Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 233. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 233. Ayet

    وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُـتِمَّ الرَّضَاعَةَۜ وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ لَا تُكَلَّفُ نَفْسٌ اِلَّا وُسْعَهَاۚ لَا تُضَٓارَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ بِوَلَدِه۪ وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذٰلِكَۚ فَاِنْ اَرَادَا فِصَالاً عَنْ تَرَاضٍ مِنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَاۜ وَاِنْ اَرَدْتُمْ اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا اَوْلَادَكُمْ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِذَا سَلَّمْتُمْ مَٓا اٰتَيْتُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velvâlidâtu yurdi’ne evlâdehunne havleyni kâmileyn(i)(s) limen erâde en yutimme-rradâ’a(te)(c) ve’ale-lmevlûdi lehu rizkuhunne vekisvetuhunne bilma’rûf(i)(c) lâ tukellefu nefsun illâ vus’ahâ(c) lâ tudârra vâlidetun biveledihâ velâ mevlûdun lehu biveledih(i)(c) ve’ale-lvâriśi miślu żâlik(e)(k) fe-in erâdâ fisâlen ‘an terâdin minhumâ veteşâvurin felâ cunâha ‘aleyhimâ(k) ve-in eradtum en testerdi’û evlâdekum felâ cunâha ‘aleykum iżâ sellemtum mâ âteytum bilma’rûf(i)(k) vettekû(A)llâhe va’lemû enna(A)llâhe bimâ ta’melûne basîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. Onların yeme-içme ve giyimlerini geleneğe uygun biçimde sağlamak çocuğun babasına aittir. Kimse gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü tutulamaz. Hiçbir anneye çocuğu sebebiyle, hiçbir babaya da çocuğundan dolayı eziyet edilemez. Babanın varisi de aynı şeyle mükelleftir. Anne ve baba birbiriyle görüşüp anlaşmak suretiyle çocuğu memeden kesmek isterlerse bunun vebali yoktur. Çocuklarınızı iki yıldan fazla emzirmek (veya başkasına emzirtmek) isterseniz kabul ettiğiniz ücreti iyilikle ödemeniz şartıyla size yüklenecek bir vebal yoktur. Allah'ın buyruklarına karşı gelmekten sakının ve O'nun yaptığınız her şeyi gördüğünü unutmayın.

      Çocuk Emzirmeye Dair Hükümler

      Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. Onların yeme-içme ve giyimlerini geleneğe uygun biçimde sağlamak çocuğun babasına aittir. Bazıları bu ayette bahis konusu edilen çocuk emziren hanımların boşanmış kadınlar olduğunu söylemiştir, bunlar kendi çocuklarını emzirirler. Bu ilahi beyan, "Sizin için çocuğu emzirirlerse ücretlerini verin" ayetine benzemektedir, Allah orada ücreti, tefsirini yapmakta olduğumuz ayette de emzikli hanımların yeme-içme ve giyimlerini zikretmiştir. Diğer alimler ise, hayır, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler mealindeki ayetten maksat nikahlı hanımlar, "Sizin için çocuğu emzirirlerse ücretlerini verin" mealindeki ayetten maksat ise boşanmış kadınlardır, demişlerdir. Bunun delili Talak suresindeki ayette ücretten, buradakinde ise yeme-içme ve giyimden söz edilmesidir. Şu da var ki nikahlı hanımdan kendi çocuğunu emzirmesi istenildiğinde kocasından ücret almaya hak kazanmaz, sadece yeme-içme ve giyimini talep edebilir. Bu da ücretin zikredildiği ayetin boşanmış kadınlara, yeme-içme ve giyimin bahis konusu edildiği ayetin de nikahlı hanımlara dair olduğunu gösterir.

      Eğer denilirse ki: Nikahlı hanım için emzirme döneminde yeme-içme ve giyimden bahsedilmesinin ne faydası vardır, çünkü o, bu dönemin dışında da onlara hak kazanmıştır.

      Buna Şöyle cevap verilir: Bu dönem için yeme-içme ve giyimin anılmasının faydası -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- kendisinin emzirme durumu sebebiyle daha çok yeme-içme ve giyinmeye ihtiyaç duymasıdır, bilmez misin ki o, bu münasebetle oruç da tutmayabilir? Demek ki emzikli hanım diğer zamanlarda hissetmediği ihtiyacı bu dönemde duyabilir. Buna göre tefsirini yapmakta olduğumuz ayette zikredilen yeme-içme ve giyim bu özel zamana özgü fazlalık içindir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Kur'an-ı Kerim'de emzirme masraflarının babaya ait olduğunun çeşitli delilleri yer almaktadır. Birincisi, "Eğer anlaşamazsanız çocuğu başka bir kadın emzirecektir" mealindeki ilahi beyandır. İkincisi, emzikli annelerin yeme-içme ve giyimlerini sağlamak çocuğun babasına aittir mealindeki beyandır. Üçüncüsü bu ayetteki bu, emzirmeyi tamamlamak isteyen (babalar) içindir kısmıdır. İşte bu beyanlar yoluyla emzirme masraflarının babaya ait olduğu ortaya çıkmıştır, öyle ki talimat emzirme ücretinin de gündeme gelmesini kapsamıştır. Bu ilahi beyanlarda yeme-içme ve giyim harcamalarının sütanneye de ödeneceğinin kanıtı bulunmaktadır, onların yeme-içme ve giyimlerini sağlamak çocuğun babasına aittir mealindeki ayet bunu göstermektedir. Şu kadar var ki sütanneye temin edilecek elbisenin cinsi belirlenmelidir, yemek için ise buna gerek yoktur, çünkü sütanneye ille de ailenin elbisesi giydirilmez, ancak yemeği verilir. Şu halde ona giydirilecek elbisenin cinsi -aileninki gibi olamayacağına göre- belirlenmelidir, yemeğin ise aynı olması mümkündür. Aslında elbisenin biçim ve değer açısından belli bir sınırı olmadığından yapılacak şeyin belirlilik kazanması için cinsinin belirtilmesine ihtiyaç hissedilmiştir; yiyecek ve içeceğe gelince, onun kalite ve miktarı kişi tarafından bilinmekte olup önceden belirlenmemesi mümkün iken giyimin öyle olmayıp cinsinin tesbiti gereklidir. Bu gerçekleştirilince de yiyecek-içecek statüsüne girer. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İmam rahimehullah şöyle dedi: Sözünü ettiğimiz hususun mevcudiyetine babanın varisi de aynı şeyle mükelleftir mealindeki ilahi talimat da işaret etmektedir. Buradaki mana -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya-, babaya ait olan mükellefiyetin benzeri varisi için de gereklidir şeklindedir; babanın ölümünden sonra gerçekleşen bu durumda da sütanne için giyinme, yiyecek-içecek temini devam ettirilir.

      Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. Bu beyanda emzirmeyi iki yıl sürdürmenin şart koşulmadığı birkaç yönden anlaşılmaktadır. Birincisi emzirmeyi tamamlamak isteyenler için ifadesidir. Süre daha fazla veya daha az olma ihtimaline açık olmasaydı isteyenler için ifadesinin bir anlamı kalmazdı.

      İkincisi, irade ve kudret kavramları hazan hakikat manaları dışında sadece fiilin yapılması amacıyla kullanılır. Bunun ispatı Hz. Peygamber'in, "Hac ibadetini ifa etmeyi isteyen (irade eden) kimse onu gerçekleştirsin ..."; "Şunu yapmaya güç yetiren kimse yapı versin" mealindeki hadisleridir. Bu tür nebevi beyanlarda yer alan irade ve kudret kavramları terim anlamında olmayıp -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şunu yapacak kimse yapsın, şöyle yapsın, demektir. İşte "emzirmeyi tamamlamak isteyenler" ifadesi de aynı mahiyette olup gerçekte irade demek değildir; burada zikredilişinin sebebi hangisi olursa olsun fiilin kudret ve irade olmaksızın gerçekleşmemesidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Üçüncüsü, ayette zikredilen iki yıl kameri takvimle (hilaller hesabı) hesap edilirse iki yıldan az olur, günlerin hesaplanmasıyla (güneş sistemi) yürütülürse zikredilen iki yılı aşar. Şu halde "iki yıl" alternatifli bir zamandır, artırmayı isteyen gün sayısı tamamlanıncaya kadar artırır, artırmayıp iki yılla yetinen de bunu yapar.

      Şu da var ki tefsirini yapmakta olduğumuz ayet emzirme ile oluşan mahremliğin tesbitine değil, yapılıp yürütülmesine dairdir, çünkü mahremlik iki yıldan önce de gerçekleşir. Nitekim İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, "Bebeğin anne karnında taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürer"; "Çocuğun sütten ayrılması iki yıl içinde olur" mealindeki ayetlerin tefsirinde şöyle demiştir: Hamilelik dönemi altı ay ise sütten kesilmesi iki yıl, dokuz ay ise geri kalan süre kadardır. İbn Abbas'ın bu kanaati, çocuğu sütten kesme konusunda iki yılın ille de uyulması gereken bir şart teşkil etmediğini, ayrıca emzirmenin daha fazlası veya daha azı mümkün olmayacak şekilde belli bir süresinin bulunmadığını göstermektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Emziren annelerin yiyecek ve içeceklerini sağlamak çocuğun babasına aittir. Bu meselede iki yorumun yapıldığını söylemiştik; birine göre ayetin bu kısmı boşanmış, diğerine göre nikahlı kadınlar içindir. Biz, onun nikahlı hanımlar için olduğunun kanıtlarını belirtmiştik. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Kimse gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü tutulamaz. Bazı alimler, ancak gücü yettiği kadar anlamına gelen "illa vüs'aha" demek onun için meşru ve helal olan demektir, dediler. Fakat anlam böyle olsaydı ''Allah'ın emrine bağlı olarak meşru ve helal olan şeyler" demek istenirdi ki ilahi beyan, "Kimse yükümlü kılındığından başkasıyla yükümlü tutulamaz" şekline girerdi, bu ise olmayacak bir şeydir. Diğer bir grup alim ise ancak gücü kadar, yani takati ve kudreti kadar demektir, diye yorum yapmıştır ki bu daha isabetli görünmekte olup manası şöyledir: Koca, sütanneye karşı yeme-içme ve giyim için sadece mali imkanları dahilinde yükümlü tutulabilir; şayet onun ihtiyacı kocanın imkanlarını aşacak olursa kendisi ancak mali gücü oranında mükellef tutulabilir -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- tıpkı şu ilahi beyanda olduğu gibi: ''.Allah hiçbir kimseyi lütfettiğinden fazlasıyla yükümlü tutmaz".

      Süt Emmekle Mahremliğin Oluşması

      Büyük yaşta süt emzirmenin bu yolla mahremlik tesis etmesi konusunda farklı görüşler belirtilmiştir. Bazıları bunun mahremlik doğurduğunu söylemiş ve bazı hadisler de rivayet etmişlerdir. [Hanefi] alimlerimiz ise (Allah rahmet eylesin) bunun mahremiyet doğurmadığını söylemiş ve bu konuda Resulullah'tan (s.a.) nakledilen hadislere dayanmıştır. Şöyle ki, kendisine süt emme (zamanı) sorulmuş, o da, "Çocuğun etini geliştiren, kemiklerini kuvvetlendiren (dönem)" diye cevap vermiştir. Bu hadisin bazı rivayetlerinde cümlenin başında, "süt emme" anlamına gelen "rada'" kelimesi bulunmaktadır. Bir hadiste de, "Sütten kesme zamanından sonra süt akrabalığı yoktur" buyurulmuştur. Ali b. Ebu Talib ve İbn Abbas'tan, "iki yıldan sonra süt mahremiyeti yoktur" dedikleri nakledilmiştir. Yine Hz. Ali ve ayrıca İbn Mesud'un, "Sütten kesildikten sonra rada' diye bir şeyin olamayacağı rivayet edilmiştir. Nakillerde yer aldığı göre Hz. Peygamber Hz. Aişe'nin odasına girmiş ve orada birinin oturduğunu görmüştür. Aişe yüzündeki memnuniyetsizliğini görünce, "O, süt kardeşim (veya amcam)" demiş, Resul-i Ekrem de, "Süt akrabalığı nasıl oluşur, buna dikkat etmelisiniz, süt emzirme çocuğun ona ihtiyaç duyduğu dönemde olur" buyurmuştur. Ebu Musa el-Eş'ari'den nakledildiğine göre bir adam kendisine gelerek, "Eşim beni emzirmiştir, artık bana haram olmuş mudur?" diye sormuş, o da, "Evet" cevabını vermiştir. Durum İbn Mesud'a ulaşınca kendisine gelerek, "Sen şöyle bir fetva veriyormuşsun?" demiş, o da, "Evet" deyince İbn Mesud, "Gerçek dışı söylemişsin, süt emzirme çocuğun açlığını sadece sütle giderebildiği dönemde geçerli olur" demiştir.

      İşte bu tür hadis ve haberlere dayanan [Hanefi] alimlerimiz sütten kesildikten ve büyük yaşa ulaştıktan sonra gerçekleşen emzirmelerin mahremiyet tesis etmediği kanaatine varmıştır. Meselenin aslı çocuğun beslendiği gıdanın tesbitine dayanır. Eğer gıdasının tamamı veya yarısından fazlası anne sütü ile oluyorsa bu, süt akrabalığı ve mahremlik doğurur, çocuğun gıdasının tamamı veya çoğu yemekle ise doğurmaz. Bu konunun kaynağını, "Eti geliştiren ve kemiği kuvvetlendiren" şeklinde bir niteleme yapan hadis oluşturur, böyle ise mahremlik getirir. Çocuğun gıdası sütün dışında yemek ise artık eti geliştiren ve kemiği güçlendiren yemek olduğundan mahremlik doğurmaz.

      Bu tür konularda hareket noktası şudur ki kemale erme ve tamam olma konumunda belirtilen her şey artırma ve eksiltme ihtimalinden uzak değildir. Bunun delili Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözleridir: "Arafat'a geceleyin ulaşan ve Müzdelife'de bizimle namaz kılan (namazları cem eden) kimsenin haccı tamamdır" veya mesela, "Şu görevi de yerine getirisen haccın tamamlanmış olur", "Şunu yaparsan namazın tamamlanmıştır" gibi. Resulullah bu hadislerinde hac ile namaz ibadetlerini "tamam" kavramıyla nitelemekle birlikte aslında bunların riayet edilmesini gerektiren başka yönlerinin de bulunması tabiidir.

      Ebu Hanife (r.a.) süt emmenin iki yıllık süresine altı ay kadar bir eklemenin yapılabileceğini düşünmüştür, bunun sebebi sütten kesmenin sıcak veya soğuk günlere denk gelip, başka gıdalara alıştırılmamış çocuğun sütten kesilmesinin ölümüne sebebiyet verme ihtimalidir. Böyle olduğu takdirde Ebu Hanife iki yıldan sonra altı ay kadar emmenin sürdürülmesini güzel bulmuştur; zaten yılın dönüşümü sıcak ve soğuk halleri üzerinde cereyan eder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İmam Züfer ise bir yıl eklemeyi uygun görmüş ve şöyle düşünmüştür: "İçtihada dayanarak iki yıla altı ay eklemek caiz olunca yine içtihat yaparak bir yıl eklemek de mümkün olur". İmam rahimehullah şöyle dedi: Hamilelik için belirtilen süreye süt emzirme vaktinin en azı kadar bir ilave yapıldığına göre süt emme süresine de hamilelik vaktinin en azı kadar ekleme yapmak imkan dahiline girer. Şöyle de denilebilir: En az sürenin orta dereceli süreye intikal etmesi mümkün olunca orta derecedeki sürenin en ileri noktaya varması de imkan dahiline girer. Bu ihtimallerin hepsi, "Çocuğun anne rahminde taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürer" mealindeki ilahi beyanın içinde yer alır.

      Hiçbir anneye çocuğu sebebiyle eziyet edilemez. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir: Gerekli harcamayı yapmamak suretiyle anneye eziyet edilemez. Yahut da vermemek istediği halde çocuğu elinden almak suretiyle hiçbir anneye eziyet edilemez.

      Hiçbir babaya da çocuğundan dolayı eziyet edilemez. Bu da aynı şekilde iki tür yoruma tabi tutulabilir. Biri, annesine alışan çocuğun yine anne tarafından başından defedercesine geri verilmek suretiyle babaya eziyet edilemez. Diğeri, hiçbir anne, imkanı elvermediği halde üzerine fazla harcama mükellefiyeti yüklemek suretiyle babaya eziyet edemez, babaya ancak mali imkanı nispetinde yük yüklenebilir.

      Hiçbir babaya da çocuğundan dolayı eziyet edilemez. Bu ilahi beyanda babanın "valid" (doğuran) diye anılmasının hakikat manasında değil mecazi olduğunun delili bulunmaktadır, çünkü gerçekte doğuran baba olmayıp o, sadece kendisi için doğurulandır. Şu halde kişinin, başkasının kendisi için gerçekleştireceği fiil ile isimlendirilebileceği anlaşılmaktadır. Evet, kendi namına iş görülen herkes bizzat kendisi yapmasa bile fail diye nitelendirilmesine hak kazanır, tıpkı baba için kendisi doğurmadığı halde, "valid" (doğuran) denilmesi gibi, çünkü o sadece kendisi için doğurulandır. Bundan şöyle bir sonuç çıkarmak mümkündür: Adamın biri köle azat etmeyeceği ve boşama yapmayacağına dair yemin edip de sonra bu işlerin gerçekleştirilmesini başkasına emretse, o da yapsa yemini bozulur ve kendisi yapmış gibi olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Babanın varisi de aynı şeyle mükelleftir. Bu beyanın yorumunda farklı görüşler belirtilmiştir. Bazıları bunun hiçbir anneye çocuğu sebebiyle eziyet edilemez ... mealindeki beyanına bağlı olduğunu söylemiş ve manasının [baba gibi] "varise de yetim sebebiyle eziyet edilemeyeceği" şeklinde olduğunu belirtmiştir. Diğer bir grup alim, bunun yiyecek-içecek, giyim teminini ve eziyet edilmemesini belirten kısmın tamamına bağlı olduğunu, üçüncü bir alimler grubunun ise eziyet (edilmemesi) hariç bir öncekilere bağlı bulunduğunu ifade etmişlerdir. Bu sonuncusu bizim de kanaatimizi teşkil eder. Şöyle ki, sözün [gramer ve anlam açısından] bağlantısı annelerin yeme-içmesinin temini çocuğun kendisi için doğurulduğu kimseye aittir manasındaki kısımdır. Ayetin bu iki kısmında yer alan "ala" edatlarını birbirine atfetmek -anlamın isabetli olması açısından- "la" edatı üzerine atfetmekten evladır. Böyle yapmayıp da eziyet etmez anlamına gelen "la tüdarre" kısmı üzerine atfedilecek olursa buna denk olarak verilecek mana "varis böyle değildir" şeklinde olur. İkinci olarak "'ale'l-varis" kısmı "varisin miras konusunda çocuğa zarar vermesi" konumunda "la tüdarre" kısmına bağlanacak olursa şöyle demesi gerekirdi: "Babanın varisi de miras konusunda aynı şekilde zarar vermemekle yükümlüdür". Halbuki ortada zararın oluşacağı bir durum bulunmayıp sadece varisin harcama yapması söz konusudur. Şu halde "ala" edatıyla başlayan bu ikinci kısmın aynı edatla başlayan birinci kısma "ve 'ale'l-mevlud" atfedilmesinin daha isabetli olacağı anlaşılmıştır. Ayette yer alan babanın varisinin kimden ibaret olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları Cenab-ı Hakk'ın bununla ölenin babası, annesi ve dedesini kast ettiğini, nikahı haram olan yakınların buna dahil olmadığını söylemiş ve bu kanaatlerini İbn Abbas'ın rivayet edilen görüşüne dayandırmışlardır.

      Bizim [Hanefi] alimlerimize gelince, onlar, sözü edilen yeme-içme ve giyim masraflarını amcaya yükleyen ve "Ölenin yakınlarından sadece bir kişi de kalsa bu masrafları ona yüklerdim" diyen Hz. Ömer'in kanaatini paylaşmışlardır. Bunun yanında Zeyd b. Sabit'ten de babanın varisi de aynı şeyle mükelleftir beyanının yorumuna dair şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Buradaki harcama nikahları haram olan bütün akrabaya mirasları oranında gereklidir" Biz [Hanefiler] bu meselelerde ashabın kanaatine tabi olduk. Ayrıca Kur'an'da bu tür harcamaların mahremlerin borcu olduğunun delili bulunmaktadır, mesela şu ayet-i kerime: "Sizin için kendi evlerinizde, babalarınızın evlerinde, annelerinizin evlerinde, kardeşlerinizin evlerinde, kız kardeşlerinizin evlerinde, amcalarınızın evlerinde, halalarınızın evlerinde, dayılarınızın evlerinde, teyzelerinizin evlerinde veya anahtarlarına sahip bulunduğunuz yerlerde yahut dostlarınızın evlerinde yemenizde bir sakınca yoktur". Bu ayet-i kerimede sayılanların her biri karşı tarafın rızasıyla değil kendi hakkı olan yemeğini yemektedir. Bilmez misin ki rızasıyla verdiği takdirde, kişi yabancının evinde de yemek yiyebilir. O, ayette sayılanların evinde kendine düşen hakkı yiyemeyecek olsaydı bunların özel olarak belirtilmesinin bir anlamı kalmazdı. Şayet ayette yer alan dostunun evinde yemesi şıkkında, kişinin dostunun böyle bir mecburiyetinin bulunmadığı hatırlatılarak itiraz edilirse şöyle cevap verilir: Bu, dost için mecburiyetin konulması halinde aradaki dostluğun kesilme tehlikesinden ötürüdür.

      Birinin şöyle bir soru yöneltmesi mümkündür: Neden ayetin dış görünüşünden hareketle harcama yapmayı bütün varisler için gerekli görmedin?

      Buna şöyle cevap verilir: Ayet harcama yapma fiiline tahsis edilmiştir, aslında ölenin karısı da bir varistir, fakat kocası adına harcama yapmak ona farz kılınmamıştır. Demek ki Allah Teala varislerin bir kısmını kast etmiştir ki onlar da nikahı haram olan mahremlerdir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Anne ve baba birbiriyle görüşüp anlaşmak suretiyle çocuğu memeden kesmek isterlerse bunun vebali yoktur. Şöyle yorumlanmıştır: Anne ile baba iki yıldan önce çocuğu sütten kesmek isterlerse, ancak aralarında anlaşıp ittifak etmeleri şartıyla mümkün olur. İki yılın tamamlanmasından sonra ise sadece birinin istemesiyle sütten kesilebilir. Ayet-i kerimeye dayanarak yapılan yorum aynı esasa dayanmaktadır: İki yılın bitmesinden sonra sütten kesilmesi öngörülen sürenin tamamının kullanılmasıyla oluşan tam ve kamil bir sütten ayırma, ebeveyden birinin istemesiyle gerçekleşir. İki yıldan önce ise Kur'an'ın da zikrettiği üzere tam sayılmayan bir sütten kesme fiili olup ancak ikisinin oy birliğiyle yürütülür. Hülasa iki yıldan sonrası nasça tam diye kabul edilen şekle uyduğundan birinin oyu ile geçerlidir, daha azı için ise oy birliği gerekmektedir. Meselenin aslı şudur ki iki yılın geçmesiyle emzirme tamamlanır ve yeterlilik oluşur, nas da bunu destekler. İki yıldan önce ise durum içtihat yoluyla bilinir. Anlaşmazlık ortaya çıktığında doğru olanı tesbit imkanı ortadan kalktığından nasta belirtilen süreye bağlanır. Zaten Kur'an'da da iki yılın tamamlanması halinde ebeveynden birinin iradesi yeterli görülürken iki yıldan önce sütten ayırmak için anlaşmanın gerçekleşmesi zikredilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Eşler çocuklarının süt emmesine dair sorunları kendileri karara bağlar; bu sebeple başkalarının bu işle ilgilenmesine ve diğer bir görüşe baş vurulmasına ihtiyaç duyulmaz, çünkü ebeveynin kendi çocuklarına karşı şefkatli olmaması mümkün değildir. Buna mukabil verilecek hüküm [çocuklarıyla ilgili olmayarak] ebeveynin kendi lehlerine veya aleyhlerine ise bu hükmü mutlaka başkasının vermesi gerekir. Bu görüşün delili şu ilahi beyanlardır: "Ey iman edenler! İhramlı iken av hayvanını öldürmeyin. Sizden onu kasten öldüren kimse öldürdüğü hayvanın dengi olduğu hakkında adil iki kişinin karar vereceği bir ceza kurbanı keser ...", "Eğer karı kocanın aralarının açılmasından endişe ederseniz erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden de bir hakem gönderin" İşte böyle bir konuda hüküm vermek eşlerin dışında birinin yetkisindedir, bu açıdan da ona ihtiyaç duyulmaktadır. Bahis konusu edilen eşler ise kendi çocukları hakkında düşünüp aralarında karar verirler, bu sebeple de bununla diğer problemler birbirinden ayrı konumlara sahip olmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      "Cünah" ile "harec" kelimeleri aynı mahiyette olup darlık ve sıkıntı demektir. Cünahın ayetteki manası, iki yıl dolmadan çocuğu sütten kesmeye karar verdikleri takdirde kendilerine gelecek bir sıkıntı, bir sorumluluk ve omuzlarına binecek bir vebal yoktur, şeklindedir.

      Çocuklarınızı iki yıldan fazla emzirmek (veya başkasına emzirtmek) isterseniz size yüklenecek bir vebal yoktur. Ayet-i kerimenin bu kısmında çocuğu iki yıldan fazla emzirmenin caiz oluşunun delili bulunmaktadır. Çünkü Allah anne ve baba ... anlaşmak suretiyle çocuğu memeden kesmek isterlerse ... mealindeki beyanında iki yıla ulaşmayan süreyi zikretmiştir; devamında yer alan çocuklarınızı iki yıldan fazla emzirmek isterseniz kısmı ise iki yıldan sonrasına tahsis etmiştir. Ayetin bu kuruluşu Ebu Hanife (r.a.) için delil teşkil edip ona ait görüşü güçlendirir. Bununla birlikte ayetin bu kısmının -annenin emzirmek istememesi halinde- diğer sütannelerin emzirmesinin meşruiyeti hakkında olması da ihtimal dahilindedir, tıpkı şu ayette olduğu gibi: "Eğer anlaşamazsanız çocuğu başka bir kadın emzirecektir".

      Teslim edip ödediğiniz takdirde. Yani ücreti. "Ma ateytüm" verdiğiniz, yani vermeyi kabul ettiğiniz ücreti. Burada yer alan "ita" kavramının fiilen vermek değil vermeyi kabul etmek anlamına geldiği söylenmiştir, "Müşrikler tövbe eder, namazı kılar, zekatı da verirlerse artık onların yolunu serbest bırakın" ayetinde olduğu gibi; buradaki ita (zekat verme) bizzat bu fiili işleme anlamına gelmez; bir bakıma Allah şöyle buyurmuştur: "Müşrikler tövbe edip, namaz kılmayı kabul eder, zekat vermeyi de üstlenirlerse yollarını serbest bırakın". Tefsirini yapmakta olduğumuz ayette de durum aynıdır, "ödediğiniz takdirde", yani ödemeyi kabul ettiğiniz takdirde ki o da süt emzirme ücretidir. "Ma ateytüm" ifadesinin "verme akdini yaptığınız" anlamına gelmesi de mümkündür, çünkü "ita" vermek manası taşır, yani ona teslim etme akdini yaptığınız takdirde. Burada bizzat vermek teslim etmek ile vermeyi üstlenmek arasında gözetilen fark, alışverişte kullanılan, "Bana şunu verdin fakat ben almadım" ile "Bana şunu teslim ettin fakat ben almadım'' ifadelerini farklı konumda gören kimse için bir delil vardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Allah'tan korkun. Sütannenin yeme-içme ve giyim masraflarını sağlamaya yönelik verdiği emirler ile çocuğa ve eşlerin birbirlerine zarar vermelerine yönelik yasakları konusunda O'ndan sakının.

      Ve O'nun yaptığınız her şeyi gördüğünü unutmayın. Ayetin bu son kısmı önceki kısımlarda yer alan ilahi emir ve yasaklar konusunda bir uyarı niteliği taşır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Vâlidât (الْوَالِدَاتُ)

        İbn Fâris, v-l-d kökünün temel anlamının doğum yapmak ve nesil dünyaya getirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, veled kelimesinin evlat, vâlid kelimesinin doğrudan baba, vâlide kelimesinin ise doğrudan anne anlamına geldiğini ifade eder; bu ayette kelimenin, emzirme bağlamında çocukla anne arasındaki doğal ve biyolojik bağın gücünü vurgulamak üzere kullanıldığını açıklar.

        Yürdı'ne (يُرْضِعْنَ)

        İbn Fâris, r-d-a kökünün memeden süt emmek anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, emzirme eylemini ifade eden bu fiilin, ayette annenin çocuğuna karşı fıtri bir şefkatle yerine getirmesi beklenen temel bakım ve beslenme sorumluluğunu nitelediğini belirtir.

        Evlâdehünne (أَوْلَادَهُنَّ)

        İbn Fâris, v-l-d kökünden türeyen bu kelimenin doğurulmuş olan, dünyaya getirilen varlıklar anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, evlat kavramının cinsiyet ayrımı gözetmeksizin hem kız hem de erkek çocukları kapsayacak şekilde kullanıldığını ifade eder.

        Havleyni (حَوْلَيْنِ)

        İbn Fâris, h-v-l kökünün bir halden başka bir hale geçmek, zamanın geçmesi ve dönmek anlamlarına geldiğini, "havl" kelimesinin bir döngüyü tamamladığı için tam bir yılı ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, havl kelimesinin başlangıç noktasına geri dönen bir zaman dilimini nitelediğini, ayette emzirme süresinin iki tam yıl olarak net bir şekilde sınırlandırıldığını açıklar.

        Kâmileyni (كَامِلَيْنِ)

        İbn Fâris, k-m-l kökünün bütünlük, tamamlanmışlık ve hiçbir eksiklik barındırmama anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, kemal kavramının bir şeyin amacına noksansız ulaşması olduğunu belirtir; ayette iki yıllık sürenin herhangi bir kesintiye veya eksiltmeye mahal vermeyecek şekilde mutlak bir tamlığı ifade ettiğini vurgular.

        Erâde (أَرَادَ)

        İbn Fâris, r-v-d kökünün bir şeyi aramak, talep etmek ve istemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, irade kavramının arzu, ihtiyaç ve umut unsurlarından oluşan bir yönelim olduğunu; ayette emzirme süresini tamamlama konusunda ebeveynlerin bilinçli, kasıtlı tercihine işaret ettiğini ifade eder.

        Yütimme (يُتِمَّ)

        İbn Fâris, t-m-m kökünün bir şeyin sonuna ulaşmak, mükemmellik ve bir süreci tam nihayetine erdirmek anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, tamam kelimesinin bir varlığın veya eylemin üzerine başka bir şey eklenmesine gerek kalmayacak şekilde bütünlüğe kavuşması olduğunu, burada emzirme sürecinin eksiksiz ifa edilmesini nitelediğini belirtir.

        Er-Radâate (الرَّضَاعَةَ)

        İbn Fâris, r-d-a kökünün süt emme eylemini karşıladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin emzirme işinin kendisini, süresini ve bu süreçte ortaya çıkan hukuki durumu ifade ettiğini söyler.

        El-Mevlûdi (الْمَوْلُودِ)

        İbn Fâris, v-l-d kökünün doğan varlık anlamına geldiğini, "mevlûdün leh" kalıbının ise kendisi için çocuk doğurulan kişiyi, yani babayı ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette doğrudan baba kelimesi yerine bu ifadenin kullanılmasının, çocuğun babanın soyuna nispet edildiğini ve bu aidiyetten dolayı annenin nafakası ile çocuğun masraflarının hukuken babanın sorumluluğuna verildiğini vurguladığını açıklar.

        Rizkuhünne (رِزْقُهُنَّ)

        İbn Fâris, r-z-k kökünün kesintisiz pay, nasip ve hayatı idame ettiren fayda anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, rızık kelimesinin maddi gıda ve geçimlikleri ifade ettiğini, ayette emziren annenin beslenme ve temel yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanması yükümlülüğünü anlattığını belirtir.

        Kisvetühünne (كِسْوَتُهُنَّ)

        İbn Fâris, k-s-v kökünün örtmek ve giydirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kisve kelimesinin bedeni örten kıyafetler olduğunu, İslam hukukunda ise bakmakla yükümlü olunan kişilere sağlanan mecburi giyim ödeneğini niteleyen teknik bir terime dönüştüğünü ifade eder.

        El-Ma'rûf (الْمَعْرُوفِ)

        İbn Fâris, a-r-f kökünün tanımak, bilmek ve sükûnet anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi akıl ve şeriat tarafından iyi, güzel ve doğru olarak kabul edilen muamele olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel çerçevesinde ma'rûf'un merkezi bir ahlak terimi olduğunu, kabilevi normatif iyiyi alarak onu ilahi bir buyruk haline getirdiğini savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, vahyin onayından geçmiş toplumsal sağduyu, insaf ve ahlaki kabulleri yansıttığını ifade eder.

        Tükellefü (تُكَلَّفُ)

        İbn Fâris, k-l-f kökünün bir yükü üstlenmek, zorluk ve meşakkat anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, teklif kavramının insana çaba ve zorluk gerektiren bir sorumluluk yüklemek olduğunu, ayette ise kimseye gücünün yettiğinden fazlasının emredilmeyeceği ilkesiyle ilahi merhametin ve hukuki dengenin kurulduğunu ifade eder.

        Nefsün (نَفْسٌ)

        İbn Fâris, n-f-s kökünün can, kan ve bir şeyin varlığı, özü anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nefs kelimesinin bedeni ve ruhuyla birlikte tekil bir insanı anlattığını, bu bağlamda her bireyin kendi şahsi kapasitesi ölçüsünde sorumlu tutulduğunu vurgular.

        Vüs'ahâ (وُسْعَهَا)

        İbn Fâris, v-s-a kökünün darlığın zıddı olarak genişlik, kapasite ve imkân anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, vüs' kavramının insanın aşırı bir zorluğa düşmeden sahip olduğu güç ve potansiyel olduğunu belirterek, bu kelimenin İslam hukukundaki güç yetirebilirlik ilkesinin temeli olduğunu açıklar.

        Tüdârra (تُضَارَّ)

        İbn Fâris, d-r-r kökünün zarar vermek, darlık, sıkıntı ve baskı anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, mudârra kalıbının karşılıklı veya kasıtlı olarak zarara uğratma eylemini ifade ettiğini belirtir; ayette anne veya babanın, çocuğu bir araç olarak kullanıp birbirlerine eziyet etmelerinin, hak mahrumiyeti yaşatmalarının kesin bir şekilde yasaklandığını açıklar.

        El-Vâris (الْوَارِثِ)

        İbn Fâris, v-r-s kökünün bir şeyin, ticari bir akit olmaksızın birinden diğerine geçmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, vâris kelimesinin ölen kişinin haklarını ve sorumluluklarını devralan kişi olduğunu, babanın vefatı durumunda çocuğun nafaka ve bakım yükümlülüğünün mirasçılara intikal edeceğini ifade eder.

        Mislu (مِثْلُ)

        İbn Fâris, m-s-l kökünün benzerlik, denklik ve eşdeğerlilik anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin nitelik, haklar veya yükümlülükler açısından eşitliği gösterdiğini, babanın hayattayken taşıdığı sorumlulukların varisler için de geçerli olduğunu belirtir.

        Fisâlen (فِصَالًا)

        İbn Fâris, f-s-l kökünün iki şeyi birbirinden ayırmak ve koparmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fısal kelimesinin bebeği anne sütünden kesmek, sütten ayırmak eylemi için kullanıldığını ifade eder.

        Terâdin (تَرَاضٍ)

        İbn Fâris, r-d-y kökünün öfkenin zıddı olarak hoşnutluk, kabul ve tatmin olmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rıza kavramının bu ayetteki terâdi (karşılıklı rıza) formunda, çocuğu sütten kesme kararında anne ve babanın hiçbir dayatma olmaksızın gönül rızasıyla mutabakata varması gerektiğini anlattığını söyler.

        Teşâvürin (تَشَاوُرٍ)

        İbn Fâris, ş-v-r kökünün temelinde kovandan bal çıkarmak, bir şeyi sergilemek ve bir görüşü ortaya koymak anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, meşveret ve teşâvür kavramlarının başkalarına danışarak en doğru görüşü süzüp çıkarmak olduğunu; ebeveynlerin çocuğun maslahatı için fikir alışverişinde bulunmalarını ifade ettiğini belirtir.

        Cunâha (جُنَاحَ)

        İbn Fâris, c-n-h kökünün meyletmek, bir tarafa eğilmek anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin haktan sapmak eyleminden türetilerek vebal veya günah anlamına geldiğini ifade eder. Arthur Jeffery, cunâh kelimesinin Orta Farsça/Pehlevice gunâh kelimesiyle bağlantılı olduğunu ve Arapçaya geçmiş bir alıntı kelime olabileceğini savunur. El-Cevâlîkî, Arapçaya yabancı dillerden geçen kelimeleri incelediği eserlerinde bu kelimenin Araplaşmış formlarına dikkat çeker.

        Testerdıû (تَسْتَرْضِعُوا)

        İbn Fâris, r-d-a kökünden türeyen bu formun, emzirme eylemini talep etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çocuğun beslenmesi için dışarıdan bir sütanne tutulmasını, bu hizmetin bir başkasından istenmesini ifade ettiğini açıklar.

        Sellemtüm (سَلَّمْتُم)

        İbn Fâris, s-l-m kökünün esenlik, sağlamlık ve bir şeyi eksiksiz, güvenli bir şekilde teslim etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, teslim eyleminin üzerinde anlaşılan ücretin, sütanneye hiçbir kesinti yapılmadan tam ve hakkaniyetli bir biçimde ödenmesi durumunu nitelediğini ifade eder.

        Âteytüm (آتَيْتُم)

        İbn Fâris, e-t-y kökünün gelmek, getirmek ve vermek eylemlerini kapsadığını söyler. Râgıb el-İsfahânî, itâ kavramının hak edilen bir payı, lütfu veya bedeli muhatabına vermek, ihsan etmek anlamına geldiğini belirtir.

        İttekû (اتَّقُوا)

        İbn Fâris, v-k-y kökünün bir şeyi tehlikeli ve zararlı unsurlara karşı muhafaza etmek, siper almak anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, takva kavramını kişinin nefsini günaha sokacak eylemlerden koruması olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, takva kelimesinin korkudan ziyade Allah'ın ilahi sınırlarına karşı duyulan derin bir saygı ve ahlaki sorumluluk bilinci olduğunu analiz eder.

        İ'lemû (اعْلَمُوا)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyin işareti ve alameti anlamına geldiğini, bilmenin bu işaretleri kavrayarak idrak etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramının şüpheye yer bırakmayan kesin bilgi olduğunu, ayette ilahi otoritenin her şeye vakıf olduğuna dair kalbi bir tasdiki ifade ettiğini açıklar.

        Ta'melُونَ (تَعْمَلُونَ)

        İbn Fâris, a-m-l kökünün bir iş yapmak, çalışmak ve eylemde bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, amel kelimesinin canlı bir varlığın irade ve kasıtla gerçekleştirdiği her türlü eylemi kapsadığını söyler.

        Basîr (بَصِيرٌ)

        İbn Fâris, b-s-r kökünün görmek, idrak etmek ve kavramak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, basar kelimesinin gözün görmesini, basîretin ise kalbin idrakini anlattığını; Basîr isminin Allah'a nispet edildiğinde O'nun insanların niyetlerini ve amellerini mutlak bir mükemmellikle, gizlisi ve açığıyla gördüğünü ifade ettiğini açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X