فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْيَتَامٰىۜ قُلْ اِصْلَاحٌ لَهُمْ خَيْرٌۜ وَاِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَاِخْوَانُكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ الْمُصْلِحِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَعْنَتَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 220. Ayet
Daralt
X
-
Sana şarap ve kumarı sorarlar. De ki ikisinde de büyük günah ve insanlar için bazı faydalar vardır. Fakat doğurdukları günah sağladıkları faydadan daha büyüktür. Bir de Allah için ne harcayacaklarını sorarlar. De ki ihtiyacınızdan artanı harcayın. Böylece Allah size âyetlerini açıklıyor ki dünya hususunda da âhiret hususunda da iyice düşünesiniz. Onlar sana yetimleri de sorarlar. De ki onlar için iyileştirme ve düzenleme yapmak elbette daha hayırlıdır. Kendileriyle birlikte yaşayacak olursanız şunu bilin ki onlar sizin kardeşlerinizdir. Muhakkak ki Allah işleri bozan ile düzeltenleri bilip birbirinden ayırır. Allah dileseydi sizi güçlüğe sevkederdi. Şüphe yok ki Allah üstün kudret sahibidir, bütün emirleri ve işleri yerli yerinde olandır.
Onlar sana yetimleri de sorarlar. De ki yetimler için iyileştirme ve düzenleme yapmak elbette daha hayırlıdır. Buradaki soru ifadesinde gizli bir husûsun bulunduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Cenab-ı Hak "onlar sana yetimleri de sorarlar" buyurmuş, fakat sorunun hangi hükme yönelik olduğunu beyan etmemiştir. Burada gizli kalan ifade -nihaî gerçeği bilen Allah'tır ya- herhalde şöyle denilmesinden ibarettir: Sana yetimlerle bir arada yaşama- yı sorarlar. Sözü edilen ifadenin böyle olduğunu âyetin, kendileriyle birlikte yaşayacak olursanız şunu bilin ki onlar sizin kardeşlerinizdir, meâlindeki kısmı göstermektedir. Şu halde kendileriyle birlikte yaşayacak olursanız beyanı sorunun bir arada yaşamaya yönelik olduğunu ispat eder. "Sana şarap ve kumarı sorarlar" meâlindeki âyette de durum aynı olup Allah Teâlâ sorunun hangi hükme yönelik olduğunu beyan etmemiştir. O sanki şöyle buyurmuştur: Sana şarap içmeyi ve kumar oynamayı sorarlar. Sonra da, "De ki ikisinde de büyük günah vardır" buyurmuştur. Bu ilâhî beyan sorunun şarap içme ve kumar oynamaya yönelik olduğunu gösterir. Bu tür bir anlatım dil açısından caiz olup Kur'ân'da çokça yer almaktadır: Cevapta soruda zikredilmeyen konunun beyan edilişi. Meselâ, "Senden fetva isterler; de ki Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin (kelâle) mirası hakkında hükmünü şöyle açıklıyor" meâlindeki âyette olduğu gibi. Burada devam eden kısımdan sorulan fetva konusunun miras olduğu anlaşılmaktadır. Bunun gibi, "Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar; de ki Allah onlara ait hükmü şöyle açıklar: Kitapta kendileri için yazılmış mirası vermeyip nikahlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan âyetler durumu anlatmaktadır" meâlindeki âyetin sonunda yer alan "yetim kadınlar" kısmı sorunun bunlar hakkında olduğunu göstermektedir. Bu ise dil açısından caizdir. Bazan da cevap vuku bulmuş olayların ardından gelir, bu durumda Allah'ın kast ettiği şey soru kısmı ile değil vuku bulmuş olaylar yoluyla öğrenilmiş olur.
Yetimlerle İlgili Hükümler
Şunu bilin ki onlar sizin din kardeşlerinizdir. Azîz ve celîl olan Allah yetimlerin, din kardeşleri olduğunu haber vermek suretiyle müminleri yetimler hakkında düzenleme yapmaya, kendileriyle ilgilenmeye ve onlara fayda sağlamaya teşvik etmiştir. Zira mümin toplumun bir kısmının diğerinden yardım, koruma ve düzenleme talebinde bulunması tabiidir, "Müminler birbirinin kardeşi konumundadır, şu halde kardeşlerinizin arasını bulun" meâlindeki âyet-i kerîme de bunu teyit etmektedir. Şunu bilin ki onlar sizin din kardeşlerinizdir beyanı küçük çocuğun dinî husûslarda anne ve babasına bağlı olduğunu göstermektedir. Ergenlik çağına gelmeseler de akılları erecek yaşa ulaşınca çocukların dinî husûslarla ilgilenmeleri tabiidir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.
Yetimler hakkında yöneltilen sorunun iki şekilde yorumlanması mümkündür. Sorunun yetimlerin malları ve kendileriyle bir arada bulunmasına dair olması ihtimal dâhilindedir. Nitekim de ki yetimler için iyileştirme ve düzenleme yapmak elbette daha hayırlıdır. Kendileriyle birlikte yaşayacak olursanız şunu bilin ki onlar sizin kardeşlerinizdir meâlindeki ilâhî beyan buna işaret etmektedir. Hz. Peygamber'in muhataplarını, yetimlerle bir arada olmanın dinî yönünü sormaya sevkeden şey -nihaî gerçeği bilen Allah'tır ya- şu olmalıdır ki denildiğine göre, "Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler karınlarına başka değil sadece ateş tıkamış olurlar; şüphe yok ki onlar alevli ateşe gireceklerdir"; "Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin. Eğer onlarda aklî olgunlaşma görürseniz mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler de mallarına sahip olacaklar diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin" meâlindeki âyet-i kerîmeler nâzil olunca müslümanlar yetimlerle bir arada bulunmanın sorumluluğundan çekinmişler; onların evlerini, yemeklerini, hizmetçilerini ve giyeceklerini ayırmışlardı. Ama bu durum hepsine ağır gelmişti. Meseleyi Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme sormaları üzerine onlar sana yetimleri de sorarlar beyanıyla başlayan söz konusu âyet-i kerîme nazil olmuştur.
Faizin İlleti
Tefsirini yapmakta olduğumuz son âyeti-i kerîmede yolculuk ve diğer zamanlarda ortaklaşa yemek hazırlıkları yapıp beraberce yemenin meşruiyetine dair delil vardır, çünkü Cenâb-ı Hak yetimlere bakma durumunda bulunan kimselere onların mallarını kendilerininkine katmalarına izin vermiştir. Küçük yaştaki yetimlerin malları hakkında meşru olan bu hususun büyüklerle ilgili mallar hakkında da meşru olması daha büyük bir ihtimalle sabittir. Zira ergenliğe ulaşmış kişinin malında tasarrufta bulunmak ve izin almak mümkün iken reşit ergenliğe ulaşmamış kimselerin malları hakkında imkân dâhilinde bulunmamaktadır. Yine tefsiri yapılmakta olan ilâhî beyanda, bazı kimselerin ileri sürdüğü gibi, faizin oluşmasının illeti onu yemek değil, ölçü ve tartıdır, çünkü Allah Teâlâ yetimlerle bir arada bulunan kimselere, ölçü ve tartıya bağlı olmayan yiyecek ve içeceklerde onlarla beraber yeme içmelerine müsaade etmiştir. Bilindiği üzere küçük bir çocuğun (yetim) büyük insan kadar yiyip içmesi söz konusu değildir. Faizin illeti yemekten ibaret bulunsaydı Cenâb-ı Hak yetime bakanlara faiz (ribâ) konumunda bulunacak şeyleri yemelerine izin vermezdi. Böylece ilâhî beyan faizin oluşma sebebinin yemek fiili değil, aynı cinsten olan malın ölçü ve tartısında fazlalıktan ibaret bulunduğunu göstermektedir. Aynı âyet-i kerîmede bir hurmayı iki hurma karşılığında satmanın meşru olduğunun da delili bulunmaktadır. Çünkü hurma ölçülebilir türden değildir. Haddizatında ölçülebilir ve tartılır olsa da halkın uygulamasında ölçü ve tartıya girmediği için bu konumda kabul edilen her şeyden bir ünitenin aynı cinsten iki ünite ile satılması meşrudur. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.
Çocuğun Dini Eğitimi
Söz konusu âyet-i kerîmede yetime bakmakla yükümlü bulunan kimsenin kendi çocuğunu eğittiği gibi onu da hayrına olacak tarzda eğitmesinin meşru olduğunun delili vardır. Bunun yanında ona güzel ahlâkı öğretip alışkanlık haline gelmesini ve insanların arasına karışmasını sağlaması da gerekmektedir; nitekim çocuk yedi yaşına gelince namaz kılmasının kendisinden istenmesi, on yaşına ulaşınca da bunun için baskı uygulanması emredilmiş ve bu sayede onun alışkanlık kazanmasına işaret edilmiştir. Bilmez misin ki haberde şöyle denilmiştir: "İnsanların en kötüsü tek başına yiyen ve tek başına içendir". İnsanlarla bir arada bulunmakta güzel ahlâka, ayrı olmakta ise kötü ahlâka sahip olma ve kötü alışkanlıklar edinme sonucu doğmaktadır.
De ki yetimler için iyileştirme ve düzenleme yapmak elbette daha hayırlıdır. Bu ilâhî beyanda gizli bir kısım bulunmaktadır ki o da yetimler için iyileştirme talebinde bulunmaktan ibarettir. Söz konusu iyileştirme onların mallarının yönetimini üstlenip kendilerine fayda sağlayacak şekilde işletmek, yetimlerin güzel ahlâk ve iyi alışkanlık edinmeleri ile meşgul olmaktır. İşte bu tür davranışlar onlar için hayırlı düzenlemeler mânasına gelir. Yani "yetimler için iyileştirici düzenleme yapmayı istemeniz veya faydasının kendilerine döneceği hayırlı şeyler talep etmeniz". Aksi takdirde mutlak mânada iyileştirme ve düzenleme yapmak herkes için güzel bir şey olup bunu yetimlere tahsis etmenin özel bir yönü yoktur. Buna göre sözü edilen ilâhî beyandan maksat yetimlere maddî ve manevî fayda getirecek şeyleri talep etmek ve onlarla ilgilenmekten ibarettir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.
Azîz ve celîl olan Allah tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin devamında muhakkak ki Allah işleri bozan ile düzeltenleri bilip birbirinden ayırır buyurmak suretiyle -nihaî gerçeği bilen Allah'tır ya- yetimlerle ilgilenenleri uyarmıştır. Bu son beyanın mânası şu olmalıdır: Allah yetimler için faydalı olan şeyleri arayıp ilgilenen ile işleri bozup mallarında israf yapmayı isteyeni bilir ve bunları birbirinden ayırır.
Allah dileseydi sizi güçlüğe sevkederdi. Denildi ki işinizi daraltır ve yetimlerle bir arada olmanıza izin vermezdi. Yine denildi ki sizi güçlüğe sevkederdi meâlindeki sözün anlamı, onlarla bir arada olmanıza rıza göstermezdi, demektir. Bir de sizi sıkıntıya sevkederdi, mânası verilmiştir. Bu yorumların hepsi aynı noktada toplanır. Ayetin bu kısmında yer alan "anet" kavramı günah demektir, "Sizin sıkıntıya uğramanız ona (Resûlullah'a) çok ağır gelir", yani günaha girmeniz, âyetinde olduğu gibi.
Şüphe yok ki Allah üstün kudret sahibidir, bütün emirleri ve işleri yerli yerinde olandır. Bu ilâhî beyanda daha önce de söylediğimiz gibi yetimlerle ilgilenen kimselere uyarı vardır. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Dünyâ (الدُّنْيَا)
İbn Fâris, "d-n-v" kökünün temel anlamının yakın olmak ve yaklaşmak olduğunu, bu ismin de ahirete kıyasla insanlara daha yakın olan şu anki hayat için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dünya kelimesinin dünüvv kökünden geldiğini, ahirete nispetle hem zaman olarak daha yakın hem de değer bakımından daha aşağı ve geçici bir konumu ifade ettiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu kabul etmekle birlikte, dini bir terim olarak Süryanicedeki "dunyâ" kullanımıyla da anlamsal bir paralellik gösterdiğini tartışır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde dünya kavramının tek başına negatif olmadığını, ancak ahiretin kalıcılığı karşısında onun geçici, aldatıcı ve nihai tatmin sağlamayan yönüne dikkat çekmek için zıtlık içinde kullanıldığını analiz eder.
Âhiret (الْآخِرَةِ)
İbn Fâris, "e-h-r" kökünün bir şeyin geriye kalması, sonradan gelmesi ve öncelik vasfının zıddı gibi anlamlar taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ahiret kavramının dünya hayatından sonra gelen, ona ardıl olan ve insanın nihai varış yeri olan ebedi yurdu anlattığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında ahiretin sadece bir zaman boyutu değil; insanın yeryüzündeki eylemlerinin mutlak sonucunu göreceği, ilahi adaletin tecelli edeceği en temel eskatolojik (ahiret bilimi) kavram olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik olarak zaman ve mekan bağlamında en son olanı ifade ettiğini, ayette dünya ve ahiret dengesinin gözetilmesi gerektiğine dair bir vurgu barındırdığını belirtir.
Yetâmâ (الْيَتَامَى)
İbn Fâris, "y-t-m" kökünün yalnız kalmak, tek olmak ve zayıf düşmek anlamlarına geldiğini, ergenlik çağına ulaşmadan babasını kaybeden çocuğa da bu sebeple yetim dendiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, yetim kelimesinin insanlarda büluğ çağına kadar babasını, hayvanlarda ise anasını kaybeden yavrular için kullanıldığını, ayette ise bu zayıf ve korumasız kesimin haklarının gözetilmesine dair toplumsal bir sorumluluğun altının çizildiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Aramice "yatmâ" veya Süryanice "yatmâ" kelimeleriyle aynı Sami kökten geldiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'da yetimlerin himayesinin sadece onlara ekonomik bir yardım yapmaktan ibaret olmadığını; bu kelimenin kökündeki yalnızlık ve zayıflık manası sebebiyle onlara psikolojik destek ve sosyal bir aidiyet sunulması gerektiğini vurgular.
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün temel olarak ağızdan çıkan söz, söylemek ve bir fikri ifade etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kavl kelimesinin dille ifade edilen ve bir anlam taşıyan sözler için kullanıldığını, ayette Hz. Peygamber'e hitaben gelen bu emir formunun, toplumsal bir mesele olan yetimlerin durumuna dair ilahi hükmün net bir şekilde deklare edilmesi manasını taşıdığını açıklar.
Islâh (إِصْلَاحٌ)
İbn Fâris, "s-l-h" kökünün fesadın (bozulmanın ve çürümenin) zıddı olarak bir şeyi düzeltmek, iyi, faydalı ve sağlam bir duruma getirmek anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ıslah kelimesinin bozulan veya eksik olan bir şeyi kendi fıtratına uygun o en iyi haline kavuşturmak olduğunu, bu ayette yetimlerin mallarını koruyup çoğaltmanın ve onları topluma faydalı bireyler olarak yetiştirmenin kastedildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da salihat veya ıslah kavramlarının sadece ritüel ibadetleri değil, toplumsal yapıyı, adaleti ve ahlakı iyileştiren son derece aktif ve dönüştürücü eylemleri kapsadığını belirtir.
Hayr (خَيْرٌ)
İbn Fâris, "h-y-r" kökünün insanların arzuladığı, faydalı, iyi ve seçkin olan şeyleri anlattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hayır kelimesinin akıl, fıtrat ve şeriat tarafından güzel ve faydalı bulunan, herkesin içgüdüsel olarak yöneldiği mutlak iyilik olduğunu; yetimlerin mallarını ıslah etmenin de hiçbir şüphe barındırmayan net bir iyilik olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında hayır kavramının şerrin karşıtı olarak objektif, ilahi bir değer yargısını ifade ettiğini, sadece bireysel bir faydayı değil, ontolojik bir doğruluğu simgelediğini vurgular.
Tuhâlitû (تُخَالِطُو)
İbn Fâris, "h-l-t" kökünün iki veya daha fazla şeyi birbirinden ayırt edilemeyecek şekilde birbirine katmak, karıştırmak ve iç içe geçmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, muhaâlata kavramının ayette yetimlerin mallarıyla kendi mallarınızı aynı mutfakta, aynı ev düzeninde veya aynı ticarette birlikte, iyi niyetle idare etmeniz ve sosyal olarak onlarla kaynaşmanız anlamında kullanıldığını açıklar.
İhvân (إِخْوَانُ)
İbn Fâris, "e-h-v" kökünün aynı anne babadan olma durumunu veya aynı amaca, inanca sıkı sıkıya bağlı olarak bir araya gelmeyi ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki ihvan kelimesinin kan bağını değil, dinde kardeşliği ifade ettiğini; yetimlerin mallarını idare ederken onlara yabancı biri gibi değil, öz kardeşe gösterilen şefkat, samimiyet ve korumacı bir yaklaşımla muamele edilmesi gerektiğine işaret ettiğini kaydeder.
Ya'lemu (يَعْلَمُ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün bir şeyin hakikatini, mahiyetini ve alametlerini derinlemesine idrak etmek, şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramının bir gerçeği tam olarak kavramak olduğunu, burada Allah'ın sınırsız ilmine atıf yapılarak, yetim malına karışan kişilerin kalplerindeki gizli niyetleri (düzeltmek mi yoksa sömürmek mi istediklerini) O'nun apaçık bildiğinin vurgulandığını ifade eder.
Müfsid (الْمُفْسِدَ)
İbn Fâris, "f-s-d" kökünün bir şeyin itidalden (denge durumundan) ve doğru yoldan çıkması, çürümesi ve bozulması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, müfsid kelimesinin ıslah edenin tam zıddı olarak; yetimin zayıflığından faydalanıp onun malına haksız yere el uzatan, düzeni, ahlakı ve dengeyi bozan yıkıcı karakteri anlattığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da fesad ve müfsid kavramlarının sıradan bir hatayı değil; Allah'ın koyduğu ontolojik ve ahlaki sınırların ihlal edilerek dünyadaki uyumun tahrip edilmesini anlatan temel bir kötülük terimi olduğunu analiz eder.
Muslih (الْمُصْلِحِ)
İbn Fâris, "s-l-h" kökünden türeyen bu kelimenin, fesadı ortadan kaldıran, bozukluğu giderip düzeni sağlayan ve işleri yoluna koyan kişi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, muslih sıfatının, yetimlerin hakkını gözeterek onların mallarını koruyan, niyetinde saf bir yapıcılık ve iyileştirme iradesi taşıyan müminleri tanımlamak için kullanıldığını açıklar.
Şâe (شَاءَ)
İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün bir şeyi icat etmek, var etmek ve mutlak iradeyle bir şeye yönelmek anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, meşiet kavramının ilahi iradenin bir tecellisi olarak Allah'ın bir şeyin olmasını istemesi ve onu varlık sahasına çıkarması olduğunu belirtir.
A'netekum (لَأَعْنَتَكُمْ)
İbn Fâris, "a-n-t" kökünün zorluk çekmek, meşakkate düşmek, büyük bir sıkıntı ve günah içine girmek gibi anlamlar taşıdığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki kullanımında bu fiilin, kişiyi altından kalkamayacağı, onu darlığa ve mahvolmaya sürükleyecek ağır bir yüke sokmak anlamına geldiğini; Allah'ın dileseydi yetim malları hususunda iç içe geçmeyi tamamen yasaklayarak insanları büyük bir meşakkate ve çaresizliğe sokabileceğini ancak merhametiyle bunu yapmadığını ifade ettiğini kaydeder.
Azîz (عَزِيزٌ)
İbn Fâris, "a-z-z" kökünün kuvvetli olmak, yenilmez olmak, saygınlık ve mutlak üstünlük ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, Azîz isminin, hiçbir şekilde mağlup edilemeyen, hükmüne karşı gelinemeyen ve iradesini yerine getirmede mutlak güç sahibi olan Allah'ın yüceliğini anlattığını belirtir.
Hakîm (حَكِيمٌ)
İbn Fâris, "h-k-m" kökünün bir şeyi fesattan engellemek, sağlamlaştırmak ve hüküm vermek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, Hakîm sıfatının, Allah'ın her işini ve hükmünü en doğru yerde, en uygun şekilde ve mutlak bir hikmet çerçevesinde yerine getirmesi olduğunu; yetimlerle ilgili konulan bu ölçülü hükmün de O'nun sonsuz hikmetinin bir yansıması olduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla