinde yerine getirilmiş olur. Güç ve kudretten yoksunluk çerçevesinde Mutezile'nin sergilediğinden daha belirgin hangi teklif-i ma la yutak vardır? Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Bu anlatılandan da daha tutarsız olanı şudur ki Mutezile, "Kudret fiilden önce bulunur" demişlerdir. Bilindiği üzere fiil Allah'a karşı dostluk veya düşmanlık halinin mevcudiyetini gösteren bir belgedir. Kul fiili meydana getirdiği sırada fiil küfürse düşmanlık pozisyonunda, şayet imansa dostluk pozisyonunda bulunan kimsedir. Sonuç olarak i'tizal anlayışına göre Allah'a yönelik dostluk da düşmanlık da daima kulun yasaktan kaçınması ve emre uyması zamanının dışında vuku bulmaktadır.

      Mutezile mensuplarının, Cenab-ı Hakk'ın, “Eğer Rabb'in dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi” mealindeki beyanının cebir anlamına geldiğini iddia edişlerine gelince, ayet-i kerimenin böyle bir anlama gelmesi bahis konusu değildir. Çünkü Allah bütün insanlara fıtri olarak imanı ilkin zaruri kılmıştır, şu ayet-i kerimesinin işaretiyle: “Göklerde ve yerde olanlar ister istemez O'na teslim olmuştur”. Görüldüğü üzere Allah Teala bütün yaratıklarla birlikte insanları da fıtraten İslam'a mecbur etmiştir. Şu halde (dünya hayatındaki) ikinci defa imanın iradeye bağlı olduğu ortaya çıkmıştır.

      Mutezile mensuplarının iki fiile ilişkin kudretin birden fazla olmadığını söylemeleri de isabetsizdir. Çünkü onların benimsedikleri ilkelerden biri de kudretin birden fazla zaman dilimine sirayet etmediği biçimindedir. Buna göre iki fiilin aynı anda tek kudretle vücut bulması mümkün olmadığı gibi iki fiile ait tek kudretin fiillerden sadece biri için fonksiyonel hale gelmesi de imkan dahilinde değildir, zira kudretin sürekliliği bulunmamaktadır. Buna ek olarak kudretin fiillerden birinde bedel yoluyla bulunması da muhaldir, çünkü Mutezile fiillerden biri için asıl teşkil eden kudretin kendisini öbürü için de asıl kabul etmişlerdir. Sonuç olarak onlara ait yorumun isabetsiz olduğu kanıtlanmıştır.

      Kişinin yaptığı iyilik kendine, yaptığı kötülük de kendinedir. Bu ilahi beyanda şu hususun ispatı vardır ki Allah Teala'nın kullarına yönelik olarak gönderdiği emirler ve yasaklar onların menfaatleri veya kendilerine dokunabilecek zararlar hikmetine bağlıdır. O'nun, kendisine sağlanacak faydalar sebebiyle emir göndermesi veya zatına dokunacak zararlar kaygısıyla yasak çıkarması söz konusu değildir, aksi takdirde O, emretmek suretiyle menfaat sağlayan ve yasaklama yoluyla zararları uzaklaştıran biri konumuna girerdi; tıpkı yaşadığımız alemde olageldiği gibi: Başkasına bir hususu emreden kimse umulan bir yarardan dolayı emir çıkarmakta, yasak koyan kimse de endişe ettiği bir zararı bertaraf etmek için bunu yapmaktadır. Cenab-ı Hak ise bütün bunlardan yüce ve münezzehtir.

      Rabb'imiz, unutur veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Bu konuda iki yorum ortaya konulmuştur: Birincisine göre, unutursak terkedip yapmazsak demektir; Cenab-ı Hakk'ın, “Münafıklar Allah'ı unuttu, Allah da onları yüz üstü bıraktı” ve “Gerçek şu ki biz (insan türünün atası) Adem'le daha başlangıçta ahitleşmiştik, ne var ki o, unuttu:” Yani antlaşmasını terketti, beyanlarında olduğu gibi. Hataya düşersek. Yani yasaklandığımız günahları işlersek. ikincisi, denilmiştir ki ayette yer alan nisyan ve hata kavramları gerçek anlamlarını taşımaktadır. Bir anlamda bu ilahi beyanın üst tarafında "deyiniz" anlamına gelen bir kelimenin varlığı kabul edilmektedir, yani, "Bizi şundan şundan sorumlu tutma deyiniz" şeklinde.

      Ayetin bu kısmı üzerinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Mutezile'nin kanaati şöyledir: Allah Teala bu beyanı ile salt bir kulluk ve kendisine yakınlık sağlaması hikmetine bağlı olarak duada bulunulmasını emretmiştir. Nitekim, “Rabb'imiz! Bize peygamberlerin vasıtasıyla vad ettiklerini ikram et, kıyamet gününde bizi rezil ve kepaze etme! Şüphesiz sen sözünden asla caymazsın”, ayrıca, “Muhammed 'Rabb'im! Onlar hakkında adaletinle hükmünü ver!' dedi” mealindeki ilahi beyanlar ve benzerlerinde de durum aynıdır. Bu tür ayetlerde yer alan dua, mutlak anlamda kullukta bulunma ve Allah'a yakınlık elde etme hedefini amaçlar. Çünkü Resulullah (s.a.), unutma ve hata yoluyla işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulmayacağımızı, ayrıca Allah'ın vadinden caymayacağını haber vermiştir. Bilindiği üzere aziz ve celil olan Allah hiçbir şekilde haksızlık etmeyip adalet çerçevesinde hüküm verir. Bunlardan başka Cenab-ı Hakk'ın şu beyanı da bizim için delil teşkil eder: “Ey Muhammed! Günahın için bağışlanma talebinde bulun”. Oysa ki Allah Hz. Peygamber'in geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığını haber vermiştir. Demek ki gerçek bizim söylediğimiz gibidir. Evet, Mutezile bu telakkiyi benimsemektedir.

      Bu meselede bize göre hareket noktası şudur: Unutma veya hata yoluyla günah işlemesine karşılık Cenab-ı Hakk'ın kulunu kınayıp hafifçe azarlaması hikmetine giren bir husustur; bu sayede insanlar Allah'ın hakkını korusunlar, belirlediği sınırlara riayet edip yasaklarına girmesinler ve unutmasınlar diye. Dikkat etmez misin ki Allah hata yoluyla insan öldürme fiilini işleyen kimseye kefaret cezası düzenlemiş ve bu meseleyle ilgili ayetin sonunda, “Bütün bunlar Allah tarafından tövbesinin kabul edilmesi içindir” buyurmuştur. Şayet Allah Teala'nın hata yoluyla insan öldürme fiiline ceza vermesi caiz olmasaydı insan öldürme için kefaretin ve tövbenin öngörülmesinin bir anlamı kalmazdı. Bu anlatılanlar hata yoluyla işlenen fiillere ceza tertip edilmesinin hikmet açısından mümkün olduğunu göstermektedir.

      İkinci olarak, Cenab-ı Hakk'ın [Hz. Musanın arkadaşının ifadesiyle] şu beyanını zikretmek gerekir: “Balığı olsa olsa şeytan unutturmuş ve hatırlamama engel olmuştur:” Şeytanın eylemi daima korunup sakınılacak hususlardan biridir, bundan dolayıdır ki ayette belirttiği husus gerçekleşmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Aslında insan yanılıp unutmaktan korunmaya heves etse bunlardan korunmuş olabilir. Bu sebeple de sözü edilen iki arızadan esen kalmak için dua etmesi tabii bir davranıştır, çünkü insan gayret göstermek suretiyle bunlardan kurtulur, umursamazlıkla da bunların girdabına düşer.

      Üçüncü bir delil de sözünü ettiğimiz üzere “nisyan” (unutma) terketmektir, “hata” (.lb..l ı) ise yasaklanan şeyi işlemektir. Allah'ın buyruğunu terkeden, yasağını işleyen kimse elbette cezayı hak eder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Binaenaleyh bu tür davranışlar karşısında dua etmek yerinde bir harekettir, ta ki müminlere emri terketmeleri ve yasağı işlemeleri sebebiyle azap gerçekleşmesin!

      Eğer denilirse ki: Resulullah'ın (s.a.), “Ümmetimden hata, unutma ve zorlama altında yaptıkları günahların sorumluluğu kaldırılmıştır” mealindeki hadisinin mahiyeti nedir?

      Buna şöyle cevap verilir: Bu hadis başka konularda değil, özel olarak inkar etmek hakkında söylenmiştir. Bunun açıklaması şöyledir ki Asr-ı saadet'te bazı müslümanlar İslamiyet'i yeni kabul etmiş bulunuyordu. Zaman zaman unutkanlık veya yanlışlık sebebiyle konuşmalarında küfrü andıran ifadeler yer alıyor, ayrıca aynı nitelikte sözler söylemeye zorlanıyor, ölüm korkusuyla bu sözleri dilleriyle söylüyorlardı. İşte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böylelerinden sorumluluğun kaldırıldığını haber vermiştir.

      {İmam Matüridi (r.h.) şöyle dedi:} Sözü edilen hadiste aftan bahsedilmektedir; bunda aynı zamanda sorumluluğun bulduğuna dair kanıt vardır. Muhtemelen af vadi dua şartına bağlanmıştır, bu sebeple de müminler yukarıda bahis konusu edilen duaları yapmaktadır. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber, “Rabb'imiz! Unutur veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma!” mealindeki duayı yapmış ve kabul edildiği kendisine haber verilmiştir, dolayısıyla herhangi birine ilkin bu duayı yapması emredilmiş değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Cenab-ı Hakk'ın, “Rabb'imiz! Bize peygamberlerin vasıtasıyla vad ettiklerini ikram et!” mealindeki beyanına gelince burada iki yorum bahis konusudur. Birincisi, Allah Teala peygamberlere ve ilke olarak bütün müminlere cenneti vad etmiştir; her bir müminin O'ndan dileği, kendisini, cennet vadettiği zümreden kılmasına yöneliktir. İkincisi mümin bu dua ile vad edilen cennete, sayesinde layık olacağı imanla son nefesini bitirmesini (hüsn-i hatime) dilemesidir.

      Hz. Peygamber'e bağışlanma talebinde bulunmasının emredilmesinde de iki yorum söz konusudur. Birincisi, rivayet edilen şu hadis çizgisinde olmasıdır: “Müezzin, ezan (okurken) sesinin uzandığı yere kadar bulunan insanların affolunduğu bir konuma sahip olan kimsedir”. Buradaki anlam sözü edilen alanda bulunanların (müezzin ve ezanı) sayesinde bağışlanmaya hak kazanmasından ibarettir. Hz. Peygamber'in bağışlanmayı dilemesi de bu çizgi üzerinde seyredebilir, yani onun istiğfarı ümmetinden bazılarının bağışlanması içindir. İkincisi, mağfiret sözlükte "örtmek, gizlemek" demektir. Bir bakıma Peygamber geçmiş ve gelecek günahı affedildikten sonra bunun başkalarının muttali olmasından gizlenmesini talep etmiştir.

      {İmam [Matüridi] (r.h.) şöyle dedi:} İstiğfarda aslolan bağışlanmanın istenmesidir. Eğer hata veya unutma için azap caiz değilse, Allah'ın azap etmesi zulüm konumuna geçer; buna göre af istemenin mahiyeti O'nun zulmetmemesinden ibaret olur; bu ise yükümlü tutulma ve imtihana çekilme ilkesiyle bağdaşmaz. Bunun gibi hata veya unutma yoluyla günah işleyen kimse ilke olarak bağışlanmış durumda olsaydı onun yapacağı şey Allah'ın lütfettiği nimete karşı şükretmekten ibaretti. Buna mukabil bağışlanmanın istenmesinde ilahi nimetin gizlenmesi ve imtihan ilkesinin iptal edilmesi vardır. Halbuki bir müminin Allah'ın nimetlerini görmezlikten gelip nankörce davranması olmayacak bir şeydir. Bu sebeplerle yukarıda bahis konusu edilen ayetlerde imtihan unsuruna yer veren anlamın bulunması gerekmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Aziz ve celil olan Allah'ın, “Muhammed 'Rabb'im! Onlar hakkında adaletinle (hak) hükmünü ver' dedi” mealindeki beyanına gelince, denilmiştir ki bu ayette yer alan "hak" (حق) azap anlamına gelir. Buna göre Allah, peygamberine müşriklerin üzerine ilahi azabı indirmeyi istemesini emretmiş olmaktadır. Ayete, "Hak ve adaletin ta kendisi olan hükmünle hüküm ver!" manası da verilmiştir. Söz konusu edilen bu anlamlar ihtimal dahilinde bulununca durumun Mutezile mensuplarının ileri sürdükleri gibi olmadığı ortaya çıkmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Rabb'imiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Denildi ki ayette geçen "ısr" (اصر) kelimesi "ahid" (عهد), yani antlaşma anlamına gelir. Buna göre Cenab-ı Hak şöyle demektedir: Öncekilere yüklediğin gibi bize de terkedip bozduğumuz takdirde cezalandıracağın bir ahit yükleme! Önceki ümmetler bir günah işlediklerinde Cenab-ı Hak helal kıldığı şeylerden birini onun miktarınca haram kılıyordu. Mesela Allah Teala'nın, “Bir kısım yahudinin zulmü sebebiyle daha önce kendilerine helal kılınmış bulunan tertemiz şeyleri onlara haram kıldık” mealindeki ayetinde anlatılan, Ashabu'l-uhdud ve diğerlerinde olduğu gibi. Müslümanlar böyle bir akıbetten korktukları için, "Ey Rabb'imiz, dediler, işlediğimiz bir günahtan dolayı bize ağır yük yükleme!" Ayette geçen "ısr" kelimesi "ağırlık, geçmiş ümmetlere yüklenen zor şeyler" demektir; mesela onların tövbesi, Cenab-ı Hakk'ın “birbirinizi öldürünüz” beyanında anlatıldığı şekilde gerçekleşiyordu.

      Ey Rabb'imiz, bize güç yetiremeyeceğimiz yükleri taşıtma! Ayet-i kerimenin bu kısmı iki yoruma açıktır. Biri, "Güç yetiremeyeceğimiz öldürme ve helake maruz bırakma!" şeklindedir, çünkü bu durumda müminlerin yok edilmesi bahis konusudur, yok edilişte de güçlerinin ortadan kalkması tabii bir sonuçtur, {İmam (r.h.) şöyle dedi:} Yani cazip görüp kendisiyle oyalanacağımız ve dolayısıyla buyruğundan uzak kalacağımız şeyleri bize yükleme demektir. Bu durumda ayetin bu cümlesi günahlardan koruması için Allah'a dua etme konumunda bulunur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Diğer bir yorum ise ayette fiil kudretinin kastedilmiş olmasıdır. Bizim anlayışımıza göre bu kudret fiilden önce bulunmaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Günahlarımızı affet! Bizi bulunduğumuz hal üzere bırak ve cezaya maruz bırakma diye yorumlanmıştır.

      Bizi bağışla, bize acı! Yani kusurumuzu ört! “Gafr” (غفر) kökü “setr” (ستر), yani örtmek anlamına gelir. Bu anlamdan hareketle tolgaya miğfer denmiştir, çünkü miğfer başı örtüp korur. Günahın örtülmesi en büyük nimettir.

      Sen bizim mevlamızsın. Sen bize herkesten daha yakın ve daha merhametlisin, sen bizim koruyucumuzsun, dostumuz ve yardımcımızsın diye anlam verilmiştir. Biz mevla ve velinin anlamını daha önce anlattık.

      İnanmayan topluluğa karşı bize yardım et! Bunların bilinen kafirlerin veya şeytanların olması muhtemeldir. Yani onlara karşı bize zafer ver. Bütün güç ve kudret yüce ve ulu Allaha aittir.

      Yorum

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        «Tâkat getiremeyeceğimiz yükü bize yükleme, Allâh’ım...»

        ALLAH’A BAKAN GÖZLERİ, DÜNYAYI UNUTMUŞ

        Ey bunca zamandır bizi te’dîb eden Allah;
        Ey âlem-i İslâm’ı ezen, inleten Allah!
        Bizler ki senin va’d-i İlâhîne inandık;
        Bizler ki bin üç yüz bu kadar yıl seni andık;
        Bizler ki beşer bir sürü ma’bûda taparken,
        Yıktık o yaman şirki, devirdik ebediyyen;

        Bizler ki birer hamlede evhâmı bitirdik,
        Ma’bedlere Ma’bûd-i Hakîkî’yi getirdik;
        Bizler ki senin ismini dünyâya tanıttık...
        Gördükse mükâfâtını, yâ Rab, yeter artık!
        Çektirmediğin hangi elem, hangi ezâdır?
        Her ânı hayâtın bize bir rûz-i cezâdır!

        Ecdâdımızın kanları seller gibi akmış...
        Maksadları dîninle beraber yaşamakmış.
        Evlâdı da kurbân olacakmış bu uğurda...
        Olsun yine, lâkin bu ışık yoksulu yurda,
        Bir nûr-i nazar yok mu ki baksın bacasından?
        Bir yıldız, İlâhî? Bu ne zulmet! Bu ne zindan!

        Hâlâ mı semâmızda gezen leyle-i memdûd?
        Hâlâ mı görünmez o seher-pâre-i mev’ûd?
        Ömrün daha en canlı, harâretli çağında,
        Çalkanmadayız ye’s ile hirman batağında!
        Kâm aldı cihan, biz yine ferdâlara kaldık...
        Artık bize göster ki o ferdâyı: Bunaldık!

        Bir emrine ecdâdı da, ahfâdı da kurban...
        Olmaz mı bu millet daha te’yîdine şâyan?
        Hüsran yine bîçârenin âmâlini sardı;
        Âtîsi nigâhında karardıkça karardı.
        Balkan’daki yangın daha kül bağlamamışken,
        Bir başka cehennem çıkıversin... Bu ne erken!

        Lâkin bu cehennem onu yıldırdı mı? Asla!
        İ’lâya seğirtip duruyor nâmını hâlâ.
        Kum dalgalarından geçiyor öyle şitâban:
        Gûyâ o sabâ, geçtiği çöller de hıyâban.
        Kar kütlelerinden iniyor öyle yaman ki:
        Bir çağlayan akmakta yarıp taşları sanki.

        Kızgın günün altında beyâbânı dolaştı;
        Yalçın buzun üstünde sekip dağları aştı.
        Artık gidiyor: Hakk’a varan bir yolu tutmuş,
        Allâh’a bakan gözleri dünyâyı unutmuş.
        Cûş eyleyedursun geriden nevha-i hüsran...
        Yâdında onun şimdi ne mâtem, ne de hicran!

        Yâdında değil lânesinin hüzn-i elîmi;
        Yâdında değil yavrusunun tavr-ı yetîmi;
        Yâdında değil doğduğu, ter döktüğü toprak;
        Yâdında kalan hâtıra bir şey, o da ancak:
        Gökten ona «yüksel!» diyen ecdâd-ı şehîdi!
        Artık o da yükseldi, fakat yerde ümîdi:
        Bir böyle şehîdin ki mükâfâtı zaferdir,
        Vermezsen İlâhî dökülen hûnu hederdir!

        Yorum

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          Yükellifu (يُكَلِّفُ)

          Bu kelime k-l-f kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin başka bir şeye yapışması, bağlanması ve bir zorluk, meşakkat altına girilmesi olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamında, insana taşıyabileceği bir yükün yüklenmesi anlamını taşır. Râgıb el-İsfahânî, "teklif" kavramını insanın doğasına zor gelen, meşakkatli bir işin birisinden talep edilmesi olarak açıklar ve bu ayet çerçevesinde ilahi teklifin asla insanın gücünü aşmadığını vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesini incelerken bu kelimeyi ilahi otoritenin insana ahlaki ve dini sorumluluk (mükellefiyet) yüklemesi ekseninde detaylıca analiz eder; insanın bu ahlaki yükümlülüğü taşıyabilecek, bilinçli bir irade merkezine sahip yegâne varlık olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ve Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin tefsir geleneğindeki yansımalarını değerlendirirken, İslam'ın yasa koyucu iradesinin (şâri') insan takatini aşmayan, fıtrata uygun bir sorumluluk alanı belirlediğine ve insanın yalnızca eyleme geçirebileceği kapasiteden sorumlu tutulduğuna işaret ederler.

          Nefsen (نَفْسًا)

          Bu kelime n-f-s kökünden türemiştir. İbn Fâris, kök anlamı olarak bir şeyin özünü, nefesi ve kanı işaret eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın hakikatini, ruhunu, bedeniyle birlikte insan bütününü ve arzu merkezini ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap şiirinde "nefs" kelimesinin çoğunlukla fiziksel anlamda kan veya can olarak kullanıldığını, ancak Kur'an'ın bu kelimede büyük bir anlamsal devrim yaratarak onu ahlaki eylemin öznesi, ilahi imtihana muhatap olan ve eylemlerinin nihai sorumluluğunu taşıyan manevi bir merkeze dönüştürdüğünü analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi üslubu üzerine yaptığı çalışmalarda, bu tür ayetlerdeki "nefs" kullanımının, Allah huzurunda hesap verecek olan bölünmez, tekil ve şahsi insan sorumluluğuna vurgu yaptığını belirtir.

          Vus'ahâ (وُسْعَهَا)

          Bu kelime v-s-a kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temelinin darlığın zıttı olan genişlik, ferahlık ve kapsayıcılık olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı insanın sahip olduğu potansiyel, enerji ve bir kişinin aşırı zorluğa düşmeden katlanabileceği, taşıyabileceği en geniş sınır olarak tanımlar; ayetteki kullanımıyla Allah'ın insana tanıdığı geniş manevi ve fiziksel hareket alanını simgeler.

          Kesebet (كَسَبَتْ) ve İktesebet (اكْتَسَبَتْ)

          Bu iki fiil de k-s-b kökünden türemiştir. İbn Fâris, kök anlamının rızık aramak, toplamak, çabalamak ve elde etmek olduğunu söyler. Râgıb el-İsfahânî, bu ayet bağlamında yoksul sülasi form olan "kesebet" ile ziyadeli/dönüşlü form olan "iktesebet" arasında derin bir semantik ayrım yapar. Ona göre "kesb", insanın kendisi veya başkası için elde ettiği ve genellikle hayırlı, iyi, faydalı işler için kullanılan bir kazanımdır; "iktisab" ise harflerin artmasıyla eylemdeki külfetin ve zorluğun artmasını ifade eder, kişinin sadece kendi nefsi için, zorlanarak veya kasıtlı bir ihtirasla işlediği ve sonuçlarına katlanacağı kötü amelleri, günahları tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etrafında dönen kelam tartışmalarına (Eş'ari kesb teorisi) değinirken, etimolojik ve bağlamsal gerçekliğin, insanın özgür iradesini ve kendi ahlaki sonuçlarını (iyi veya kötü) doğrudan kendi eylemiyle elde edişini net bir şekilde ortaya koyduğunu analiz eder.

          İsran (إِصْرًا)

          Bu kelime i-s-r kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi sıkıca bağlamak, hapsetmek veya hareketi engelleyen son derece ağır bir yük olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hem kişiyi ezen ağır bir yük hem de yerine getirilmesi zorlu, bağlayıcı bir ahit/sözleşme anlamına geldiğini aktarır. Arthur Jeffery, Kur'an'daki yabancı kelimeler üzerine yaptığı incelemelerde, kökün saf Arapça bağlama anlamının yanı sıra, Süryanice ve Aramice'deki benzer köklerin (asar/esir) dini bir yasa, bağlayıcı bir ahit veya boyunduruk anlamı taşıdığına dikkat çeker; bu da ayetteki geçmiş ümmetlere yüklenen ağır şeriat kurallarından muafiyet talebiyle tam bir uyum içindedir. Theodor Nöldeke de tarihi okumalarında bu tür ifadelerin, önceki dini geleneklerin katı yasal yükümlülüklerine yapılan kavramsal bir atıf olduğunu belirtir.

          Tâkate (طَاقَةَ)

          Bu kelime t-v-k kökünden türemiştir. İbn Fâris, kökün güç, kudret ve bir şeyi ihata edebilme, kapsama yeteneğini barındırdığını not eder. Râgıb el-İsfahânî, takat kavramını insan gücünün ve dayanıklılığının ulaşabileceği en uç sınır olarak tanımlar; bir iş "takat" sınırına ulaştığında, o işin artık aşırı derecede zorlaştığını ve neredeyse yapılamaz hale (acz) geldiğini belirtir.

          Mevlânâ (مَوْلَانَا)

          Bu kelime v-l-y kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün iki şeyin arasında hiçbir engel kalmayacak şekilde birbirine bitişmesi, aşırı yakınlık ve peş peşe gelme anlamlarını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "mevlâ" kelimesinin bu yakınlık ilişkisi doğrultusunda bağlama göre koruyan (efendi) veya korunan (köle/hizmetçi) olabileceğini, burada ise mutlak otorite ve hami anlamında kullanıldığını aktarır. Toshihiko Izutsu, bu kavramın İslam öncesi kabile sistemindeki himaye eden (veli/mevla) ve himaye edilen (müttefik) şeklindeki sosyal/fiziksel koruma ağından koparılarak, mutlak ve yegâne koruyucunun, gerçek otoritenin sadece Allah olduğu saf tevhidi bir düzleme taşındığını derinlemesine analiz eder.

          El-Kâfirîn (الْكَافِرِينَ)

          Bu kelime k-f-r kökünden türemiştir. İbn Fâris, kökün birebir fiziksel anlamının bir şeyi örtmek ve gizlemek olduğunu söyler. Râgıb el-İsfahânî, tohumu toprağa örttüğü için çiftçiye de kâfir dendiğini, ancak kavramın teolojik olarak Allah'ın nimetlerini örtmek (nankörlük/küfran) ve nihayetinde ilahi hakikati örtüp reddetmek (küfür) anlamına evrildiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin salt Arapça "örtmek" anlamından ziyade, Süryanicenin etkisiyle spesifik olarak "inkar etmek, reddetmek" (kfar) şeklindeki teolojik boyutunu kazandığına dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'daki serüvenini inceleyerek, kökün başlangıçta "şükür" kelimesinin zıttı olarak nankörlük bağlamında kullanıldığını, zamanla inancın (iman) mutlak zıttı haline gelerek bilinçli, inatçı ve kibirli bir şekilde ilahi ayetleri örtbas etme eylemine dönüştüğünü detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk de bu anlamsal kaymaya işaret ederek, Kur'an dünya görüşünde kâfirin sadece gerçeği bilmeyen (cahil) bir kimse değil, aksine fıtratındaki gerçeği aktif bir şekilde bastıran ve örten kişi olduğunu vurgular.

          Yorum

          İşleniyor...
          X