Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 249. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 249. Ayet

    فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ fasale tâlûtu bilcunûdi kâle inna(A)llâhe mubtelîkum bineherin femen şeribe minhu feleyse minnî vemen lem yet’amhu fe-innehu minnî illâ meni-ġterafe ġurfeten biyedih(i)(c) feşeribû minhu illâ kalîlen minhum(c) felemmâ câvezehu huve velleżîne âmenû me’ahu kâlû lâ tâkate lene-lyevme bicâlûte vecunûdih(i)(c) kâle-lleżîne yazunnûne ennehum mulâkû(A)llâhi kem min fi-etin kalîletin ġalebet fi-eten keśîraten bi-iżni(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu me’a-ssâbirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Talut ordusuyla sefere çıkınca, "Bakın" dedi, ''Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Ondan içen kimse benden olmayacak, tatmayan ise benden olacaktır; eliyle bir avuç içen müstesna". Ancak pek azı hariç hepsi içti. Nihayet Talut ve beraberindeki müminler ırmağı geçince ötekiler, "Bugün bizim Calut'a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yoktur" dediler. Allah'a kavuşacaklarının bilincini taşıyanlar ise, "Nice küçük topluluklar Allah'ın izniyle büyük kalabalıklara üstün gelmiştir, şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir" dediler.

      Talut ordusuyla sefere çıkınca. Yani şehirden ayrılınca. Ordudaki asker sayısının 70.000 veya 100.000 olduğu söylenmiştir. Komutanları Talut askerlerin şiddetli sıcağın bulunduğu bir mevsimde harekete geçirmiş ve susuz bir arazide konaklamışlardı. Şiddetli susuzluğa maruz kalan askerler Talut'tan su talep etmişler, o da kendilerine şöyle demişti: Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Bir kanaate göre Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir diyen onların peygamberiydi.

      Ondan bir avuç içene yeterli olur, fazla içeni ise suya kandırmaz, çünkü onlar Tallıt'a itaatsizlik ediyordu. Ondan içen kimse benden olmayacak. Yani düşmanın üzerine giderken yanımda bulunmayacak, benimle savaşa çıkmayacak. "Benden olmayacak" ifadesi, bağlılarını ve taraftarlarımdan olmayacak anlamına da alınabilir. Ayrıca bu ifade ile, ikiyüzlülük veya samimiyetin ortaya çıkması da hedeflenmiş olabilir, yani böylesi din konusunda benimle beraber değildir. Tatmayan ise benden olacaktır. Düşmanıma karşı yanımda bulunacaktır, demek istiyor. Ayetin bu kısmında içilecek şeyin yiyecekle, yenecek şeyin de içilecek şeyle anılıp nitelendirilmesinin caiz olduğunun delili vardır. Eliyle bir avuç içen müstesna. Bir avuç suyu, genel hükümden istisna etmiş ve bir bakıma şöyle demiştir: Ondan içen benden değildir, ancak bir avuç müstesna. Ayetin bu kısmında önce geçen bir ifadeden -araya başka kelimeler girdikten sonra- bilahare istisna yapmanın mümkün olduğunun işareti bulunmaktadır. Bu husus [Hanefi] a.limlerimiz için şu meselede delil teşkil eder: Adamın biri, "Falanın, bende bir ölçek buğday ve bir ölçek arpa alacağı vardır, ancak yarım ölçek buğday hariç" dediği takdirde ifadesi kabul edilir ve yarım ölçek buğday ödemesi gerekli hale gelir. Buradaki istisnanın hemen yanında yer alan şu ilahi beyandan olması da ihtimal dahilindedir: Tatmayan ise benden olacaktır, eliyle bir avuç içen müstesna. Bir de şöyle denildi: Ondan hayvanların içmesi gibi içen [benden değildir] , avuç içmek ise insana mahsus bir fiildir.

      Ancak pek azı hariç hepsi içti. Denildiğine göre az olan grup 313 kişiden teşekkül edip elleriyle birer avuç içmişlerdir. Fakat sözü edilen bir avuçtan adamın kendisi, hizmetçileri ve hayvanları içiyordu. Denildi ki Allah'ın bir avuç içmeyi istisna etmesinin sebebi hayvanların yaptığı gibi ağızlarını suya dayayıp içmemeleridir; nitekim bazıları, izin verilen bu içme şeklini uygulamıştır. Sonuç olarak Talut, emrine uymayanları ayırmış ve onlar kendisiyle birlikte hareket etmemiştir. Talut ile birlikte mesafe katedenlerin sayısı ise 313 kişiydi. Nitekim ayetin şu kısmı bunu ifade etmektedir: Nihayet Talut ve beraberindeki müminler ırmağı geçince ötekiler, "Bugün bizim Calut'a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yoktur" dediler. Denildi ki bu söz birbirlerine yönelik olmuştur: Bugün bizim Calût'a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yoktur. Çünkü onlar sayıca bizden daha çoktur; düşman güçleri 100.000, Talut'un askerleri ise 313 kişiydi. Bununla birlikte söz konusu sayıların miktarı sadece Allah bilir.

      Allah'a kavuşacaklarının bilincini taşıyanlar ise, "Nice küçük topluluklar büyük kalabalıklara üstün gelmiştir", dediler. Şöyle yorumlanmıştır. Ölümden sonraki hayatı bilip kabul edenler nice sayıca küçük olan topluluklar büyük kalabalıklara üstün gelmiştir, dediler. Yine denildi ki "ellezine yezunnune", yani öldürülmeyi göze alanlar demektir, çünkü onlar iç dünyalarını ölüme hazırlamış ve bu sebeple onu rahatlıkla karşılayacak bir psikolojiye sahip olmuşlardı. Bu sebeple de nice küçük topluluklar büyük kalabalıklara üstün gelmiştir ifadesini kullanmışlardır.

      Allah'ın izniyle. Bazıları "bi-iznillah" ifadesine Allah'ın emriyle manasını vermişse de, beşeri çaba isteyen "galebe" kavramının geri dönmesi mümkün olmayan ilahi emir ile bağdaştırılması ihtimal dahilinde bulunmamaktadır. Bize göre bi-iznillah "bi-nasrillah", yani Allah'ın yardımıyla demektir. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir, kendilerine zafer ve yardım lütfetme manasında.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fesale (فَصَلَ)

        Kelimenin kökü f-s-l harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki şey arasındaki sınırı belirlemek, ayırmak ve birbirinden koparmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dilde bir şeyi diğerinden tefrik etmek anlamına gelen bu fiilin, ayetin bağlamında Tâlût'un ordusuyla birlikte güvenli karargahtan ayrılıp fiziksel olarak yola çıkmasını ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ordunun karargahtan "ayrılmasını" anlatan bu eylemin salt fiziksel bir mekan değişikliği olmadığını, aynı zamanda askerlerin konfor alanından psikolojik bir kopuşunu ve ilahi otoriteye mutlak itaatin test edileceği zorlu bir sürecin başlangıcını simgelediğini vurgular.

        Cünûd (بِالْجُنُودِ)

        Sözcüğün kökü c-n-d harfleridir. İbn Fâris, bu kökün dilde sert ve engebeli yer, aynı zamanda bir araya toplanmış, yoğunlaşmış kalabalık ve yardımcılar manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, savaş için toplanmış askeri birliklere (orduya) bu ismin verildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın savaş terminolojisinde bu kelimenin kullanımını incelerken; İslam öncesi dönemin başıbozuk, kabileci ve yağmacı silahlı gruplarından ziyade, belli bir ilahi/siyasi otoritenin komutası altında hareket eden, kurallara tabi ve disiplinli bir askeri gücü anlattığını ifade eder.

        Mübtelî (مُبْتَلِيكُمْ)

        Kelimenin kökü b-l-y harflerinden meydana gelmektedir. İbn Fâris, kök anlamının denemek, sınamak, bir şeyin eskimesi, yıpranması ve zorluklar karşısında içyüzünün ortaya çıkması olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ibtila kavramının zorluk, darlık ve musibetler yoluyla insanın gizli ahlaki durumunun, inanç seviyesinin ve niyetinin apaçık hale getirilmesi (test edilmesi) olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kur'an'ın en merkezi ahlaki test mekanizması olarak analiz eder; Allah'ın bu ayette askerleri fiziksel sınırlarına (yakıcı susuzluğa) kadar zorlayarak, gerçek ve sadık müminler ile iradesi zayıf kalabalıkları birbirinden kesin çizgilerle ayırdığını, inancın ancak eylem ve bedensel fedakarlık anında ispatlanabileceğini vurgular.

        Nehar (بِنَهَرٍ)

        Sözcüğün kökü n-h-r harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının akmak, suyun genişçe yayılması ve genişlik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, büyük ve sürekli akan su yatağına (nehir) bu ismin verildiğini kaydeder.

        İgterafe (اغْتَرَفَ)

        Kelimenin kökü g-r-f harfleridir. İbn Fâris, bu kökün dildeki asli anlamının bir şeyi eliyle veya kabıyla almak, kepçelemek ve avuçlamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, su veya benzeri bir sıvıdan sadece bir avuç miktarı almaya bu fiilin kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette askerlerin susuzluğunu gidermesine tamamen yasak getirilmediğini, "eliyle bir avuç alanlar hariç" (illâ menigterafe gurfeten bi yedihî) istisnasıyla itaatin en ince detayına kadar ölçüldüğünü; nefsin şiddetli arzusu karşısında iradeyi kontrol altında tutabilme yeteneğinin (sadece bir avuçla yetinmenin) askeri disiplinin temeli olarak sunulduğunu açıklar.

        Câveze (جَاوَزَهُ)

        Sözcüğün kökü c-v-z harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, kök anlamının bir yeri geçmek, bir sınırı aşmak ve geride bırakmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın nehir, dağ gibi fiziksel engelleri yahut soyut kuralları aşıp öte tarafa geçmesi eylemidir.

        Tâka (طَاقَةَ)

        Kelimenin kökü t-v-k harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün bir şeyi çevrelemek, kuşatmak anlamının yanı sıra, insanın bir işe güç yetirebilmesi, dayanma sınırı ve kuvveti manasına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insanın tahammül ve fiziksel/ruhsal kapasitesinin en üst, en zorlayıcı noktası olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), nehri geçen ordudaki büyük bir kesimin devasa düşman (Câlût) karşısında hissettiği ani psikolojik çöküşü ve fiziksel tükenişi "takatimiz kalmadı" ifadesiyle dile getirmesinin, insanın çaresizliğini ve savaş korkusunu iliklerine kadar hissettiren son derece güçlü ve gerçekçi bir edebi tasvir olduğunu belirtir.

        Câlût (جَالُوتَ)

        Kelimenin etimolojisi üzerine çeşitli değerlendirmeler yapılmıştır. El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça kökenli olmadığını, dilde sonradan Araplaşmış (muarreb) yabancı bir özel isim olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin filolojik ve tarihsel izini sürerken, bu ismin İncil ve Tevrat geleneğindeki efsanevi dev savaşçı "Goliath" (Golyat) olduğunu; Kur'an'ın bu yabancı ismi doğrudan almayıp, dönemin fonetik estetiğine ve metnin edebi ahengine (Tâlût ile mükemmel bir kafiye oluşturacak şekilde) uydurarak "Câlût" formunda kendi dil dünyasına kusursuzca entegre ettiğini iddia eder.

        Yezunnûne (يَظُنُّونَ)

        Sözcüğün kökü z-n-n harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının kesin bilgi (yakîn) ile şüphe arasında kalmak, zihnin bir tarafa daha fazla meyletmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'da zan kelimesinin her zaman şüphe ve tahmine delalet etmediğini, bağlama göre anlam kazandığını; bu ayette ahirette Allah'a kavuşacaklarını (mülâkī) düşünen müminlerin durumunu anlattığı için kelimenin şüpheden tamamen arınmış, mutlak ve sarsılmaz bir "kesin inanç" (yakîn) manası taşıdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin bu teolojik kullanımını tahlil ederken, dünyevi zayıflığa ve sayıca azlığa rağmen ahiret inancının (mutlak zann/yakîn) ölüm korkusunu yenerek devasa bir düşmana karşı nasıl eşsiz bir askeri motivasyona ve dirence dönüştüğünü gösterdiğini vurgular.

        Fie (فِئَةٍ)

        Kelimenin kökü f-e-y harflerinden meydana gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının dönmek, insanların savaşta veya zor anlarda birbirine sığınarak, birbirine dönerek oluşturdukları grup olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, birbiriyle dayanışma içinde olan, birbirine arka çıkan ve destek olan silahlı veya silahsız birliğe bu ismin verildiğini kaydeder.

        Galebet (غَلَبَتْ)

        Sözcüğün kökü g-l-b harfleridir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının üstün gelmek, mağlup etmek, boyun eğdirmek ve fiziksel veya manevi bir zafer kazanmak olduğunu ifade eder.

        Sâbirîn (الصَّابِرِينَ)

        Kelimenin kökü s-b-r harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün dildeki en temel anlamının bir şeyi tutmak, hapsetmek, engellemek ve direnmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sabrı; nefsi, aklın ve dinin emrettiği sınırlar içinde sıkıca tutmak, büyük acı ve zorluk anında bile paniğe kapılmadan, şikayet etmeden kararlılıkla direnmek olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, sabır kavramını İslam'ın inşa ettiği ahlaki yapının ve savaş fıkhının en yüce erdemlerinden biri olarak ele alır; cahiliye dönemi bedevilerinin savaşta aniden parlayıp sönen fevri, kuralsız ve kibirli cesaretinin (hamiyyet) yerine, inanç uğruna sonuna kadar direnen, sayıca az olmalarına rağmen disiplinli ve sarsılmaz bir irade ortaya koyan erdemli İslami savaşçı modelini inşa ettiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin "Allah sabredenlerle beraberdir" şeklindeki kapanışının, tarihin akışında zaferin salt maddi güçle ve kuru kalabalıklarla (fieten kesîreten) değil, inançlı, nitelikli, ahlaklı ve sonuna kadar dayanan (sabreden) bir azınlıkla (fieten kalîleten) kazanılacağına dair evrensel bir ilahi yasa ve sosyolojik bir gerçeklik (sünnetullah) ortaya koyduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X