Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 214. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 214. Ayet

    اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Em hasibtum en tedḣulu-lcennete velemmâ ye/tikum meśelu-lleżîne ḣalev min kablikum(s) messet-humu-lbe/sâu ve-ddarrâu vezulzilû hattâ yekûle-rrasûlu velleżîne âmenû me’ahu metâ nasru(A)llâh(i)(k) elâ inne nasra(A)llâhi karîb(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yoksa siz, ey müminler, daha önce gelip geçenlerin maruz kaldığı sıkıntıların benzeriyle karşılaşmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onları öylesine yoksulluk, öylesine darlık sarmış ve öylesine sarsılmışlardı ki içlerinde bulunan Allah elçisi ve yanındaki müminler, "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?" diye feryat ediyordu. Şundan emin olun ki Allah'ın yardımı yakındır.

      Yoksa siz, ey müminler, (hemen) cennete gireceğinizi mi sandınız? Âyette yer alan em hasibtüm terkibinden mim harfi düşürülerek e-hasibtüm şekline çevrilmiş ve "sandınız mı mânası verilmiştir. Bir anlayışa göre de buradaki soru edatı olan em onaylama anlamındaki yerine kullanılıp "pekâlâ sandınız demektir.

      Daha önce gelip geçenlerin mâruz kaldığı sıkıntıların benzeriyle karşılaşmadan. Âyette geçen meselü'l-lezine terkibi evvelkilerin benzeri" diye yorumlandığı gibi "sizden önce gelip geçenlerin öyküsü" mânasına da alınmıştır. Bir başka yoruma göre ise sizden önce gelip geçenlerin katetmeye mecbur kaldığı mesafeler demek olup bunlar da geçmiş ümmetlerin içinden mümin olanların mâruz kaldığı belâ ve sıkıntılardır.

      Yoksa siz sandınız mı. Bu ifade, "Sizden öncekilerin mâruz kaldığı güçlüklerle sınanmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?" meâlindeki âyette yer alan istifham konumundadır. Yani siz -ey Muhammed ümmeti- hepiniz böyle bir ümide kapılmayın. Aslında -nihaî gerçeği bilen Allah'tır ya- geçmiş ümmetler içinde güçlüklerle karşılaşmadan cennete girenler de olmuştur. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet şu ilâhî beyana benzemektedir. "Elif lâm mîm. İnsanlar sadece 'inandık' demeleriyle bırakılacaklarını ve kulluk sınavından geçirilmeyeceklerini mi sandılar? Andolsun ki kendilerinden öncekileri de sınava tâbi tuttuk. Allah, elbette iman iddiasında samimi olanlarla yalancı olanları belirleyip ortaya koyacaktır".

      Denildi ki âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi şudur: Münafıklar müminlere hitaben, "Neden kendinizi öldürüp mallarınızı mahvediyorsunuz, şayet Muhammed bir peygamberse ona kimse galip gelemez" demişti. Müminler de, "Bizden Allah yolunda öldürülen cennete girer" diye cevap vermiş, bunun üzerine münafıklar şöyle bir ifade kullanmıştır: "Peki, boş ve belâlı işler peşinde niye koşuyorsunuz?" İşte bu münasebetle Allah Teâlâ yoksa siz -ey müminler- sınava tâbi tutulmadan, zorluklarla karşılaşmadan, sizden önce gelip güçlük- lere ve zorluklara mâruz kalanların haberlerine yaşayarak vakıf olmadan cennete gireceğinizi mi sandınız, şeklinde yorumlanabilecek âyet-i kerîmesini indirdi.

      Ve zülzilû. Sarsıldılar, güçlüklere mâruz bırakıldılar, şeklinde yorumlanmıştır.

      İçlerinde bulunan Allah elçisi ve yanındaki müminler diyordu, yani peygamber, "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?" demişti. Bu kısım iki şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki Allah elçisi ve müminler hep birlikte, "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?" dediler. Bu feryadın ardından Cenâb-ı Hak, şundan emin olun ki Allah'ın yardımı yakındır, diye cevap verdi. Yine denildi ki müminler Allah'ın yardımı ne zaman gelecek, diye feryat etti. Bunun üzerine peygamber, şundan emin olun ki Allah'ın yardımı yakındır, diye cevap verdi. Benzer bir duygu ve ifadenin Allahın kendi kavimlerine gönderdiği her peygamber hakkında söz konusu edilmesi ihtimal dâhilindedir. Bu ifadeyi hem peygamber hem de ümmeti kullanmış olabilir. Bununla birlikte tasvir edilen durumun peygamberlerin sadece bir kısmı hakkıyla gelmiş olması da mümkündür, nitekim bazı müfessirler, "Filan peygamberdi" diye de isim belirlemiştir. Ne var ki böyle bir şeyin bilgisine ulaşmanın nakilden başka bir yolu yoktur. Aslında böyle bir belirleme yapmaya da ihtiyacımız bulunmamaktadır.

      Yoksa siz, ey müminler, daha önce gelip geçenlerin mâruz kaldığı sıkıntıların benzeriyle karşılaşmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Bu ilâhî beyanda söylenenlerden başka bir yorum yapmak da imkân dâhilindedir. Şöyle ki, -nihaî gerçeği bilen Allah'tır ya- müminler benimsedikleri iman sayesinde hiçbir zorluk, sıkıntı ve güçlükle denenmeden cennete gireceklerini sanmışlar. Bunun üzerine azîz ve celîl olan Allah iman hayatı içinde vazgeçilmez sıkıntı ve zorlukların bulunduğunu haber vermiştir. Tıpkı Resûlullah'ın (s.a.) şu hadisinde olduğu gibi: "Cennet gerçekleştirilmesi zor amellerle, cehennem de nefsanî arzularla çevrilmiştir". Nihaî gerçeği bilen Allah'tır. Yine şu âyet-i kerîme gibi: "Elif lâm mîm. İnsanlar sadece 'inandık' demeleriyle bırakılacaklarını ve kulluk sınavından geçirilmeyeceklerini mi sandılar?" Bir de şu var ki iman tabiatı gereği teorik açıdan zor bir şey değildir, çünkü o, gerçeği bilmek ve doğruyu söylemekten ibarettir. Aslında doğru söylemekle yalan söylemek, hakkı bilmekle bâtılı bilmek arasında doğuracağı zorluk açısından büyük bir fark bulunmamaktadır. Uygulama açısından ise iman beşerî arzulara ve insan tabiatına muhalefet etmekten ibarettir. Bu ise gerçekleştirilmesi zor olan işler arasında yer alır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 3938

        #4
        Em (أَمْ)

        Celaleddin el-Suyuti, "Yoksa / Veya" anlamına gelen bu edatın buradaki kullanımını tahlil eder. Bu, sıradan bir seçenek sunma (atıf) bağlacı değil; muhatabın kafasındaki o kuruntuyu, tembelliği ve yanlış algıyı sarsarak reddeden bir "istifham-ı inkârî" (kınayıcı ve uyandırıcı soru) edatıdır.

        Hasibtum (حَسِبْتُمْ)

        İbn Fâris, "h-s-b" (ha, sin, be) kökünün dilde "saymak, hesap etmek, miktar belirlemek ve bir şeyi kendi zihninde ölçüp biçerek zannetmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiildir. (Siz kendi hesabınızca zannettiniz mi / Kuruntuya mı kapıldınız).

        Râgıb el-İsfahânî, "hasibtum" (zannettiniz) kavramını epistemolojik bir çöküş olarak okur. "Hüsbân" ve "zan", kesin bilgiye (yakîn) değil, insanın kendi kolaycı arzularına dayanan temelsiz bir varsayımdır. İnsan, kendi kendine bir hesap (h-s-b) yapar ve hiçbir bedel ödemeden kurtulacağını sanır; Kur'an bu matematiksel ve teolojik hatayı yüzlerine vurur.

        En Tedhulû (أَنْ تَدْخُلُوا)

        İbn Fâris, "d-h-l" (dal, hı, lam) kökünün dilde "bir şeyin bizzat içine girmek, dışarıdan içeriye nüfuz etmek ve dâhil olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. (İçeri gireceğinizi / Nüfuz edeceğinizi).

        El-Cennete (الْجَنَّةَ)

        İbn Fâris, "c-n-n" (cim, nun, nun) kökünün dilde "bir şeyi örtmek, gözden gizlemek, üstünü kapatmak ve ağaçlarının sıklığından dolayı toprağı/içini göstermeyen yeşil bahçe" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında "cennet" kavramının bedelsiz (ucuz) bir hediye olmadığını tahlil eder. Mekke aristokrasisi her şeyi parayla veya asaletle satın almaya alışkındı. İnananlar da bazen "İman ettik, o halde hemen kurtulmalıyız" gibi psikolojik bir rehavete kapılıyordu. Kur'an, cennetin bir "miras" veya "rastgele bir ikramiye" olmadığını; onun ancak insanın kendi fıtratını en ağır varoluşsal krizlerde test edip kanıtlamasından sonra girilebilecek o nihai ve en pahalı "korunaklı/örtülü menzil" (cennet) olduğunu mühürler.

        Ve Lemmâ (وَلَمَّا)

        Celaleddin el-Suyuti, bu edatın "henüz / hâlâ" anlamına geldiğini kaydeder. Geçmişten şu ana kadar gerçekleşmemiş olan, ancak "gerçekleşmesi mutlak surette beklenen" ve kaçınılmaz olan bir süreci başlatan sarsılmaz bir zaman/olumsuzluk edatıdır.

        Ye'tikum (يَأْتِيكُمْ)

        İbn Fâris, "e-t-y" (hemze, te, ye) kökünün dilde "bir şeye bizzat gelmek, kasten yönelmek, sunmak ve varmak" anlamlarına geldiğini belirtir. (Halbuki size henüz bizzat gelmedi / uğramadı).

        Meselu (مَثَلُ)

        İbn Fâris, "m-s-l" (mim, se, lam) kökünün dilde "bir şeyin diğerine birebir benzemesi, denk olması, örnek teşkil etmesi ve temsil" anlamlarına geldiğini açıklar. (O durumun / krizin tıpatıp bir benzeri).

        Ellezîne Halev (الَّذِينَ خَلَوْا)

        İbn Fâris, "h-l-v" (hı, lam, vav) kökünün dilde "bir yerin boş kalması, yalnızlık, tenhalık, bir zamanın bütünüyle geçip gitmesi ve maziye karışmak" anlamlarına geldiğini açıklar. (O geçip gidenlerin / tarihi boşaltıp gidenlerin).

        Min Kablikum (مِنْ قَبْلِكُمْ)

        (Sizden hemen önce). Tarihsel süreklilik ve sosyolojik yasa vurgusu.

        Messethumu (مَسَّتْهُمُ)

        İbn Fâris, "m-s-s" (mim, sin, sin) kökünün dilde "bir şeye doğrudan doğruya ten ile temas etmek, dokunmak, derinden hissetmek ve yüzeysel çarpmanın zıttı" anlamlarına geldiğini açıklar. (O acı onlara tenlerine işlercesine dokundu).

        El-Be'sâu (الْبَأْسَاءُ)

        İbn Fâris, "b-e-s" (be, hemze, sin) kökünün dilde "şiddet, kuvvet, zorluk, savaş ve insanı kıvrandıran şiddetli yoksulluk/fakirlik" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Ved Darrâu (وَالضَّرَّاءُ)

        İbn Fâris, "d-r-r" (dat, ra, ra) kökünün dilde "faydanın (nef') mutlak zıttı, bir şeyde noksanlık oluşması, bedene/cana isabet eden şiddetli hastalık ve hasar" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "be'sâ ve darrâ" ikilemini Kur'an'ın sosyolojik ve psikolojik kriz anatomisi olarak okur. "Be'sâ", insanın dış dünyasındaki çöküştür; ekonomik ambargolar, malın mülkün kaybı, savaş ve şiddetli yoksulluktur. "Darrâ" ise dışarıdan içeriye (bedene ve ruha) sıçrayan çöküştür; işkence, hastalık, yaralanma ve fiziksel acıdır. Cennete giden yol; insanın hem dışsal (ekonomik) hem de içsel (bedensel) kalkanlarının bütünüyle parçalandığı bu "çifte sınav" ateşinden geçmek zorundadır.

        Ve Zulzilû (وَزُلْزِلُوا)

        İbn Fâris, "z-l-z-l" (ze, lam, ze, lam) kelimesinin sülasi (üç harfli) değil, sesin ve eylemin tekrarını vurgulayan rubai (dört harfli) yansıma bir kök olduğunu açıklar. Dilde "bir şeyin temelinden şiddetle sarsılması, yerinden oynaması ve titremesi" demektir. Meçhul (edilgen) fiildir. (Ve onlar beşik gibi şiddetle sarsıldılar).

        Râgıb el-İsfahânî, "zulzilû" (sarsıldılar) kavramını fiziki bir depremden felsefi ve psikolojik bir boyuta taşır. Buradaki sarsıntı (zelzele); yerin sallanması değil, insanın inancının, psikolojisinin, sinir sisteminin ve umudunun fay hatlarının kırılacak noktaya (travmaya) gelmesidir. Kriz o kadar devasadır ki, insan aklı yerinden oynar.

        Hattâ (حَتَّىٰ)

        Celaleddin el-Suyuti, eylemin son sınırını ve gayesini bildiren "Ta ki / O raddeye kadar ki" edatı olduğunu belirtir. Krizin şiddetinin zirve noktasını mühürler.

        Yekûle (يَقُولَ)

        (Diyecek hale gelinceye dek). Söylemek / İfade etmek.

        Er-Rasûlu (الرَّسُولُ)

        İbn Fâris, "r-s-l" (ra, sin, lam) kökünün dilde "birini belirli bir amaçla, kasten ve bir mesajla göndermek, peş peşe akıp gitmek" anlamlarına geldiğini açıklar. (O gönderilen mutlak Elçi/Peygamber dahi).

        Vellezîne Âmenû (وَالَّذِينَ آمَنُوا)

        (Ve o iman edip güven sözleşmesi yapanlar).

        Meahu (مَعَهُ)

        (Onunla bizzat beraber olanlar).

        Metâ (مَتَىٰ)

        İbn Fâris, dilde zamanı sorgulamak için kullanılan istifham (soru) edatıdır. (Ne zaman?)

        Nasrullâhi (نَصْرُ اللَّهِ)

        İbn Fâris, "n-s-r" (nun, sad, ra) kökünün dilde "birine arka çıkmak, destek olmak, zalime karşı mazluma güç vermek ve zafere ulaştırmak" anlamlarına geldiğini açıklar. (Allah'ın o mutlak yardımı ve zaferi).

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Peygamberin ve müminlerin 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyeceği raddeye kadar sarsılmaları" (zulzilû hattâ yekûler rasûl... metâ nasrullâh) fermanındaki o devasa teolojik krizi tahlil eder. Bir peygamber Allah'tan asla şüphe etmez; ancak çekilen acı, işkence ve ambargo (be'sâ ve darrâ) o kadar uzun sürer ve insan fıtratını o kadar şiddetli ezer ki; peygamberin bile beşeri dayanma gücü sıfır noktasına ulaşır. Bu isyan değil, insanın ontolojik acziyetinin "imdat" çığlığıdır. İman, işte bu "Acaba yardım gelmeyecek mi?" sorusunun aklı yaladığı o dipsiz uçurumun kenarında pes etmeden durabilme sanatıdır.

        Elâ (أَلَا)

        Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin "Tenbih" (şiddetle uyarma ve silkeleme) edatı olduğunu kaydeder. Cümlenin akışını aniden durdurur, krizin içindeki aklı sarsar ve ilahi müjdenin geldiğini "Dikkat edin / Gözünüzü açın!" diyerek ilan eder.

        İnne (إِنَّ)

        (Muhakkak ve kati surette ki). Şüpheyi yok eden tekit.

        Nasrallâhi (نَصْرَ اللَّهِ)

        (Allah'ın o mutlak yardımı ve müdahalesi).

        Karîb (قَرِيبٌ)

        İbn Fâris, "k-r-b" (kaf, ra, be) kökünün dilde "uzağın (bu'd) mutlak zıttı, hem mekânsal hem de zamansal olarak aradaki mesafenin sıfırlanması, bitişmek ve yakınlık" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Dikkat edin, Allah'ın yardımı çok yakındır" (elâ inne nasrallâhi karîb) kapanışındaki (fezlekesindeki) o sarsılmaz ilahi matematiği okur. Allah'ın yardımı (nasr) neden en başta değil de, insan "sarsıldıktan" ve "Ne zaman gelecek?" diye feryat ettikten sonra "yakındır" denilerek devreye girer? Çünkü ilahi yardım, insanın kendi egosuna, kibrine ve fiziksel gücüne güvendiği anlarda (rahatlıkta) gelmez. İlahi müdahalenin ontolojik şartı; insanın kendi çaresizliğini bütünüyle idrak edip (sıfır noktası), bütün dünyevi kalkanlarını yitirip yüzünü sadece Yaratıcı'ya döndüğü o andır. İnsanın gücünün bittiği (tükendiği) o milisaniye, Allah'ın yardımının (Karîb) başladığı anın ta kendisidir. Cefa, vefanın anahtarıdır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X