Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 269. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 269. Ayet

    يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْراً كَث۪يراًۜ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yu/ti-l hikmete men yeşâ(u)(c) vemen yu/te-l hikmete fekad ûtiye ḣayran keśîrâ(an)(k) vemâ yeżżekkeru illâ ulu-l-elbâb(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah hikmeti dilediğine verir. Kendisine hikmet verilen kimse pek çok iyiliğe mahzar kılınmış demektir. Sadece derin kavrayışlı insanlar düşünüp sonuç çıkarabilirler.

      Allah hikmeti dilediğine verir. Burada yer alan hikmet kelimesinin, Kur'an'ı bilip tefsir etme anlamına geldiği söylenmiştir. İbn Abbas'a nispet edilen bu görüş, hadis olarak da rivayet edilmiştir. Ayrıca hikmete, Kur'an'ı anlamak, dini konular hususunda tam anlayış sahibi olmak ve nübüvvet anlamları da verilmiştir. Bir de şöyle denilmiştir: Hikmet, doğruya isabet demektir. Bu sonuncu mana da göz önünde bulundurularak tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimede, bilinmeyen meselelerin hükümlerini ortaya koymak için içtihatta bulunmanın meşruiyeti ve müçtehidin içtihadında isabet ettiğinin delili bulunmaktadır.

      İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Allah hikmeti dilediğine verir. Buradaki hikmetin tevili hususunda bazı alimler, hikmet Kur'an demektir, yorumunu benimsemişlerdir; çünkü Cenab-ı Hak, çeşitli ayetlerde nitelendirdiğine göre Kur'an nurdur, hidayet kaynağıdır, ruhtur, şifadır. Kişi nurla eşyanın mahiyetlerini (hakaik) görür, hidayetle bütün hayırları idrak edip helak olma yerlerinden korunur, ruhla bütün canlılar hayat bulur, şifa ile de her hasta sağlığa kavuşur ve her türlü1 afet yok olup gider. Niteliği bundan ibaret bulunan bir şey, elbette [ayette de işaret edildiği üzere] iyiliğin ta kendisidir. Yardım Allah'tandır. Diğer bir grup alim ise hikmet, her şeyin gerçekliğine isabet demek olup, onun sayesinde her kötülükten korunma ve her hayra ulaşma imkanı elde edilir, pek çok iyilik de bundan ibarettir, yorumunu yapmıştır. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Bazıları da hikmet, Hz. Peygamber'in din anlayışı (Sünnet) manasına gelir demiştir. Buna göre Cenab-ı Hak, Resulü'ne (s.a.), üzerinden gidenin kurtuluşa ereceği, ayrılanın ise sapacağı bir hak yol lütfetmiştir.

      Temel anlamı çerçevesinde hikmetin tarifi için şöyle denilmiştir: O, her şeyi yerli yerine koymak ve hakkı sahibine vermekten ibarettir. Bu noktadan hareket eden bazı filozoflar hikmeti şöyle tanımlamıştır: O, her şeyden önce bilmek, bilginin ışığı altında her şeyi kendi yerine koymak ve her türlü hakkı sahibine ulaştırma eylemini gerçekleştirmektir. Şöyle de denilmiştir: Hikmet, bütün işleri isabetli, dikkatli ve sağlam bir şekilde yerine getirmek esasından doğar. İleri sürülen bu son görüşler birbirine yakın mahiyettedir, çünkü hikmet sefehin karşıtıdır, sefeh ise gerçekleştirilen fiillerde tutarsızlık ve karşılaşılan çeşitli olaylarda, farklı tepkiler sergilemekten ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Bir grup alim şöyle demiştir: Kur'an'da yer alan hikmet, dini konuların sınırlarını ve iç yüzlerini anlamaktan ibaret olup, dış görünüş itibariyle değil de hakikat ve mahiyet açısından hangisinin isabetli, hangisinin hatalı olduğu, sayesinde anlaşılabilen şeydir, bu, hakimler ile dini bilip koruyanların işidir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Diğer bir alimler zümresi de hikmet, anlamak demektir demiş, anlamayı (fıkıh) da bir şeyi, benzeri ve dengine işaret eden anlam ve muhtevasıyla bilmektir, diye tarif etmişlerdir. Buna göre sözü edilen anlayış sayesinde, duyular ötesinde bulunanı duyu yoluyla, anlam ve muhtevası kapalı olanı açık olan yoluyla ve ikinci derecedeki meseleyi (fer') birinci derecedeki mesele (asıl) yoluyla bilmek imkan dahiline girer. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      İleri sürülen bu görüşlerin hangisinden ibaret olursa olsun, ortaya konan bakış açısı göz önünde bulundurulduğu takdirde, hikmet dünya ve ahiret iyiliğini kendisinde toplamış bulunur. Niteliği bundan ibaret olan bir şey ise şüphe yok ki muhtevasında fazlasıyla hayır bulundurmuş olur. Yardım ancak Allah sayesinde mümkündür.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimede, Allah Tealanın hikmeti herkese vermediğinin, hikmet her ne kadar hakim olan birinin fiili ise de ona Allah'ın lütfu sayesinde nail olduğunun ve ayrıca Cenab-ı Hakk'ın, hikmeti birine verdiği halde, o kişinin ona sahip olmayışının imkan dahiline girmediğine dair işaret vardır. Bütün bunlar, Mütezile mensuplarının görüşüne aykırı düşmektedir.

      Kendisine hikmet verilen kimse pek çok iyiliğe mazhar kılınmış demektir. Yani dünyada onun şahsını bütün afetlerden koruması, ahirette de azaba maruz kalmasından mahfuz tutması.

      Sadece derin kavrayışlı insanlar düşünüp sonuç çıkarabilirler. Yani sözü edilen hususlardan ancak kavrayış ve akıl sahibi öğüt alır.

      Ayet-i kerimede, Mütezile telakkisinin reddedilişi bulunmaktadır, çünkü Allah, hikmeti dilediğine verir buyurduktan sonra kendisine hikmet verilen kimse pek çok iyiliğe mazhar kılınmış olur demiştir. Aslında Cenab-ı Hak, hikmeti herkese değil insanların bir kısmına verir, şayet din açısından en elverişli olanı vermek, O'nun için gerekli olsaydı herkese vermesi gerekirdi, dolayısıyla da verdiğinin üstünlüğü ortadan kalkmış olurdu. Başkasına da verdiğini söyleyenin bu telakkisi, Kur'an'da anlatılanın dışına çıkmış durumdadır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yü'tî (يُؤْتِي)

        İbn Fâris, bu fiilin "e-t-y" kökünden geldiğini, kökün temel anlamının bir yere varmak, gelmek ve bir şeyi beraberinde getirmek olduğunu; fiil if'âl (yü'tî) formunda kullanıldığında ise bir nimeti, hakkı veya imkânı başkasına ulaştırmak, ihsan etmek ve bahşetmek anlamına dönüştüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin Allah'a nispet edildiğinde sıradan bir nesne transferini veya verme işlemini değil, kulun kapasitesini aşan ilahi bir lütfu, idraki veya manevi bir yeteneği ona özel olarak bahşetmesini ifade ettiğini vurgular.

        Hikmet (الْحِكْمَةَ)

        İbn Fâris, "h-k-m" kökünün temelinde bir şeyi engellemek, alıkoymak, düzeltmek ve fesadı önlemek anlamlarının bulunduğunu; atın ağzına takılan ve onu kontrol edip yönlendiren geme de bu yüzden "hakeme" denildiğini, hikmetin de insanı cahillikten, yanlış yapmaktan ve kötülükten alıkoyan keskin ve koruyucu bir bilgelik olduğu için bu kökten türediğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, hikmetin nesnelerin hakikatini idrak etmek ve bu idrake uygun doğru eylemlerde bulunmak olduğunu; Allah için kullanıldığında eşyayı eksiksiz bilme ve kusursuz yaratma, insan için kullanıldığında ise mevcut bilgiyi ahlaki ve pratik bir doğrulukla hayata geçirme yetisi olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, hikmet kavramının Kur'an'da pratik ahlaki zekâ ve derin felsefi anlayış olarak sentezlendiğini, ayetteki bağlamında salt teorik bir bilgi yığınından ziyade, şeytanın "fakirlik" (fakr) vesveselerine aldanmadan insanı doğru davranışa ve ihlaslı infaka sevk eden ilahi bir idrak kapasitesi olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Sami köklerinden geldiğini, ancak Kur'ani kullanımının Süryanice ve Aramice dini-felsefi metinlerdeki bilgelik (ḥekmṭā) kavramıyla yoğun bir paralellik gösterdiğini, geç antik çağın bilgelik literatürünün Kur'an'ın kavramsal dünyasında teolojik bir zeminde yeniden yorumlandığını iddia eder.

        Yeşâ' (يَشَاءُ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün bir şeyin var olmasını, vücut bulmasını şiddetle dilemek ve irade etmek anlamına geldiğini, Arapçada nesneleri ifade eden "şey" kelimesinin de "dilenip var edilen" kökünden türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, meşîet (dileme) kavramının Allah'a nispet edildiğinde, O'nun mutlak iradesini, var etme ve seçme kudretini ifade ettiğini; ilahi hikmetin kime bahşedileceğinin insanların dünyevi statülerine değil, tamamen bu üstün, bağımsız ve mutlak ilahi seçime (meşîete) bağlı olduğunu açıklar.

        Hayr (خَيْرًا)

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün meyletmek, tercih etmek ve şer/kötülük kavramının zıddı olarak insanların tabiatı gereği arzulayıp yöneldiği her türlü faydalı nesne, durum ve nimet anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, hayrın akıl, adalet, fazilet gibi herkesin rağbet ettiği evrensel iyilikleri kapsadığını, ayette ise hikmetin bizzat "hayır" olarak nitelenmesinin, mal ve servet gibi geçici dünyevi zenginliklerin aksine, hikmetin insana kalıcı ve tükenmez bir ontolojik zenginlik sağladığına işaret ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, önceki ayetlerde geçen mal harcama (infak) ve şeytanın yoksullukla (fakr) korkutması temalarıyla doğrudan bir bağ kurarak; Kur'an'ın "gerçek hayır/servet" tanımını maddi düzlemden zihinsel ve ahlaki düzleme taşıdığını, şeytanın hayali yoksulluk tehdidine karşı Allah'ın entelektüel ve ruhsal bir zenginlik (hikmet) sunduğunu tahlil eder.

        Kesîr (كَثِيرًا)

        İbn Fâris, "k-s-r" kökünün azlığın zıddı olarak bir şeyin sayısının, miktarının, hacminin veya etkisinin büyük olması, yığılıp çoğalması anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ayette "hayr" kelimesini niteleyerek, hikmetin sahibine kazandırdığı ahlaki ve uhrevi faydaların saymakla bitirilemeyecek kadar sınırsız, sürekli katlanan (tıpkı 261. ayetteki başaklar gibi) ve tükenmez bir berekete sahip olduğunu vurguladığını ifade eder.

        Yezzekkeru (يَذَّكَّرُ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün bir şeyi zihinde canlı tutmak, unutulmuş veya üzeri örtülmüş bir gerçeği kalbe veya dile getirmek, uyanık ve bilinçli olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki tezekkür (öğüt alma/düşünüp anlama) eyleminin sadece geçmişteki bir bilgiyi hatırlamak değil, olayların ve ilahi eylemlerin arka planına bakarak fıtratta zaten var olan doğru bilgiyi harekete geçirmek, ilahi hakikatleri idrak edip onlardan ahlaki bir ders çıkarmak olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, fiilin "tetezekkerûn" formunda değil de harflerin birbirine idgam edildiği (kaynaştığı) "yezzekkeru" formunda gelmesinin, eylemin psikolojik ve zihinsel yoğunluğunu yansıttığını; hikmeti idrak etmenin yüzeysel ve kesintili bir okumayla değil, fıtratın derinliklerine inen, zahmetli ve kesintisiz bir tefekküre dayalı derinleşme eylemiyle mümkün olabileceğini analiz eder.

        Elbâb (الْأَلْبَابِ)

        İbn Fâris, "l-b-b" kökünün her şeyin en halis, temiz, süzülmüş ve öz kısmı anlamına geldiğini; kabuğun veya kışrın içindeki çekirdeğe (lübb) dendiği gibi, insanın kalbindeki her türlü şüpheden, vesveseden ve hevesattan arınmış saf ve duru akla da bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "lübb" kavramının sıradan her aklı (akl-ı meâş) kapsamadığını, sadece vahyin nuruyla aydınlanmış, olayların dış görünüşüne takılmayıp meselelerin özüne, içyüzüne nüfuz edebilen arı duru aklı temsil ettiğini; bu yüzden ilahi hikmetten nasiplenmenin ve gerçek öğüdü almanın ancak "ulü'l-elbâb" (öz akıl sahipleri) olanlara mahsus kılındığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kur'an'ın ideal insan tipolojisi bağlamında tahlil ederek; ulü'l-elbâb'ın yüzeysel mantık yürüten kitlelerden ayrılarak, şeytanın yoksulluk korkusu veya toplumun gösteriş tutkusu gibi duygusal illüzyonlara (kabuğa) aldanmayan, eşyanın metafiziksel hakikatini (özünü) görebilen ve kusursuz bir ahlaki içgörüye sahip entelektüel-ruhsal öncüler olduğunu vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X