وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 244. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: allah yolunda savaş, cihad, bakara suresi 244. ayet, bakara suresi, bakara 244, allah, ilim, bilgi
-
244. Öyleyse siz Allah yolunda savaşın, Allah'ın her şeyi işitip bildiğinin bilincini taşıyın.
245. Allah'ın kat kat fazlasıyla iade edeceği faizsiz bir borcu O'na verecek olan kimdir? Allah rızkı daraltır da bollaştırır da. Zaten hepiniz O'nun huzuruna çıkarılacaksınız.
Faizsiz bir borcu Allah'a verecek olan kimdir? Allah Teala, insanlara, mallarında hiçbir hakkı yokmuş gibi lütuf ve keremiyle muamelede bulunmuş, haddizatında kulların ve servetlerinin tamamı kendisine ait olduğu halde, onlara, insanların birbirlerine karşı yürüttüğü muameleyi uygulamamıştır; şöyle ki, onlardan kendi aralarında yaptıkları gibi borç para istemiş, sonra da kulların bu fedakarlığına karşı kendilerine sevap vad ederek Allah'ın kat kat fazlasıyla iade edeceği borç buyurmuştur.
Yahudiler bu ayetten haberdar olduklarında, "Muhammed'in ilahı fakirmiş" demişler: "Şüphe yok ki Allah 'Allah fakir, biz ise zenginiz' diyenlerin sözünü işitmiştir" . Yine yahudiler bazı insanların ileri derecedeki fakirliğini görünce, ''Allah'ın eli bağlıdır" mealindeki cümleyi kullanarak 'Muhammed'in ilahı bunu cimriliğinden yapmaktadır' ithamını ileri sürmüşlerdir. Böylece onlar Cenab-ı Hakk'ın bazılarına geniş rızık vermeyişini cimriliği veya fakirliğine bağlamışlardır. İşte Allah Teala yahudileri bu iddialarında yalanlamış ve Allah rızkı daraltır diye bollaştırır da diye buyurmuştur. Ayetin bu kısmında yer alan "yakbidu" için daraltır ve "yebsutu" kelimesine de genişletir anlamı verilmiştir; bir de şöyle yorumlanmıştır: Bazan verdiğini geri alır, hazan da hiçbir şey geri almaz.
Ayet-i kerimenin Ebu'd-Dahdah hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Şöyle ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, "Allah rızası için mali harcamada bulunan kimseye cennette verdiğinin benzeri lütfedilecektir" buyurmuş, bunun üzerine Ebu'd-Dahdah, "Bu yolda bahçemi verecek olursam onun benzeri cennette bana verilir mi?" diye sormuş, Hz. Peygamber de "evet" buyurmuştur. Bu defa sahabi, "Eşim de benimle mi olacak?" diye sormuş, Resulullah "evet" buyurmuş, yine sahabi, "Çocuklarım da mı?" deyince aynı şekilde "evet" cevabını almıştır. Sözü edilen sahabi oradan ayrılmış, eşi ile çocuklarını bahis konusu bahçede bulmuş, kapısında durarak, "Ummu'd-Dahdah! Şu bahçemi, benzerinin cennette bana verilmesi, eşimin ve çocuklarımın da yanımda bulunması şartıyla Allah yoluna adadım" diye seslenmiş, hanımı da şöyle cevap vermiştir: "Yaptığın alışveriş uğurlu olsun, sen karlı çıktın". Hep beraber topladıkları meyveleri içinde bırakarak bahçeden çıkmış ve onu Hz. Peygamber'e teslim etmişlerdir. İşte bunun üzerine faizsiz bir borcu Allah'a verecek olan kimdir, mealindeki ayet-i kerime nazil olmuştur.
Güzel Amelin Allah'a Verilmiş Güzel Ödünç (Karz-ı Hasen) Oluşu
İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Faizsiz bir borcu Allah'a verecek olan kimdir? Ayetin yorumu ile ilgili farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı alimler buradaki "karden hasenen" ifadesini bütün güzel ve hayır işlere açık olarak görmüştür, şöyle ki, bunları tercih edip Allah rızası için yerine getirene kat kat fazlasıyla hem dünyada hem de ahirette mükafatı verilecektir. Ahirete yönelik mükafat Allah'ın vad ettiği şeylerdir. Dünyadaki mükafat ise böylelerinin insanların övgüsüne konu teşkil etmesi ve gönüllerinde üstün bir yer tutmasıdır, bu husus çeşitli haberlerle bilinegelmiştir. Cenab-ı Hakk'ın bu iyiliklere ödünç anlamında "kard" demesinin sebebi bu kelimenin iyilik yapmanın simgesi durumunda oluşudur. Bu yolla O, böylesine lütfettiği nimetlerin yüceliğini hatırlatmaktadır: Aslında bütün iyilikler Allah'ın kulu üzerindeki bir hakkı olduğu halde O, yapılan hayırları kulu tarafından kendisine yöneltilen bir iyilik gibi kabul etmekte ve kuluna teşekkür yöneltmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkinci olarak insanların kendi aralarında dostluk ve görgü adabının nasıl olacağını öğrenmesi içindir. Şöyle ki, Allah Teala kendisine ait olan mali imkan konusunda kulun yapacağı bazı iyiliklere mukabil O'ndan teşekkür almaya hak kazanmış muamelesi yapmıştır, asıl sahibi Allah'ın kendisi iken. Ta ki hakimler insanlar arasında yaygınlık kazanacak muamelenin bundan ibaret olduğunu anlasınlar, bunun yanında bütün nimetlerin gerçekte kendisine ait olanın teşekküre en üst mertebede layık olduğunun şuurunu taşısınlar. Bir de iyilik yapmakla tanınan kimselerin Allah tarafından üstün isim ve sıfatlarla anılma lütfuna mazhar kılındıklarını öğrenince kendileri bu kişilere karşı saygılı davransınlar. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Alimlerin bir kısmı da karz-ı hasen ifadesini özel olarak Allah rızası için yapılan harcamalara (sadakalar) yormuşlardır. Cenab-ı Hakk'ın bunlara "kard" demesinin birkaç sebebi vardır: Birincisi Allah fakirlere yapılan muameleyi ve onlara yönelik mali yardımı kendilerinin üstünlüğünü ifade etmek için Allah'a yapılmış saymıştır, tıpkı müminlere yönelik aldatma hareketinin onları yüceltmek amacıyla Allah'a nispet edilmesi gibi, işte sadaka da buna benzemektedir. Allah bu mali yardıma ödünç konumu vermek için bir karşılık da vad etmiştir. Böylece mali harcama karşılığı mukabilinde gerçekleşmiş olur, ta ki alınan bedel sayesinde fakire yönelik bir minnet alacağı söz konusu olmasın. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
İkincisi Cenab-ı Hak fakire yapılan mali yardımı -aslında her türlü servet kendisine ait olduğu halde- ödünç (kard) diye nitelemiştir, zaten O, kullarını lütuf ve cömertliğini bilebilecekleri vesilelere alıştırmıştır, öyle ki gerçekte kendisine ait olan bir şeyi kendi rızası için bir anlamda fakir yoluyla kendisine teslim edilmesini hakikatte hiçbir hakkı bulunmayan birine teslim etme niteliğiyle anmıştır. ''.Allah müminlerden mallarını ve canlarını kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır" mealindeki ayet-i kerimesinde yer alan satın alma muamelesi de bu esas üzerine oturur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Üçüncüsü Allah tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimede kullarına yapacakları mali yardımın amaç ve önemini hatırlatmıştır, bunun hikmeti yardımı yapan kimsenin fakire olan minnet borcunun büyüklüğünü beyan etmekten ibarettir, çünkü zengin, fakir sayesinde Allah'a ulaşma imkanı bulmuştur. Bu tür ilahi beyanlarda Cenab-ı Hak fakirin kendi nezdindeki yüceliğini hatırlatmıştır, böylece fakir mali harcamada bulunan zengine Allah nezdinde vad edilen büyük mükafat konusunda yardımcı görevi yapsın ve sonuç olarak zenginin, yardımda bulunduğu fakire başa kakma ve eziyet verme şöyle dursun, onu övgü ile ansın ve şükranlarını sunsun. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Kâtilû (قَاتِلُوا)
Kelimenin kökü k-t-l harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi cansız hale getirmek, şiddet uygulamak ve öldürmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kök anlamı tek taraflı öldürmek olmakla birlikte, kelimenin bu ayette geçtiği "mukâtele" (müşareke/karşılıklılık) formunda kullanılmasının, sadece öldürme eylemini değil, karşılıklı bir güç mücadelesini, savaşı ve meşru savunma durumunu ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel dünyasında şiddet kavramını incelerken; cahiliye dönemindeki kabileci, kan davasına ve yağmaya dayalı körü körüne şiddet (katl) anlayışının, İslam'la birlikte "fî sebîlillâh" (Allah yolunda) şartına bağlanarak tamamen ahlaki ve hukuki bir zemine oturtulduğunu, böylece şiddetin keyfiliğinin ortadan kaldırılıp sadece ilahi adaleti sağlama uğruna yapılabilecek kurallı bir eyleme dönüştürüldüğünü analiz eder.
Sebîl (سَبِيلِ)
Sözcüğün kökü s-b-l harfleridir. İbn Fâris, kökün dildeki temel anlamının uzayıp giden, akıp giden, kesintisiz devam eden ve üzerinde yürünen açık yol, geçit veya iz olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dilde somut bir yol anlamını taşıyan bu kelimenin, vahyin terminolojisinde dinde uyulan kural, hakka götüren şeriat ve Allah'ın rızasına ulaştıran manevi güzergah manasında çok güçlü bir mecaz olarak kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'da savaşma emrinin meşruiyetinin mutlak surette "Allah'ın yolu/uğru" nitelemesine bağlanmasının çok kritik bir felsefi duruş olduğunu; bunun savaşı emperyal, ekonomik sömürü, ırkçılık veya intikamcı heveslerden arındırarak, sadece zulmü ortadan kaldırmak ve yeryüzünde asayişi tesis etmek gibi yüce bir amaca bağlayan eşsiz bir sınırlama olduğunu vurgular.
İ'lemû (اعْلَمُوا)
Kelimenin kökü a-l-m harflerinden meydana gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün dildeki en temel anlamının bir şeyin mahiyetini, özünü idrak etmek, onu diğer şeylerden ayıracak belirgin bir iz veya nişan koymak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bilginin (ilmin), bir şeyin asıl suretini kalpte ve zihinde tam, net ve şüphesiz olarak kavramak olduğunu belirterek; ayette emir kipiyle gelen bu ifadenin sıradan bir bilgi edinme çağrısı değil, muhatabın varoluşsal bir gerçeği (Allah'ın her şeyi bildiğini) idrak edip hayatını buna göre şekillendirmesini talep eden kesin bir uyanış çağrısı olduğunu söyler.
Semî (سَمِيعٌ)
Sözcüğün kökü s-m-a harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün bir sesi algılamak, işitmek ve duyulana kulak vermek manalarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın sıfatı olarak Semî' isminin, mahlukatın açıkça söylediği veya kendi içinde fısıldadığı her sesi, her duayı hiçbir eksiklik olmaksızın işiten ve buna liyakatine göre mukabele eden mutlak duyma kudretini ifade ettiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın psikolojik ve edebi mucizesine dikkat çekerek; canın ortaya konduğu savaş gibi son derece ağır ve sarsıcı bir emrin ardından Allah'ın "işiten" olduğunun vurgulanmasının, muhatabın kalbinde o an oluşabilecek korku, isteksizlik, isyan veya fısıltı halindeki şikayetlere karşı mutlak bir ilahi gözetim hissi verdiğini ve insan ruhunda sarsılmaz bir otokontrol mekanizması inşa ettiğini ifade eder.
Alîm (عَلِيمٌ)
Kelimenin kökü a-l-m harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, kök anlamının bilmek, kavramak ve nesnelerin hakikatine vakıf olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'a nispet edildiğinde Alîm isminin; eşyanın geçmişini, geleceğini, zâhirini, bâtınını ve kulların en gizli niyetlerini eksiksiz, sınırsız ve mutlak bir şekilde bilme halini kapsadığını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bitişinde yer alan bu sıfatın savaş hukuku bağlamında olağanüstü bir caydırıcılık işlevi taşıdığını; savaş sırasında haddi aşma, ganimet hırsına kapılma, sivillere zarar verme veya kişisel intikam duygularını "Allah yolu" kılıfına saklama gibi gizli niyetlerin ilahi bilgiden kaçırılamayacağını ihtar ederek, savaşın vahşetini mutlak bir ahlaki sınırın ve hesap verme şuurunun içine hapsettiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla