Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 264. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 264. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداًۜ لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû lâ tubtilû sadekâtikum bilmenni vel-eżâ kelleżî yunfiku mâlehu ri-âe-nnâsi velâ yu/minu bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣir(i)(s) femeśeluhu kemeśeli safvânin ‘aleyhi turâbun feasâbehu vâbilun feterakehu saldâ(en)(s) lâ yakdirûne ‘alâ şey-in mimmâ kesebû(k) va(A)llâhu lâ yehdi-lkavme-lkâfirîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Allah yolunda yaptığınız harcamaları, servetini gösteriş için harcayan, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan kişinin yaptığı gibi başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu üzerinde az miktarda toprak bulunan pürüzsüz bir kayaya benzer ki şiddetli sağnak isabet ederek onu çıplak bir kaya haline getirmiştir. Bu gibiler yaptıkları hayır işlerinden hiçbir sonuç elde edemezler. Allah inkarcı toplumu doğru yola çıkarmaz.

      Allah yolunda yaptığınız harcamaları, başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Ayetin bu kısmında yer alan "men" ve "eza" biraz önce söylediğimiz anlamlarda gelir. Allah yolunda yapılan harcamaların boşa çıkmasının açıklaması -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyledir: Aziz ve celil olan Allah şu ayet-i kerimeleri ile rıza-yı Hak için harcama yapana sevap vadetmiştir: "Allah'ın, kat kat fazlasıyla iade edeceği faizsiz bir borcu O'na verecek olan kimdir?"; "Allah'a gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önceden hazırladığınız iyilikleri Allah katında bulacaksınız"; "Allah müminlerden, mallarını ve canlarını kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır". Her ne kadar insanların ellerindeki servetler gerçekte Allah'a aitse de yapacakları karşılıksız harcamalara mukabil, onlara sevap vermiş ve başkasına karşılıksız bir şey veren kimsenin, başına kakmamasının gerektiğini haber vermiştir. Bu, insanlar arasındaki ticari münasebetlere benzemektedir ki, verdiğinin karşılığını almak şartıyla, kimsenin diğerinin üzerinde başa kakma hakkı yoktur. Yahut da şöyle söylenmelidir: Bütün servetler Allah Tealaya aittir. Karşılıksız harcama yapan kimse O'nun malından vermiş olur. Allah'ın malından başkasına veren kimse bu davranışı ile övgüye ve minnet edilmeye hak kazanamaz.

      Ayetten yer alan servetini gösteriş için harcayan kimse gibi mealindeki ifadenin yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bunların mallarını gösteriş için başkalarına veren münafıklar olduğunu söylemişlerdir. Bunun delili, ayetin Allah'a ve ahiret gününe inanmayan anlamındaki kısmıdır. Buna göre Cenab-ı Hak, peşinden başa kakma ve eziyet gelen sadakayı gösteriş amacıyla verilen sadakaya benzetmiştir. Bunun anlamı -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şu olmalıdır; Kişi, başa kakma ve eziyet veren sadaka ile Allah rızasını gözetmemiştir, böylesi Allah rızasından uzak ve gösterişe yönelik sadaka konumuna girmiştir. Diğer alimler ise şöyle bir kanaat belirtmiştir: Gösterişe dayanan her türlü karşılıksız harcamanın hükmü, ayette anlatılandan ibarettir, bu harcamayı yapan kimse ister kafir ister mümin olsun sonuç değişmez. Çünkü öylesi, gerçekleştirdiği harcama ile Allah rızasını ve ahiret yurdunu amaçlamamıştır.

      Cenab-ı Hak, riya için yapılan, ayrıca başa kakma ve gönül kırma içeren harcamayı üzerinde az miktarda toprak bulunan kayaya benzetmiş -ki bu pürüzsüz bir kayadır- ve üzerinde az miktarda toprak bulunan pürüzsüz bir kayaya benzer ki şiddetli sağanak isabet ederek onu çıplak bir kaya haline getirmiştir diye buyurmuştur. Ayetin bu kısmında yer alan "vabil" şiddetli ve büyük yağmur demektir. Mesel getirilip benzetmelerin yapılmasında gözlerin idrak edemeyeceği şeyin idrak edebilir hale getirme özelliği vardır. Şöyle ki, tefsirini yapmakta olduğumuz ayette Allah Tealanın benzetme yaptığı pürüzsüz kaya ve toprak, algılanan şeyler olup insanların ve diğer canlıların gıdaları topraktan üretilmiştir. Bunun yanında Allah rızası uğrunda harcama yapmak için vadettiği mükafat, duyular ötesi olup algılanması mümkün değildir. Bu sebeple duyu ötesini, duyulabilir alemle bilinir hale getirmiş ve bir anlamda şöyle buyurmuştur: Sayesinde gıdaların oluştuğu toprak şiddetli yağmur sebebiyle hiçbir izi kalmayacak şekilde ortadan kaybolduğuna göre, Allah rızası uğrunda yapılan harcamanın sevabı da başa kakma, gönül kırma ve gösteriş amacı gütme sebebiyle hiçbir parçası geride kalmayacak şekilde yok olup gider; tıpkı yağmurun pürüzsüz kaya üzerindeki toprağı götürmesi gibi, öyle ki kaya üzerinde topraktan eser kalmayan kaygan bir mekan haline gelir.

      Allah inkarcı toplumu doğru yola çıkarmaz. Mütezile mensupları, önceden tercih ettikleri küfür sebebiyle inkarcı toplumu doğru yola çıkarmaz, demiş; biz ise küfrü tercih ettikleri sırada doğru yola çıkarmaz, buna mukabil imanı tercih ettikleri takdirde onlara hidayet verir, diye yorum yaptık.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tubtilû (تُبْطِلُوا)

        İbn Fâris, bu fiilin "b-t-l" kökünden geldiğini ve bir şeyin boşa gitmesi, asılsız olması, varlık veya değerini yitirerek hükümsüz kalması anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "batıl" kavramının hakkın ve kalıcılığın zıddı olduğunu; ayetin bağlamında bu fiilin, özünde sevap kazandıran iyi bir eylemin (sadakanın), sonradan eklenen psikolojik bir şiddetle (başa kakma ve eza) manevi değerinin tamamen yok edilmesini, adeta sıfırlanmasını ifade ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin Kur'an'daki hak-batıl mücadelesi eksenindeki kullanımına dikkat çekerek, infak eyleminin gösteriş veya eziyetle kirletildiğinde ilahi katmandaki meşruiyetini yitirdiğini ve sahibinin ellerinde anlamsız, boş bir "batıl" formuna dönüştüğünü tahlil eder.

        Riâe (رِئَاءَ)

        İbn Fâris, kelimenin "r-e-y" (görmek) kökünden türediğini ve bir eylemi sırf başkaları görsün, bilsin ve takdir etsin diye yapmayı ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, riyayı "gerçekte olmayan bir erdemi veya inancı varmış gibi dışarıya yansıtmak" olarak tanımlar; ayetteki kullanımının, Allah rızası için yapılması gereken bir ibadetin (infakın), insanların gözünde sosyal statü ve övgü kazanmak amacıyla bir vitrin malzemesine dönüştürülmesini anlattığını belirtir. Toshihiko Izutsu, riya kavramının Kur'an ahlak sistemindeki konumunu inceleyerek, Cahiliye döneminin kabilevi gösteriş ve itibar kazanma arzusunun İslam'da şiddetle reddedildiğini; eylemlerin değerinin dışsal görünümlerine (insanların görmesine) göre değil, tamamen içsel saflığına (ihlasa) bağlandığını ve riyanın bu anlamda gizli bir şirk türü olarak mahkûm edildiğini analiz eder.

        Safvân (صَفْوَانٍ)

        İbn Fâris, "s-f-v" kökünün saflık, arılık, berraklık ve karışıklıktan uzak olma anlamına geldiğini; "safvan" kelimesinin de üzerinde hiçbir toprak veya bitki kırıntısı barındırmayan, son derece düz, pürüzsüz ve sert kaya parçası için kullanıldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ayetteki muazzam görsel benzetmesine (mesel) dikkat çekerek, gösteriş için iyilik yapan kişinin kalbinin bu sert ve pürüzsüz kayaya benzetildiğini; dışarıdan bakıldığında sağlam görünse de, tıpkı kayanın tohumu içine alamaması gibi, bu kişinin de iyiliğin manevi özünü (ihlası) kalbine yerleştiremediğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, "safvan" kelimesinin tekil bir kaya mı yoksa çoğul bir cins isim mi olduğu yönündeki dilbilimsel tartışmalara değinerek, her halükarda kelimenin vurgusunun "nüfuz edilemezlik ve verimsizlik" üzerinde toplandığını aktarır.

        Türâb (تُرَابٌ)

        İbn Fâris, "t-r-b" kökünün yeryüzünü kaplayan toprak ve toz anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki "kaya üzerindeki toprak" imgesinin, riyakâr kişinin yaptığı yardımların dışsal, yüzeysel ve eğreti doğasını temsil ettiğini; bu toprağın kayayla organik bir bağ kuramadığını, sadece geçici bir örtü vazifesi gördüğünü ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tarımsal metaforun derinliğine işaret ederek, toprağın normalde bereketin ve hayatın kaynağı olduğunu, ancak zemini "safvan" (sert kaya) olan bir toprağın kök salmaya ve ürün vermeye imkân tanımadığını, gösteriş için harcanan malın da tıpkı bu eğreti toprak tabakası gibi en ufak bir sarsıntıda yok olup gidecek kadar temelsiz olduğunu tahlil eder.

        Vâbil (وَابِلٌ)

        İbn Fâris, "v-b-l" kökünün ağırlık, şiddet ve yoğunluk içerdiğini, "vâbil" kelimesinin iri damlalı, sağanak halindeki şiddetli ve peş peşe yağan yağmur anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, yağmurun Kur'an'da genellikle ilahi rahmeti ve bereketi simgelediğini, ancak bu ayetteki özel kurguda, kayanın üzerindeki ince toprağı süpürüp atan deşifre edici ve yıkıcı bir güç olarak işlev gördüğünü belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin retorik ve dramatik gücünü vurgulayarak, "vâbil"in (sağanak yağmurun), riyakârın maskesini düşüren ahiret günündeki ilahi hesabı temsil ettiğini; rahmet beklenen bu sağanağın, niyet bozukluğu sebebiyle kişinin elindeki o yüzeysel amelleri de yıkayıp yok eden bir felakete dönüştüğünü, Kur'an'ın bu sahnelemeyle insan psikolojisindeki gösteriş tutkusunu sarsıcı bir şekilde teşhir ettiğini ifade eder.

        Saldâ (صَلْدًا)

        İbn Fâris, "s-l-d" kökünün aşırı sertlik, katılık ve üzerinde hiçbir bitkinin yetişmediği çıplaklık anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, şiddetli yağmurun ardından kayanın üzerindeki tüm toprağın akıp gitmesiyle geriye kalan o çırılçıplak, verimsiz ve kaygan durumu ifade ettiğini; riyakarın gösteriş için yaptığı amellerden ahirette hiçbir karşılık bulamayacağını ve ellerinin tamamen boş kalacağını görselleştiren son durak olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, 261. ayetteki "yedi yüz veren başak" imgesiyle bu ayetteki "çırılçıplak kalan kaya" (saldâ) imgesini karşılaştırmalı olarak analiz eder; her iki ayette de ortada harcanan bir "mal" (infak) vardır, ancak birini ebedi bir berekete, diğerini ise "saldâ"ya (mutlak hiçliğe) dönüştüren tek farkın, eylemin arkasındaki niyet ve ahlaki tutum (ihlas ve nezaket eksikliği) olduğunu vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X