كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 242. Ayet
Daralt
X
-
İşte Allah size, hakikati düşünüp anlayasınız diye ayetlerini böyle açıklar.
İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar. Yani biraz önce anlatılan iddet bekleme, boşanan kadınların nafakalarını sağlama, müt'a (ikramda bulunma) vb. hükümler. O'nun emrini ve nehyini anlayışınız diye.
İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar. Yani burada olduğu gibi ihtiyacınızın bulunduğunu bildiği her konuda yeterince veya hikmete bağlı olarak daha fazla miktarda açıklamayı dilediği her şeyi böylece açıklıyor, ta ki insanların muhtaç olduğu her şeyin ilahi beyanda yer aldığı bilinmiş olsun. Şüphe yok ki sözü edilen bu beyanlara akılların erebileceği oranda ulaşılabilir ve bu konularda Allah rızası için elden geleni sarfedenleri Cenab-ı Hak lütuf ve ikramlarına erdirir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Yorum
-
Yübeyyinu (يُبَيِّنُ)
Kelimenin kökü b-y-n harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının ayrılmak, uzaklaşmak, iki şeyin arasının açılması ve bir şeyin diğerinden ayırt edilerek belirgin hale gelmesi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "beyân" kavramının gizli veya kapalı olan bir manayı açığa çıkarmak, akıl ve göz için net bir şekilde anlaşılır kılmak olduğunu belirtir; ayetin bağlamında bu kelime, Allah'ın boşanma, mehir ve nafaka gibi son derece karmaşık insani kriz durumlarındaki fıkhi ve ahlaki sınırları hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde netleştirmesini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eğitimsel üslubunu incelerken "beyân" kelimesine dikkat çeker; ilahi yasanın salt körü körüne itaat edilecek katı dogmalar olarak değil, gerekçeleriyle ve sınırlarıyla "açıklanan" metinler olarak sunulduğunu, bunun da muhatabı pasif bir nesneden ziyade bilinçli bir ahlaki özne konumuna yükselttiğini vurgular.
Âyât (آيَاتِهِ)
Sözcüğün kökü a-y-y harfleridir. İbn Fâris, bu kökün dildeki asıl karşılığının bir şeye yönlendiren açık alamet, iz, nişan ve belirgin işaret olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dilde yol gösterici işaret manasına gelen ayet kelimesinin, Kur'an terminolojisinde hem evrendeki fiziksel kanıtlara hem peygamberlerin gösterdiği mucizelere hem de vahyin her bir cümlesine/hükmüne verilen ortak bir isim olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik haritasını çıkarırken Arapçadaki bu kullanımın, Süryanice ve Aramicede mucizevi veya dini işaretler için kullanılan "atha" sözcüğüyle derin bir tarihi bağı olduğunu ve Kur'an'ın bu kelimeyi kendi vahiylerini tanımlamak üzere güçlü bir dini terim olarak kökleştirdiğini iddia eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin boşanma hukuku bağlamındaki kullanımının edebi mucizesine değinir; nafaka, bekleme süresi ve mehir gibi tamamen dünyevi görünen sosyal ve yasal düzenlemelerin bizzat Allah tarafından "ayetlerim" (kutsal işaretlerim) olarak isimlendirilmesinin, bu hukuki sınırlara tecavüz etmenin basit bir kanun ihlali değil, doğrudan evrensel ilahi düzene karşı işlenmiş bir suç sayılacağı hissini muhatabın kalbine işlediğini ifade eder.
Ta'kılûn (تَعْقِلُونَ)
Kelimenin kökü a-k-l harflerinden meydana gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün dildeki en temel anlamının bağlamak, alıkoymak, bir şeyi zapt etmek ve hapsetmek olduğunu; devenin kaçmasını engellemek için ayağına bağlanan ipe "ikal" dendiğini ve insanı da cahilce, zararlı ve fevri davranışlardan alıkoyup bağladığı için bu yetiye "akıl" isminin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, aklın iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırma gücü olduğunu belirterek, ayetteki "akletme" eyleminin, sunulan boşanma ve aile hukuku kurallarının ardındaki ilahi adaleti, merhameti ve toplumsal dengeyi kavrama çabası olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında "akıl" kavramını incelerken; bunun soyut ve teorik bir felsefi düşünme biçimi olmadığını, aksine "cehalet" (Arap geleneğindeki fevrilik, barbarlık ve körü körüne gelenekçilik) kavramının tam zıddı olarak pratik, ahlaki ve eyleme dönüşen bir idrak kapasitesi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ağır fıkhi yükümlülüklerin ve hukuki detayların anlatıldığı uzun bir pasajın "umulur ki aklınızı kullanırsınız" şeklinde bitirilmesinin çok kritik bir mesaj içerdiğini; bunun, İslam fıkhının ve hukuki hükümlerinin (makasıd-ı şeria) tamamen akli temellere, insan doğasına ve toplumsal maslahata dayandığını, müminin bu kuralları sadece şeklen değil, taşıdıkları yüksek ahlaki mantığı ve adalet fikrini kavrayarak uygulaması gerektiğini gösterdiğini vurgular.
Yorum
Yorum